Mimarlik Tarihi Dersi 7. Ünite Özet

20. Yy Mimari Mirası Ve Koruma Yaklaşımları

Koruma Yaklaşımları

Güncel koruma kavramı, Dünya Mirası Anlaşması çerçevesinde; “anıtlar, yapı grupları ve sitlerle tanımlanan kültürel mirası anlamak, malzemesinin korunmasını sağlamak ve gerekli olduğu halde tanıtımı, restorasyonu ve gelişimi için kullanılan yöntemlerin tümü” olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde kabul gören mimari koruma’nın tanımı, kapsamı, ölçeği, süreci ile koruma yöntemleri, 19. yy’da şekillenmiştir.

Mimari Koruma Tanımı

Kültür varlıkları, belli bir dönemin kentsel ve mimari özelliklerini, yapım tekniklerini ve sosyal yaşamını açıklayan, kent kimliğine katkıda bulunan belgeler niteliğindedir. Bu kapsamda mimari koruma, kültür varlıklarının bünyesinde barındırdığı kültürel, fiziksel ve sosyal değerlerini sürekli kılmak ve geleceğe aktarmak için yapılan eylemlerin tümü olarak kabul edilebilir.

Koruma Yaklaşımları

Kültürel miras kapsamında neyin, hangi kapsamda ve nasıl korunacağı sorusu, kültür varlıklarının önemi fark edildiğinden bu yana yanıt aranan sorulardır. Koruma çabaları, başlangıçta manevi ve sanatsal değeri yüksek anıt niteliğindeki tek yapılara yönelmiştir. Zaman içinde böyle bir korumanın yetersizliği, bir yapının ancak çevresiyle bir bütün olarak algılandığında anlam kazandığı fark edilmiştir. Korunacak olanın tanımı genişletilmiş ve sit alanı kavramına yönelinmiştir. Kültürün sadece maddi olan ögelerinin korunmasının yetersiz olduğu ve bunların maddi olmayan kültür ögeleriyle birlikte korunması gerektiği anlaşılmıştır (Tekeli, 2011).

Dünyada ve Türkiye’deki mimari koruma yaklaşımları, tarihsel süreci kapsamında değerlendirildiğinde, 19.yy’da endüstrileşmenin, 20.yy’da ortaya çıkan modern hareketin belirleyici olduğu görülmektedir.

20. yy’da Dünyada Biçimlenen Koruma Anlayışı

19.yy’da koruma olgusu, mevcut olanı muhafaza etmeye yönelik yaklaşımıyla durağan bir alan olarak algılanmaktaydı.

1975 yılında Amsterdam Deklarasyonunda (Avrupa Mimari Mirası Kartası) “Bütünleşik Koruma” (Integrated Conservation) kavramına açılımlar getirilerek, koruma politikalarının yasal, finansal, teknik ve yönetsel açılardan desteklenmesi gereğine vurgu yapılmış; çevreyi etkileyecek kararların oluşturulmasında, halkın bir paydaş olduğu belirtilmiştir.

1960’lı yıllar, modern mimari başyapıtlarının bakımı ve restorasyonu konularında ilk tekil girişimlerin görüldüğü, modern mimari mirasının da korunması gerektiği fikrinin ortaya çıktığı yıllar olmuştur. 1960’ların ikinci yarısında, II. Dünya savaşının yarattığı yıkımları gidermek amacıyla, ekonomi başta olmak üzere, birçok alanda yeni yapılanmalara gidilir. Dünya düzeninin yeniden oluşturulduğu bu yeniden yapılanma dönemi içerisinde, koruma alanında da yapısal değişimler yaşanmış, koruma alanı ile ilgili uluslararası kurumlar ve Avrupa Konseyi gibi yasal düzenleme mekanizmaları ortaya çıkmış, ICOMOS, ICOM, ICCROM gibi bağımsız kuruluşlar, Venedik Tüzüğü gibi bağlayıcı düzenleme antlaşmaları devreye girmiştir (Güner, 2010: 137). 1970’lerden itibaren ise, bu yapıların mimari mirası kapsamı içinde ele alınmalarını gündeme gelir. Tarihi kentlerdeki özel mimari örneklerin ve başyapıtların korunmasına dikkat çekmek amacıyla, 1975 yılı, Avrupa Mimari Miras yılı olarak ilan edilmiştir.

Ancak, geleneksel ve klasik yapılar/dokular için üretilmiş olan mevcut koruma söylemleri bu yeni miras için yetersiz kalır. Modern mimari mirası için, yeni koruma ölçütleri ve değerlerinin üretilmesi gerekliliği ortaya çıkar.

Modern Mimari Mirası Kavramının Ortaya Çıkışı

Modern mimarlığın kültür mirası olarak tanımlanması, modernizmin etkisinin sona ermesi ve yeni bir dönemin başlamasının ardından ortaya çıkmıştır. Hem nitelik, hem nicelik açısından koruma kapsamındaki geleneksel mimari mirastan farklılaşan ve “modern mimari mirası” kavramıyla tanımlanan kültür mirasının yeni bileşenleri, koruma kuramında temel kavram ve ölçütlerin yeniden değerlendirilmesi ve uygulamaya yansıtılması gerekliliği ortaya çıkar.

Modern Mimari’nin Koruma Ölçütleri

Modern mimari mirasının korunması kapsamında, en çok tartışılan, modern olanın korunmasına ilişkin kuramın üretilmesine ve kabul görmüş koruma ölçütlerinin yeniden tanımlanmasına neden olan en önemli kavram yenilikeskilik çatışmasıdır. Tarihselliğin önemli olduğu 19. yy koruma anlayışında yapının yaşıyla ilişkilendirilen eskilik değeri, özellikle malzemenin eskiliği üzerinden vurgulanırken, modern mimari ürünleri için bu durum geçerliliğini yitirmiştir.

Tarihi referansların ön planda olmadığı modern mimari mirasın korunması kapsamında, ‘yeni’ olma durumu, bir döneme ait teknolojik bir gelişmeyi, toplumsal refahı ve ilerlemeyi gösterdiği ya da temsil ettiğinden ön plana çıkar.

Modern olmayan mimari miras için, eskimişlik durumu, geçmişle olan ilişkiyi gösterir.

Modern mimari mirasının korunmasında eskilik değeriyle bağlantılı olarak öne çıkan bir diğer ölçüt, 17. yy’dan bu yana tartışılagelen ‘özgünlük (authenticity) değeri’dir. Özgünlük değeri, kültürel mirasın sahip olduğu form, tasarım, malzeme, işlev ve kullanım, gelenekler ve teknikler, lokasyon ve yerleşim, ruh ve hisler gibi bileşenlerin önemini vurgular.

Özgünlük kavramının içeriği endüstrileşme sonrası dönemde hızla dönüşür. Klasik dönem koruma anlayışında olduğu gibi malzeme ve işçilikten çok, tasarımı oluşturan temel fikrin özgünlüğü ağırlık kazanır. Bu kavramsal dönüşüm, iki farklı görüş açısına yol açmıştır: bir yanda malzemenin korunmasına öncelik veren daha klasik bir anlayış; diğer tarafta “tasarım”ın özgünlüğünün korunması anlayışı. Özgünlük kavramının yer aldığı ilk doküman Venedik Tüzüğü (1964)’dür. Daha sonraları UNESCO(1978), Dünya Miras Alanları Listesinde sorgulamaya başlamıştır. En son, Nara Konferansında (1994) ele alınmıştır (Mendes, 2010: 163).

Modern mimari mirası kapsamında, ‘sanat ve estetik değeri’ de içeriğini ve tanımını, modern mimari ürünlerine ve bu ürünlerin üretiliş biçimlerine bağlı olarak güncellemiştir. Estetik değer bağlamında , klasik dönem koruma anlayışının kabul ettiği güzellik ölçütleri, modern mimari mirası bağlamında geçerliliğini yitirmiştir. Bu kapsamda, estetik değer ağırlığını sürdürmekle birlikte, tasarımın bütüncül oluşu ve sadeliği ön plandadır.

Dünyadaki İlk Örnekler

II. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımlar 1950’lerin sonunda büyük ölçüde giderilebilmiştir. Ancak bu savaş döneminde, mimarlık tarihçilerinin modern mimarlığın başyapıtları olarak tanımladığı yapıların birçoğu yıkılmıştır. Bir döneme ilişkin hafızanın kaybedilmesine neden olabileceğinden dolayı bu yapıların kaybedilmiş olması, uluslararası ve ulusal ortamlarda tartışılmaya başlanmıştır. Bu konudaki ilk örnek, Le Corbusier’in 1929’da tasarladığı Paris yakınlarındaki Villa Savoye olmuştur. Enkaz haline gelmiş olan Villa Savoye’un tarihi anıt kapsamı içine alınarak, 1958-67 yılları arasında restore edilmiştir. Aynı tarihlerde Almanya’da da modern mimari mirasını korumaya yönelik bir dizi girişim başlatılmıştır. 1927’de Stuttgart’ta inşa edilen ve modernist mimarların (Le Corbusier, Mies van der Rohe, J.J.P. Oud, Bruno Taut, Peter Behrens) tasarladığı işçi konutlarından oluşan Weissenhof konut yerleşkesine ve savaş sonrasında ayakta kalan yapıların önemine vurgu yapan ilk kamuoyu çalışmaları 1956 yılında başlamış ve Le Corbusier’nin ikiz yapılarının yıkımı önlenebilmiştir. 1925- 1932 yılları arasında okul olarak hizmet veren Bauhaus binası, 1974 yılında Doğu Almanya’nın Önemli Anıtlar Listesi’ne, 1996 yılında ise UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girmiştir (http://www.bauhaus-dessau.de [Son Erişim:31.05.2012]). 1983-86 yıllarında, ilk kez bir modern mimari ürünü (Barselona’da gerçekleştirilen 1929 Uluslararası Sergisi için Mies van der Rohe’nin tasarladığı ve serginin bitişini takiben 1930 yılında yıkılan Alman Pavyonu) yeniden yapılmıştır (rekonstrüksiyon). 1990’lara gelindiğinde uluslar arası diyalogun etkisi kendini dünyanın her yerinde göstermiş, modern mimari ürünlerinin korunması konusunda sayısız etkinlik, faaliyet ve yapılanma ulusal düzeyde de hızla yaygınlaşmaya başlamıştır.

Cumhuriyet Öncesi Anadolu’da Mimari Koruma Yaklaşımı

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’ndeki gerek kültürel gerekse hukuksal boyuttaki koruma eğilimlerini anlamak için, Osmanlı’daki Batılaşma hareketlerine bakmak gerekir. Bu bağlamda, Tanzimat, Osmanlı toplumunda batılılaşmanın ilk yeniliklerini hazırlamıştır. Bunlardan en önemlilerinden biri, ‘kurumsallaşma’ olarak öne çıkar. Belirli bir düzen içinde işleyen kurumlar oluşturma çabası, kurallar koyma ve yasa oluşturma eylemini de beraberinde getirir.

Osmanlı’daki değişim süreci, 1722 yılında Avrupa’ya giden ilk Osmanlı elçisi, Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa ve Avusturya’da ve asıl Paris’te karşılaştığı görünümlerin ve Avrupa’ya özgü özelliklerin öğrenilmesi ile başlar. Aslında bu ziyaretin asıl amacı, Avrupa’daki durumu gözlemlemek, özellikle askerlik alanındaki yenilikleri yerinde görmek ve Osmanlı’dan elbette çok farklı olan bu dünyayı tanımaktır (Batur, 2006). Elçinin verdiği rapor, askerlik kurumları ve eğitim alanında reform girişimlerini başlatırken, getirdiği proje ve resimler de sarayın mimar ve nakkaşlarının kavramlarında değişimlere yol açar. Yenilik ve çağı yakalama adına yapılan girişimler olarak Osmanlı düşünce dünyasının gündemine yeni bir boyut getirir.

Modern mimari mirasının en çok tartışılan ölçütlerinden biri olan yenilik-eskilik çatışması, 18.yy’da, Osmanlı’nın Avrupa’yı tanımaya başlaması ile ortaya çıkıyor. 1730’lu yıllarda önce çeşmelerde ve konutlarda ancak daha sonra camilerde İstanbul Barok Üslubu denilen, aslında “yeni” kavramını temsil eden bir mimarlık eğilimi görülür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından önce, Osmanlı döneminde, mimari koruma kavramı kendini daha çok bakım ve onarım alanında göstermektedir. Bu kapsamda, Osmanlı’nın devlet yapısı içinde oluşturduğu, saraya bağlı bulunan Hassa Mimarları, 16 yy’dan itibaren önemli bir yapım, bakım ve onarım kültürü inşa etmişlerdir. II. Mahmud döneminde, bu süreci etkileyecek bir gelişme olmuştur: onarımdan sorumlu olan örgütler saray kurumu olmaktan çıkarılıp, yeni devlet örgütlenmesi içinde yer alacak biçimde ‘Ebniye-i Hassa Müdürlüğü’ oluşturulur (Madran, 2002: 4-7).

Tüm kültürler, kendilerinden önce yaratılan değerlere karşı değişik tavırlar takınmışlardır. Osmanlı İmparatorluğunun 19. yy’da izlenen olumlu/olumsuz tavırları, bu yüzyılın imparatorluk için birçok değişmeyi kapsayan bir geçiş dönemi olmasının sonucudur.

Cumhuriyet Dönemi ile Birlikte Türkiye’de Mimari Koruma Yaklaşımı

1951 yılında kurulan Gayri Menkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu (GEAYYK), hem ilke koyan hem de uygulamaya yönelik karar alan ve yasayla oluşturulmuş ilk kurum olması bakımından, cumhuriyet döneminde mimari koruma yaklaşımları açısından önemli bir eşik oluşturmaktadır. 1983 çıkarılan 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasasını, bu alandaki bir diğer önemli eşik olarak kabul etmek mümkündür.

Türk Modern Mimari Mirasının Korunması

Tekeli, Cumhuriyetin gelmesiyle 1950’ye kadar olan kısmına olan modern hareket dönemini “radikal modernite dönemi” olarak belirlerken, ‘50 sonrasından ‘80’lere kadar olan kısmı “popülistik modernite” olarak görüyor.

Koruma mevzuatında yer alan ve bir mimarlık ürününün koruma statüsü kazanması için öngörülen değer ve ölçütlerin, modern mimari ürünlerini de kapsadığı açıkça görülmektedir.

Türkiye’deki modern mirasın korunmasında gerek özgünlük değeri gerekse diğer değerlerin üretilmesi yeniden ele alınmalıdır. 2002 yılında DOCOMOMO_Türkiye Ulusal Çalışma Grubu Türkiye’deki 20. yy mimari ürünlerinin kapsamlı bir envanterinin çıkarılması amacıyla kurulmuştur. Bu sayede Türkiye’nin farklı bölgelerindeki bilinmeyen modern mimari örnekleri ortaya çıkmakta, Kültür ve Turizm Bakanlığının, yerel yönetimlerin, meslek odalarının ve kamuoyunun dikkati çekilmektedir.

Değerlendirme

Mimari mirasın korunabilmesi için, öncelikle toplumda bu bilincin ve farkındalığın oluşması gerekir.

Toplumun, geçmişle bağını sağlayan, kimliğini belirleyen, alışkanlıklarını ve geleneklerini yansıtan mimari ürünler yok oldukça, toplumlar özünden uzaklaşmakta ve değer yargılarını yitirmektedirler.

Türkiye’de Modern Mimari Mirasının Koruma Sorunsalı

Dünyada 20. yy’ın başından bu yana süregiden modern mirasın anlaşılması ve korunması çabası, son yıllarda Türkiye’de de görülmeye başlanmıştır. Ancak, henüz tam yasal bir çerçeve ile bu mirasın nasıl korunabileceği tanımlanamamıştır. Bu nedenle, ülkemizdeki Cumhuriyet Dönemi modern mimari mirası önemli bir tehdit altında bulunmaktadır.

Dönemin yapılarının korunmasında karşılaşılan en büyük güçlük, özellikle tescil aşamasında yapıların “yeterince eski olmadıkları” gerekçesiyle koruma altına alınmamalarıdır. Oysa “zaman”, bir yapının estetik ve kültürel değerinin belirlenebilmesi söz konusu olduğunda yetersiz bir boyuttur. Estetik değer barındırma, sadece tarihi yapıların bir özelliği değildir (Kuban, 1984). Cumhuriyet Dönemi Mimari Mirasını oluşturan bu yapılar, aynı zamanda, belge değeri, kimlik değeri, mimari değer, estetik ve kültürel değer, işlevsel ve ekonomik değer, kullanım değeri, süreklilik değeri, anı değeri, simge değeri ve özgünlük değeri gibi değerleri de barındırmaktadır. Madran (2009) bu durumun, “koruma konusunda yaşanan sorunun bir mevzuat sorunu değil, bir bilinç ve vizyon sorunu” olduğu düşüncesini paylaşmaktadır.

Öneriler

Modern mimari mirasın korunması konusundaki zorluklar ve yaşanan kayıplar, yasaların, değer sistemlerinin ve uygulama ölçütlerinin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Yeni değer tanımları yapılmalı ve koruma ölçütleri geliştirilmelidir.


Yaz Okulu Sınavı
4 Eylül 2021 Cumartesi