Mimarlik Tarihi Dersi 2. Ünite Özet

Osmanlı Mimarlığında Batılılaşma Süreci

Giriş

Avrupa, 15. Yüzyıldan itibaren bilim, kültür, sanat ve ekonomi alanlarında çok büyük yenilikler gerçekleştirmeye ve modern dünyanın temellerini atmaya başlamıştı. Bilim ve sanatta Rönesans (Yeniden Doğuş) ile dinde Reform hareketleri yeni Avrupa’nın temellerini oluşturdu. Gözlem ve deneye dayalı yeni bilgi anlayışının bir sonucu olarak bilim ve teknikte ilerlediler.

16. yüzyılın başında hem batıda hem de doğuda sürdürülen savaşlar ve iç ayaklanmalar devletin ekonomik olarak zayıflamasına yol açtı. 18. Yüzyıl, Osmanlı’nın Avrupa’yı öğrenmeye ve sonrasında da uymaya çalıştığı bir süreç olarak dikkat çekmektedir.

Bu süreçte Avrupa’ya gönderilen elçilerin gözlemleri değişimi biçimlendiren temel etkenlerden biri olmuştur. Avrupa mimari tarzları hem Avrupa’dan gelen mimarlar tarafından hem de Avrupa mimarlığını bilen gayri Müslim mimarlar tarafından Başkentin yeni fiziksel çehresini oluşturmuştur. Yapı ölçeğinde mimari tarz, ölçek ve işlev değişiklikleri ile başlayan değişim giderek bütün kentsel yapının geleneksel dokusunu ve işleyişini tasfiye eden ve yerine modern bir kent inşa eden sürece dönüşmüştür.

17. Yüzyıl’da Osmanlı Mimarlığı

Mimar Sinan’ın ölümünden sonra, Hassa Mimarlar Ocağı’nda, Mimarbaşı Sinan’ın yanında yetişen mimarların 16. Yüzyıl boyunca yapılan eserlerde hem klasik dönem özelliklerini sürdürdüklerini hem de kendi yorumlarını kattıklarını görmekteyiz. Mimar Sinan’ın kalfalarından olan Davud Ağa , Sinan’ın ölümü üzerine 1588 yılında baş mimarlığa getirilmiştir. Sirkeci’de bulunan Sepetçiler Kasrı günümüze kadar ulaşmış nadir örneklerinden biridir. 1584-88’de yaptığı Fatih, Nişancı Mehmet Paşa Camisi ilk dini eseridir.

Davud Ağa, 1597 yılında İstanbul’da, deniz kenarında bulunan en büyük cami olan Yeni Cami’nin temellerini atmış dolayısıyla plan şemasını belirlemiştir. Ancak cami Mustafa Ağa tarafından 1663 yılında tamamlanabilmiştir. Osmanlı mimarlığında yapımı en uzun sürede tamamlanan bu külliye, cami, hünkâr kasrı, türbe, darülkurra, sübyan mektebi, sebil, çeşme ve günümüzde Mısır Çarşısı olarak bilinen arastadan oluşmaktadır. Kentin Osmanlı öncesi dönemden kalma sur duvarları üzerine oturan Hünkâr Kasrı, Sultanahmet Camii ile birlikte görülmeye başlanan bu yeni cami öğesinin etkileyici örneklerinden birisidir. Ayrıca, tasarlanmış kentsel meydan geleneği olmayan Osmanlı kentinde büyük olasılıkla İstanbul’a özgü bir farklılıkla cami ve L biçimli arastanın konumlanışı nedeniyle mekânsal olarak kentin en önemli meydanlarından birini oluşturduğu söylenebilir.

17. yüzyılın hemen başında, 1609-1617’de Mimarbaşı Sedefkâr Mehmet Ağa’nın eseri Sultanahmet Camii bu yüzyılın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son anıtsal sultan camisi olmuştur. Külliye cami, hünkâr kasrı, medrese, arasta, hamam, darüşşifa, sübyan mektebi, imaret, türbe ve sebil den oluşmaktadır. Cami, Osmanlı mimarlığındaki tek altı minareli yapıdır. İç mekânda yoğun olarak kullanılmış olan çini bezeme nedeniyle ‘Mavi Cami’ adıyla da anılmaktadır. Bu cami Yeni Cami ile birlikte klasik geleneğin son anıtsal yapılarından biri olarak değerlendirilebilir.

Bu yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkan önemli özelliklerden biri de sultanların dışında, sultan eşleri, anneleri, kız kardeşleri ve bunların eşleri olan sadrazam, vezir ve askeri paşaların yapıların patronları olarak ortaya çıkmalarıdır. Özellikle Köprülü Mehmet Paşa ve ailesi yapı faaliyetine önem vermiş, İstanbul, Divan Yolu’nda medrese, mescit, türbe, sebil, dükkânlar ile kentteki ilk bağımsız kitaplık binasını yaptırmışlardır.

Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilen iki bedestenle gelişmeye başlayan çarşı bölgesi yeni dükkân ve hanların inşasıyla büyümüş ve Divan yolu ile Eminönü arasındaki bölgeyi kaplamıştır.

Topkapı Sarayı kompleksinin yapımına Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı yapılarla başlanmış ve daha sonra diğer sultanların yaptırdığı yapıların eklemlenmesiyle büyümüştür. Arka arkaya sıralanan dört avlu etrafında yer alan cami, kütüphane, devlet daireleri, köşkler, kasırlar, divanlar, mutfaklar, harem dairesi, çeşme ve bahçelerden oluşan saray, zaman içinde bugünkü halini almıştır. Daha sonra saray kompleksine eklemlenecek olan yapılar Osmanlı mimarlığında 18. Yüzyıldan itibaren gözlemlenecek olan yeni bir dönemin yani Batılılaşma sürecinin örnekleri olacaklardır.

18. Yüzyıl’da Osmanlı Mimarlığı ve Batılılaşma

Osmanlı tarihinde 1718-1730 yılları arasında ‘Lale Devri’ olarak adlandırılan 22 yıllık süreç Batılılaşma döneminin ilk evresidir. Bu dönemde Batı etkisiyle mimari ve kentsel yeniliklerin ortaya çıktığı görülür. Kağıthane deresi etrafında bir peyzaj düzenlemesi içinde oluşturulan rekreasyon alanları ile köşkler ve saraylar yeni tarz mimarinin hem kentsel hem de yapı ölçeğinde öncüsü olarak değerlendirilebilir. Bu dönemin önemli yeniliklerinden biri de meydan çeşmeleri dir. Meydan çeşmesi olarak adlandırılan bu çiçek motifleri ile yoğun bir biçimde bezenmiş kentsel donatı öğesinin, yeni bir fiziksel çevre anlayışının ipuçlarından biri olduğu söylenebilir.

Bu yüzyılda Avrupa tarzlarının giderek klasik Osmanlı mimarisinin yerini daha güçlü bir biçimde aldığını gözlemliyoruz. Çemberlitaş’ta, Kapalıçarşı’nın kapısının karşısında yer alan Nuru-u Osmaniye Camii ve Külliyesi bu değişimin önemli örneklerinden biridir. Osmanlı mimarlığında Fransız Barok ve Neo-klasik tarzların bir dini yapıda uygulandığı ilk önemli örneği ve yenileşmenin temsilcisidir.

Lale Devri’nin sona erdiği Sultan I. Mahmut döneminde batılılaşma çabaları sürmüştür. Klasik üsluptan giderek uzaklaşacak olan bu yeni üslubun bir diğer örneği olan Laleli Camii ve Külliyesi’nin Mimar Tahir Ağa tarafından 1763’de tamamlanmıştır.

Batı etkisindeki yeni tarzın kentsel mekânı güzelleştirme ve yenileme amacıyla yapılan küçük ölçekli yapıların sayısında bu dönem artış görülmektedir. Barok ve Rokoko bezemeleri ile göze çarpan Koca Yusuf Sebili, Nur-u Osmaniye Sebili, 1777 yılında yapılmış olan I. Abdülhamid çeşmesi ve sebili ile Eyüp’te, 1795 tarihinde yapılmış olan Mihrişah Valide Sultan imaret, türbe, çeşme ve sebili bu dönemin önemli örnekleri arasında yer almaktadır.

18. yüzyılın sonunda, Avrupa’da Fransız Devrimi gerçekleşirken iktidar olan Sultan III. Selim döneminde yenileşme çabası için gerekli binalar genellikle Sultan’ın kendi arazilerine, eski saray, köşk ya da bahçeler üzerinde yapılmaktaydı. Bu dönem kentin mimari karakterini belirleyen bir diğer yenilik, kadın Sultanlar tarafından Haliç ve Boğaz kıyılarında dönemin Fransız mimarisi tarzında yaptırılan ahşap saraylar, köşkler ve bahçelerdir. Bu sivil mimarlık örnekleri günümüze ulaşamamıştır.

18. yüzyılın boyunca mimarlık alanında gerçekleşen uygulamalarda hanedanın Avrupa’nın üstünlüğünü kabul edip değişimin modeli olarak kabul ettiği gözlenmektedir. Geleneksel Osmanlı toplumunun yapı programlarının sürdüğünü ancak bu yapıların mimari tarzlarında klasik Osmanlı mimari üslup bütünlüğünün kaybedilmeye başlandığını ve yerine mimari plastiği ve kentsel fiziksel mekânı değiştiren yeni bir biçim ve bezeme repertuarının yerleştiğini görmekteyiz. Rasyonel, geometrik, simetrik, modüler, kütlesel ve anıtsal klasik mimari dilin yerini alan eğrisel çizgiler, bitki motifleri, dağılan tipolojik süreklilik ve her yeni yapıda farklı kurgulanan Batılı mimari tarz bu yüzyıl mimarisinin genel özellikleri olarak belirtilebilir. 19. Yüzyıl boyunca görülen yeni yapı programları ve mimari tarzları gücünü dinden ve askeri güçten alan iktidar yerine gücünü sivil inisiyatiflerden ve güçten alan yeni bir yönetim anlayışının sonuçları olarak görülmelidir.

Batılılaşma Sürecinde Osmanlı Mimarlığı

18. yüzyılda başlayan ve 19. Yüzyılın ilk yarısında devam eden Batılaşma sürecinin iki inisiyatif grubu tarafından sürdürüldüğü görülmektedir.

  • Sultan ve ulema haricindeki devlet adamları,
  • Ticari kültürel ilişkileri nedeniyle Avrupa’daki gelişmeleri takip eden ve bundan etkilenen gayriMüslümler.

1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı genel olarak Batılılaşma sürecinde önemli bir ivmelenme noktası olarak görülmektedir.

Osmanlı Mimarlığında Avrupa Etkisi

18. Yüzyıl içinde Osmanlı kentine nüfuz eden Batı tarzı, Tanzimat Fermanı ile birlikte bir modernleşme projesine dönüşür. Yeni sosyal yaşamın gereği olan sivil mimari programlar ve kentsel projeler ağırlıklı olarak İstanbul’da ve diğer Osmanlı kentlerinde uygulanır.

Birkaç kuşak Osmanlı sarayının mimarı olarak çalışmış olan Ermeni asıllı Balyan Ailesi bu dönem içinde yaptıkları eklektik batı tarzı yapılarla Osmanlı mimarlığında etkili olmuştur. Hassa Mimarlar Ocağı’nın II. Mahmut döneminde, 1831 yılında kaldırılmasının da etkisiyle, Avrupa’da eğitim almış yabancı mimarlar 20. Yüzyılın başına kadar olan süreç içinde mimarlık uygulamalarına hâkim oldular. 1864’de yapılan Beylerbeyi Sarayı, 1871 tarihinde yapılan Çırağan Sarayı ve Yıldız Sarayı içinde yapılan Mabeyn Köşkü, Paris’te mimarlık eğitimi görmüş ve II. Abdülhamid döneminde mimarbaşı olarak görev yapmış olan Sarkis Balyan tarafından yapılmış sivil mimari örnekleridirler. Balyan ailesi tarafından yapılan dönemin dini yapılarında gösterişli, eklektik bir mimari tarzın benimsenmiş olduğu görülmektedir. Camilerde görülen üslup değişiklikleri çeşme ve sebillerin yanı sıra türbelerde de görülür.

II. Abdülhamid’in 30 yılı aşkın saltanatı sırasında Batılılaşma süreci hukuki, siyasi, ekonomik, kültürel boyutlarıyla sürdürülmüştür. Modern yaşam biçiminin gereği olarak dini ve askeri yapıların yanı sıra eğitim yapıları, kütüphaneler, müzeler, ticaret yapıları, saat kuleleri, konutlar, hastaneler, yaşlı bakım evi, adliye, hükümet ve belediye konakları, bankalar, postane ile limanlar, garlar, tren yolları, köprüler gibi altyapı tesisleri de inşa edilmiştir. 18 ve 19. Yüzyıllar boyunca gelen yabancı mimarlar yapı uygulamalarında söz sahibi olmuşlar, Neo- Klasik, Neo-Gotik ya da Art Nouvea üsluplarında binalar tasarlamışlardır.

19. yüzyılda devletin imar faaliyetlerini yürütmesi için yeni bir teşkilat oluşturulur. 1882 yılında II. Abdülhamid’in isteğiyle Osman Hamdi Bey tarafından Paris’teki Beaux Arts mimarlık okulu model alınarak kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi’nde eğitim kadrosu yabancı ve ağırlıklı olarak Fransız eğitimcilerden oluşmuştur. Bu eğitmenler; Sirkeci Garı, Alman-Osmanlı Bankası, Tarihi Yarımada’da yer alan Düyun-ı Umumiye binası (bugün İstanbul Erkek Lisesi), Haydarpaşa’da yapılan ilk modern tıp okulu, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (bugün Marmara Üniversitesi), Topkapı Sarayı avlusunda yapılan Arkeoloji Müzesi, Eminönü, Galata ve Taksim’de bulunan Osmanlı Bankaları, Yıldız Hamidiye Camii ve ilk Sanayi-i Nefise Mektebi’nin de yer aldığı çok sayıda bina tasarlamıştır.

II. Abdülhamid döneminde artan altyapı faaliyetlerinin en önemli projelerinden biri demiryollarıdır. İki Alman mimar Ritter ve Cuno tarafından Orta Avrupa mimarisi etkileri taşıyan Haydarpaşa Gar binası yapılmıştır. Karaköy Palas ve Maçka Palas ile Maçka’da halen Endüstri Meslek Lisesi olarak kullanılan İtalyan Sefareti binası eklektik tarzda tasarlanmış binalar olarak dikkat çekmektedir.

Birinci Ulusal Mimari Dönemi

Yabancı mimarlar, çoğunlukla Avrupa’da etkili olan üsluplar, ya da II. Abdülhamid döneminde hâkim olan İslamcılık görüşü nedeniyle Osmanlı-İslam mimarisinden esinlenen eklektik ve tarihselci binalar yapmışlardır.

Eklektik bir mimari dilin hâkim olması Osmanlı mimarisinin bilgi, deneyim ve uygulama sürekliliğini tahrip etmiştir. Buna bağlı olarak yüzyıllar boyunca oluşturulmuş olan klasik mimari üslubun yok olmaya başlamasına neden olmuştur.

1900’lü yılların başında Osmanlı’nın kurucu gücü olan Türklerin değerlerinin egemen olduğu bir devlet anlayışı önem kazandı. Bu siyasi görüşe paralel olarak gelişen milli kimlikle uyumlu mimarlık isteği Cumhuriyet öncesi Türk mimarlığını etkileyen en önemli akım oldu.

20. Yüzyılın başında yükselen kimlik ve milliyetçilik tartışmalarından etkilenen genç mimarlar Avrupa tarzları ve Avrupalı mimarların egemenliğine karşı tepki olarak yeni bir mimarlık söylemi oluşturmaya başladılar. Öncülüğünü Mimar Kemalettin Bey ve Vedat Bey’in yaptığı bu hareket Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar olan süreçte hâkim olan ve Birinci Ulusal (ya da Milli) Mimari adı verilen mimari üslubu geliştirdi.

Vedat Bey (Tek) Avrupa kökenli eğitimine karşılık bir Türk tarzı oluşturmayı amaçlamıştır. Sirkeci’deki Büyük Postane binası, Sultanahmet’te bulunan Defter-i Hakani binası, Haydarpaşa Vapur İskelesi ve Ankara Palas önemli binaları arasında bulunmaktadır.

Kemalettin Bey, çok sayıda yeni bina tasarlamış ve tarihi binayı restore etmiştir. Boğaz kıyısında, Bebek’te yaptığı cami, Sirkeci’de yaptığı Dördüncü Vakıf Han, Laleli’de 1919-22 yıllarında tasarladığı Harikzedegan Apartmanları mimarın önemli eserlerindendir.

Kurtuluş Savaşı sırasında varlığını sürdüren Ulusal Mimari hareketi 1923 yılında kurulan Cumhuriyet döneminin erken yıllarında kabul görmüştür. Yeni Başkent Ankara’nın imarı için yapılan ilk binalarda hâkim olan üsluptur. Ancak ilerleyen süreçte Osmanlı görünümü yerine, 1930’larda en güçlü dönemini yaşayan modern mimarlığın evrensel dili yeni Cumhuriyetin kimliğini oluşturmada tercih edildi.

Yeni kurulan ülkenin modern, pozitivist, laik ilkeleri modern mimarlığın teknolojik, rasyonel ve geometrik biçimsel dilini kolaylıkla benimsedi. Modern mimari tarz Seyfi Arkan, Arif Hikmet Holtay ve Rüknettin Güney gibi Türk mimarlar tarafından da uygulandı. Florya Deniz Köşkü, Ayaspaşa Üçler Apartmanı, Kadıköy Halkevi ve İstanbul Üniversitesi Gözlemevi bu tarzın önemli örnekleri arasında sayılmaktadır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında hâkim olan Kübik mimari tarz 1940’dan itibaren sorgulanmaya başlarken hem modern hem de yerel kimliği yansıtan yeni bir mimarlık arayışı II. Ulusal Mimarlık Hareketini oluşturur. Birinci Ulusal Mimari akıma hâkim olan Osmanlı motiflerinin eklektik kullanımı yerine laik ve halkçı ilkeleri yansıtan modern ve yerel bir mimari tarz iddiasıyla geleneksel konut mimarisi esin kaynağı olarak tercih edildi. Ernest Egli ’nin öncülük ettiği ve daha sonra öğrencisi Sedad Hakkı Eldem ’in Milli Mimari seminerleri ile savunduğu bu akımın önemli örnekleri arasında İstanbul Fen ve Edebiyat Fakültesi ve Ankara Fen Fakültesi binaları sayılabilir.

Batılılaşma Sürecinde Yeni Yapı Programları

Avrupa’da Rönesans ile başlayan ve 20. Yüzyıla kadar süren modernleşme süreci teknolojik gelişmelerle üretim biçimini köklü bir şekilde değiştirmiştir. 18 ve 19. Yüzyıl boyunca Avrupa’da bir yandan yeniçağın mimarisinin nasıl olması gerektiği konusunda arayışlar sürerken bir yandan da yeni yaşam biçiminin kentleri inşa edildi.

Eklektik ve tarihselci mimari tarzların uygulanmasını takip eden süreç içinde ortaya çıkan yeni yapı programları özellikle başkent İstanbul’un geleneksel fizyonomisinde önemli değişiklere neden oldu. Bunun ardından geleneksel kent dokusunun planlama, yönetim ve yapılar aracılığı ile bir 19. Yüzyıl Batı kentine dönüştürülmesi süreci izlendi.

Düzenli ordunun gereği olarak ortaya çıkan kışlalar hiç kuşkusuz kent ölçeğinde geleneksel külliyelerin kapladıkları alandan daha büyük alan kaplayarak yapılar ve işlevler arasında yeni bir hiyerarşik durum oluşturmuşlardır.

II. Abdülhamid döneminde modern bir eğitim anlayışına uygun ortaöğretim sistemi ve buna uygun eğitim yapıları gerçekleştirilmiştir.

Avrupa ile artan ticaretin ağırlıklı olarak Karaköy limanından yapılıyor olması nedeniyle ticarete hizmet eden yeni binalar yapılmıştır.

Osmanlı ticaret hayatının vazgeçilmez yapı türü olan hanların mimarisinde ticaret faaliyetindeki değişime paralel olarak 19. Yüzyıldan itibaren köklü değişiklikler gözlenmektedir. Neo-Klasik, Neo-Rönesans ya da NeoBarok ağırlıklı cephe düzenleri kentte yaygın olan yeni mimari tarza uyum göstermektedir.

Galata birçok dinden ve kültürden toplumun yaşadığı bir alan olarak gelişirken bu toplumsal yapıları temsil eden eğitim ve dini kurumları ile elçilikler bu bölgenin Sur içi bölgesinden hem kültürel hem de mimari özellikler olarak farklılaşmasına da yol açmıştır.

Modern yaşamın değiştirdiği alışveriş biçimi yeni yapı türlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Galata ve Beyoğlu bölgesinde hanlar, pasajlar, giyim, parfümeri ve mobilya mağazaları, kuaförler, çiçekçiler, fotoğraf atölyeleri, kitapçılar, matbaalar, kafe ve restoranlar, pastahaneler, şarküteriler, düzenlenmiş park ve bahçeler, konutlar ve sosyal yaşamın ayrılmaz bir parçası olan tiyatro ve sirkler modern yaşam biçiminin gerektirdiği binalar olarak 19. Yüzyıl boyunca inşa edildiler.

İstanbul Sur içi bölgesinde olduğu gibi Galata ve Pera bölgesinde de 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar yapıların çoğunluğu ahşaptı. Yangınlar sonucu ortaya çıkan tahribatlara son vermek için yapıların kâgir malzeme ile inşa edilmesi zorunluluğu getirildi. Bundan sonra İstanbul kentsel yapısı hızlı bir biçimde kâgir ve çok katlı yapılaşma ile değişmeye başladı. Beyoğlu, Taksim, Pangaltı bölgesinde ana yollarda yapılan Avrupa mimari tarzında, kâgir ve çok katlı yapılan apartmanlar bu bölgede kentin karakterini belirledi. Ancak kent fizyonomisinde hâkim olan Batılı görünüm bütün kentsel yapının modern bir Avrupa kentine dönüşmesi için yeterli değildi. Kentsel ölçekte planlama ve yönetiminde Batılı standartlara göre düzenlenmesi gerekti.

Batılılaşma Sürecinde Kent Yönetimi ve Planlama

Osmanlı mimarlığında Batılaşma süreci İstanbul kenti üzerinden anlatılır.

Kent Yönetimi

19. yüzyılda İstanbul’un nüfusu ağırlıklı olarak Sur içi ve Galata bölgesinde hızla artmıştır. Bu durum eski yerleşim yerlerinde yoğunluğun artmasına, diğer yandan da yeni yerleşim yerlerinin oluşmasıyla genişlemeye neden oldu.

Tanzimat dönemi ile birlikte kent yönetimi, planlanması ve imarı konusunda köklü yenilikler yapıldı. Osmanlı Devleti’nde modern belediye örgütünün ilk adımı olarak 1855 yılında Fransız kent yönetimi sistemini esas alan İstanbul Şehir Emaneti kuruldu. Ancak yetkileri ve bütçesi kısıtlı olan Şehir Emaneti başarısız oldu ve İntizam-i Şehir Komisyonu adıyla yeni bir komisyon kuruldu. Komisyon, İstanbul’u diğer Avrupa başkentleri ile kıyaslayarak kentin güzelleştirilmesi, düzenlenmesi, yolların genişletilmesi, sokakların aydınlatılması, bina yapım yöntemlerinin iyileştirilmesi gibi önerilerde bulundu. Komisyon, kentin Paris’te olduğu gibi yönetim bölgelerine ayrılması ve bunlardan birinin diğerlerine örnek olacak biçimde öncelikle kurulmasını önerdi. Belediyenin ilk faaliyetlerinden biri yolların genişletilmesi ve düzenlenmesi ile yeni akslar açılması oldu.

19. yüzyılın sonunda, Başkent’in modern bir Avrupa kentine benzemesi için yapılan çalışmalar yetersiz görülerek imar faaliyetlerinin yanı sıra bir nazım planına bağlı olmaksızın ulaşım ve altyapı çalışmalarına da ağırlık verilmiştir.

Galata’da hâkim olan belediyecilik anlayışı bütün İstanbul’u ele alan bir yönetim reformuna dönüşemedi. 20. Yüzyılın başında II. Meşrutiyet’in ilanı ile iktidar olan İttihat ve Terakki Partisi ilerici ve Batı yanlısı görüşleri ile yalnızca İstanbul’un değil diğer kentlerin de modernleştirilmesi için çalıştılar. İstanbul Belediyesi yeniden düzenlendi ve kentin geneline yayılan, geniş çaplı altyapı çalışmaları başlatıldı. Cumhuriyet’in ilanından sonra, 1930 yılında Şehir Emaneti yeniden düzenlendi ve Belediye kuruldu.

Kent Planlama

Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentini 20. Yüzyılın modern bir başkentine dönüştürme çabası başta sultanlar olmak üzere devlet yöneticileri tarafından kararlı bir şekilde sürdürüldü. Mimari üslup, yönetim ve organizasyon ile altyapı çalışmaları kentin morfolojisini etkileyecek olan planlama çalışmaları ile tamamlandı.

İstanbul’un ilk ölçekli haritası Kauffer tarafından 1776-78 yıllarında hazırlandı. 1839 yılında Alman mühendis Helmut von Moltke kentin sokak ağının düzenlenmesi için görevlendirildi.

1864 yılında Kumkapı’dan Sirkeci’ye kadar olan bölgede yaklaşık 3500 binaya zarar veren büyük yangın sonrası kurulan Islahat-ı Turuk Komisyonu tarafından hazırlanan düzenli ve gridal yol sistemini uygulayabilmek için güzergâhta bulunan pek çok yapı yıkıldı. Kenti modernleştirmek için eski dokuyu tasfiye eden ve gridal düzenlemeleri parçacıl bir biçimde kent dokusuna entegre eden bu tür müdahaleler kentsel dokunun ve fiziksel yapının karakterinin bozulmasına yol açtı.

Altıncı Daire adıyla Galata’da kurulan belediye, söz sahibi olduğu kentsel alanın modern bir Avrupa kentine benzemesi için bu bölgenin bütününde düzenlemelere gitti. Düzenli sokaklar ve geniş caddeler ile kâgir malzemeden Avrupa mimari tarzlarında yapılmış, çok katlı ofisler, konutlar, bankalar, kurumsal binalar ve sosyal-kültürel yapılardan oluşan yeni kentsel çevre Galata ve Pera bölgesinin İstanbul’un ilk modern kentsel alanı olmasını sağladı.

Paris Belediyesi’nin mimarı olan Bouvard bir master plan yapması için İstanbul’a davet edildiğinde kentin detaylı bir haritasının olması gerektiğini söyleyerek 1940 yılına kadar sürecek olan planlama çabalarını da yeniden başlatmış oldu. Ancak Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı nedeniyle bu planlama çalışmaları sürdürülemedi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte Cumhuriyet’in modern ve laik ideolojisini temsil eden yeni başkent Ankara’nın Avrupa da hâkim olan yeni mimarlık tarzı ile inşası ve planlama süreci başlamış oldu. 1930’lu yıllarda bütün belediyeler için geçerli olmak üzere her kent için master plan hazırlama zorunluğu getirildi ve yeni yerel yönetim kanunları yayınlandı.

İstanbul Belediyesi bir master plan yarışması düzenleyerek ünlü kent plancılarını davet etti. Yapılan planlar bir öneri olarak kalırken Paris Belediyesi’nin baş mimarı ve Şehircilik Enstitüsü’nde eğitimci olan Prof. Henri Prost, 1936 yılında İstanbul’un master planını yapmak üzere davet edildi. Prost planı daha sonraki belediyeler tarafından zaman zaman uygulanmaya devam eden önerileri ile kentin geleceğini etkilemiştir.

Yabancı mimar ve plancıların uzmanlığına başvurularak İstanbul’un Avrupa kentlerine benzeyen modern bir kente dönüştürülmesi çabaları Cumhuriyet döneminde de sürmüştür. Anadolu’nun pek çok kentinde modernleşme çabalarının modeli 19. Yüzyıla kadar İstanbul olurken Cumhuriyet dönemi ile birlikte Ankara’nın modern bir şehir olarak inşası yeni bir model oluşturmuştur.


Yaz Okulu Sınavı
4 Eylül 2021 Cumartesi