Türk Siyasal Hayatı Dersi 1. Ünite Özet

II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Türkiye’de Siyasal Yaşam (1908-1923)

İttihat ve Terakki Cemiyeti ve II. Meşrutiyetin İlanı

II. Abdülhamit 1876 yılında Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan ederek, 1877’de ilk Mebusan Meclisini açtı ve bir yıl sonra da önce meclisi kapatıp sonra da anayasayı askıya aldı. Buna karşı çıkarak anayasanın tekrar yürürlüğe girmesini ve meclisin yeniden kurulmasını isteyen bir örgüt kuruldu. Bu örgüt, sonradan “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” (İTC) adını aldı ve bu hareket Avrupa’da Jön Türkler ismiyle anılmaya başladı.

Selanik’te aynı fikirle kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti üyeleri fikirlerini kendilerine yakın buldukları İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşerek bu isim altında örgütlendi. Örgüt, kısa sürede Selanik ve Balkan bölgesinde var olan çeteci milliyetçi anlayış içerisinde şekillenerek Abdülhamit yönetiminden hoşnut olmayan asker ve memurların ağırlıklı olduğu paramiliter bir örgütlenmeye dönüştü. Örgütün “Merkez-i Umumi” adında bir karar merkezi oluşturuldu. Asıl amacı Osmanlı Devleti’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü korumak olan örgütün gelişen bir Türk milliyetçiliği ideolojisi vardı

1908 yılında yaşanan bazı gelişmeler sonucunda Makedonya’nın kaybedilmesi ve hükümetin İTC’nin faaliyetlerinden haberdar olarak örgütü çökertmesi an meselesiydi. Bu nedenle örgüt harekete geçerek dağlara çıkmış, halk arasında propaganda ve gösteriler yapmış, saraya anayasanın ilanı için çok sayıda telgraf yollamıştı. 23 Temmuz 1908’de İTC’nin saraydan cevap gelmesini beklemeden anayasanın yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etmesiyle II. Abdülhamit isyanı bastıramayacağını anlayarak 24 Temmuz’da İstanbul gazetelerinde anayasanın yeniden yürürlüğe konulacağını ve meclisin açılacağını duyurdu.

Halk hürriyetin ilanının Abdülhamit’in lütfuyla ortaya çıktığını düşünerek kutlamalar yapıyordu. İTC hem meşrutiyetin ilanını duyurmak hem de bu sonucun doğmasındaki rolünü göstermek için büyük kentlere heyetler gönderdi.

İttihatçılar, II. Abdülhamit’i tahttan indirecek ve devleti doğrudan yönetecek güçlerinin olmadığını düşünerek dışarıdan kontrol ettiler. Bu sırada 1908 yılında Mebusan Meclisi kurulması amacıyla Türkiye tarihinin ilk çok partili seçimleri gerçekleştirildi ve birçok etnik grubun temsil edilmesinin yanında İTC ezici çoğunlukla seçimleri kazandı.

Seçimler sonrası İTC, muhalif gruplarla mücadele ettiği sırada olayların büyümesiyle 12 Nisan 1909 tarihinde İstanbul’daki bazı askeri birliklerin ayaklanması sonucu 31 Mart İsyanı olarak adlandırılan ayaklanma başlamış oldu. İsyanın yatışması için isyancıların bazı istekleri İTC tarafından yerine getirildi. Daha sonra İTC’nin hala gücünü koruduğu Makedonya’da oluşturulan Hareket Ordusu 24 Nisan’da İstanbul’u işgal ederek isyanı bastırdı.

27 Nisan’da da II. Abdülhamit isyanı desteklediği gerekçesiyle tahttan indirilerek yerine kardeşi Mehmet Reşat Efendi padişah ilan edildi.

İsyanın bastırılması sonrasında çoğulcu siyasal yaşama kısa sürede geri dönülmesinin ardından Osmanlı Mebusan Meclisi 1909-1913 yılları arasında Kanun-i Esasi’de değişiklikler yaparak hükümetin yetkilerini padişahın yetkilerine karşı güçlendirdi. Bu sırada muhalefet yeniden toparlanarak farklı eğilimleri temsil eden partiler kurdu ve bu partiler 21 Kasım 1911 tarihinde Hürriyet ve İtilaf Fırkası adı altında birleşti. Güçlenen muhalefet nedeniyle meclis üzerindeki hakimiyetini kaybedeceğini düşünen İTC, meclisi feshettirerek 1912’de yeni seçimlere gidilmesini sağladı. Bu seçimlerde İTC’nin baskı ile kendi adaylarını seçtirerek seçimi kazanması ile oluşan hükûmet darbe tehdidi sonucunda istifa etti ve yerine Büyük Kabine diye adlandırılan İTC karşıtlarından oluşan bir hükûmet kuruldu. Bu hükûmet 1912 yılında başlayan Balkan Savaşları nedeniyle istifa etti, yerine yine İTC karşıtı başka bir hükümet kuruldu

İttihat ve Terakki İktidarı ve İmparatorluğun Sonu

Balkan savaşları sırasında Osmanlı’nın büyük bir yenilgi alması sonucunda ittihatçılar harekete geçti. 23 Ocak 1913’te ittihatçı bir grup Babıali’ye (Osmanlı Devleti’nde İstanbul’da sadaret (Başbakanlık), dahiliye ve hariciye nezaretleri (içişleri ve dışişleri bakanlıkları) ile Şûrayıdevlet’e (Danıştay) dairelerinin bulunduğu yapı) giderek kabineyi bastı. Babıali Baskını olarak tarihe geçen bu darbe sonrasında İTC iç siyasete tamamen hakim oldu. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın bir destekçisi tarafından Babıâli baskınından sonra sadrazamlığa getirilen Mahmut Şevket Paşa’nın öldürmesiyle muhalefet İTC tarafından idam, hapis ve sürgünlerle sindirildi ve İTC iç siyaseti tümüyle tekeline aldı ve ilk defa hükûmeti içerden yönetmeye başladı. Böylelikle Babıâli Darbesi, 1908-1913 arasında süre giden görece çoğulcu ve demokratik dönemi sonlandırarak İTC’nin mutlak iktidarını başlatmış oldu.

İktidarın sorunlarını çözeceği düşünülen Osmanlıcılık ideolojisi (Osmanlı idaresi altında yaşayan tüm dinsel ve etnik unsurları Osmanlı vatanı ve Osmanlı Hanedanı’na sadakat temelinde birleştirme ülküsü) Balkan Savaşları sonucunda bu gücünü kaybetti. Balkanlardaki topraklarının önemli bir bölümünü kaybeden Osmanlı İmparatorluğu artık Avrupa devleti olmaktan çıkarak Anadolu merkezli bir devlet oldu. Bunun sonucunda toplumu daha fazla Müslümanlaşan Osmanlı Devleti’nde Müslüman-Türk kimliğine dayalı Türkçülük ideolojisi güçlendi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ideolojik tutumları genel olarak değerlendirildiğinde çoğu Osmanlıcılık fikrine bağlı olmalarına karşın 1910’larda giderek Türkçülüğe savruldular. Çoğu, aynı zamanda inançlı Müslümanlardı. İTC’nin liderleri fikir adamı olmaktan çok eylem adamıydı. Onları ortak bir ideolojik programdan çok bir dizi ortak tavır bir araya getiriyordu. Bu tavırlar arasında devlet merkezli bir bakış, milliyetçilik, bilimsel gerçeğe ilişkin pozitivist bir inanç, toplumu dönüştürücü bir güç olarak eğitime duyulan inanç, düzen içinde değişim arzusu ve eylemciliktir. Çoğu ittihatçı için Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi II. Meşrutiyet Dönemi’nin önde gelen akımları, birbirlerinden net çizgilerle ayrılmaktan çok, dönemin siyasal ihtiyaçlarına göre çeşitli biçimlerde sentezlenebilecek ideolojilerdi.

I. Dünya savaşında ittihatçılar Almanya ile ittifak yaptılar ve Osmanlı 11 Kasım’da Almanya ve Avusturya’nın yer aldığı üçlü ittifak içinde savaşa girdi. 1918 yılında savaş ittifak Devletleri’nin yenilgisiyle sonuçlandı ve Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’te Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladı. Savaşın yenilgiyle bitmesine karşın savaşın oluşturduğu durumlar İttihatçılara birçok radikal reformu gerçekleştirme imkânı verirken Müslüman-Türk kimliğinin oluşmasını da sağlamıştı.

Yerel Direniş Hareketleri ve Merkezileşme (1918- 1920)

Oldukça ağır maddeler içeren Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasının ardından itilaf devletleri bu antlaşmadaki maddelere dayanarak Osmanlı topraklarında işgale başladı. Mütarekeden sonra İTC hakkında soruşturmalar başladı ve 21 Aralık 1918’de Padişah Vahdettin tarafından mebuslar meclisi feshedildi. Bu sırada saray ve çevresi, işgal karşısında direnişlerin bir yararı olmayacağını düşünerek İngiliz mandası altına girmeyi bir yol olarak görüyordu. İzmir’in Yunan birlikleri tarafından işgal edilmesiyle bölgede yerel direniş hareketleri ortaya çıktı ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (MHC) adı altında yerel örgütlenmeler meydana geldi. İttihat ve Terakki de kendini feshederek yerine Teceddüt Fırkası’nı kurdu ve direniş hareketini bu isim altında devam ettirdi.

19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa ordu müfettişliği görevine atandığı için Samsun’a geldi. Hemen sonrasında toplanan ve Milli Mücadele’nin siyasal ilkelerini belirleyen Erzurum Kongresi, Mustafa Kemal Paşa’ya liderlik yolunu açması ve direnişi merkezileştirecek ilk adımları atması açısından büyük önem taşımıştır.

Sonrasında yerel direniş hareketlerinin birleştirilmesi amacıyla Mustafa Kemal Paşa 4-11 Eylül tarihleri arasında Sivas Kongresi’ni topladı. Bu kongre sonucunda MHC’lerin merkezi bir yapı altında toplanmasına karar verildi. Bu amaçla Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (A-RMHC) kuruldu ve Mustafa Kemal Paşa başkanlığındaki Heyet-i Temsiliye tarafından yönetildi. Yerel örgütlerin A-RMHC çatısı altında birleşmeleri 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali ve kent yönetimine el konulması, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin dağılması ve 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) toplanması ile hızlandı. Son olarak, Kuva-yı Milliye’nin tasfiye edilerek düzenli orduya geçilmesiyle bölgesel direniş örgütlerinin Ankara’nın denetimine girmesi süreci tamamlandı.

Damat Ferit Paşa hükümetinin istifa etmesinden sonra Ali Rıza Paşa hükümeti kuruldu ve bu hükümet Sivas Heyet-i Temsiliyesi’ni tanıdı ve Osmanlı Mebusan Meclisi’nin toplanması için seçimlerin bir an önce yapılacağını duyurdu. Seçimlerin ardından son Osmanlı Mebusan Meclisi 12 Ocak 1920’de toplandı ve üç ay açık kaldı. Bu kısa süre içerisinde 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli kabul edilerek Milli Mücadele’nin siyasal hedeşeri oluşturulmuş ve Anadolu direnişine meşruiyet kazandırılmış oldu. Bu durumdan rahatsız olan İtilaf Devletleri’nin 16 Mart’ta kent yönetimine el koyması ve İstanbul’u resmen işgal etmesi sonucu Mebusan Meclisi dağıldı. İşgal gerekçesiyle Mustafa Kemal Paşa yeni bir meclisin kurulması için seçimler yapılacağını duyurdu. Seçimlerden sonra, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Birinci Meclis olarak da bilinen TBMM toplandı.

Birinci Meclis ve İktidar-Muhalefet İlişkileri

Birinci Meclis ilk aylarında birçok önemli yasayı yürürlüğe koydu ve rejimin temellerini atmış oldu. Meclisin en önemli faaliyetlerinden bazıları Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun çıkarılması, İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun çıkartılması olmuştu. 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, rejimin temellerini, halk egemenliği ve meclis üstünlüğü üzerinden tanımlayan ilk anayasa özelliğini almıştır.

Bu sırada İstanbul hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında 10 Ağustos 1920’de imzalanan ve Osmanlı için çok ağır koşulları olan Sevr Antlaşması, İstanbul’un yapmış olduğu bütün antlaşmaları geçersiz sayan kanun uyarınca Ankara hükümeti tarafından geçersiz sayıldı. 21 Şubat-11 Mart 1921 tarihleri arasında gerçekleşen Londra Konferansı Yunan ordusunun Anadolu’nun içlerine doğru saldırmasıyla bir sonuç doğurmadan dağıldı.

Mecliste zaman içerisinde bazı uygulamalardan hoşnut olmayan muhalif mebuslar ortaya çıkmaya başladı. Bunun sonucunda bu muhalifler mecliste ikinci grup şeklinde anılan bir grup çatısı altında örgütlendiler. İkinci Grup’un programı ve ilkeleri doğrultusunda mecliste verdiği mücadele sonucunda vekil seçimlerinde yeniden doğrudan vekil seçme yöntemine dönüldü ve kuvvetler ayrılığına doğru bir adım atıldı. Ayrıca başkumandana olağanüstü yetkiler veren madde yürürlükten kaldırıldı. Buna karşılık Mustafa Kemal Paşa’nın başkumandanlık unvanı oy birliğiyle süresiz uzatıldı.

Lozan Barış Görüşmeleri ve 1923 Seçimleri

Lozan görüşmeleri için görevlendirilecek heyet de Ankara’da tartışma konusu olmuştur. Mustafa Kemal Paşa, Lozan Konferansı’nda Türkiye’yi, Mudanya Mütârekesi’nde de görüşmeleri başarıyla yürüttüğünü düşündüğü İsmet Paşa’nın temsil etmesini istiyordu. Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’in istifası üzerine önce bu göreve getirilen İsmet Paşa daha sonra Türk delegasyonu başkanı olmuştur. Heyet şu kişilerden oluşmuştur: Hariciye Vekili İsmet Paşa I. Delege, Sağlık Vekili Dr. Rıza Nur II. Delege olarak tayin edilirken mali müşavir olarak Hasan Saka ve Celal Bayar görevlendirilmişlerdir. Bu isimlere ek olarak adli, siyasi, askerî, ticari ve bahri müşavirler de tayin edilerek geniş bir danışmanlar grubu oluşturulmuştur.

Lozan Konferansı görüşmelerine İngiltere’deki Hükûmet değişikliği sebebiyle planlanandan bir hafta sonra 20 Kasım 1922’de, saat 15.30’da Lozan’da, Casino de Montbenon’da başlanmıştır. Konferans’a Türkiye ile birlikte İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japonya, Romanya ve Yugoslavya (Eski Sırp-Karadağ, Hırvat, Makedon) bütün maddeler üzerinde söz sahibi olarak Sovyet Rusya ve Bulgaristan ise yalnızca Boğazlar görüşmelerine katılmak üzere ABD de gözlemci sıfatıyla katılmıştır.

Lord Curzon’un başkanlığında 20 Kasım 1922’de toplanan Lozan Konferansı’nda meseleleri incelemek üzere üç komisyon kurulmuştur. I. Komisyon, topraklara, askerliğe, boğazlara; II. Komisyon Türkiye’de yabancıların tabi olacağı rejime; III. Komisyon ise iktisadi ve mali meselelere ait konulara bakacaktı. Komisyon başkanlıklarının dağılımından da anlaşılacağı gibi İngiltere, Fransa ve İtalya kendilerini en çok ilgilendiren konuların ele alınacağı komisyonların başkanlıklarını almışlardır.

İtilaf Devletleri’nin eski düzenin bir şekilde devam ettirilmesini istemeleri, Türkiye’nin ise kayıtsız şartsız bağımsız bir devlet olarak yaşamak istemesi üzerine uzlaşma sağlamak kolay olmayacak ve konferans, İtilaf Devletleri temsilcilerinin beklentilerinin aksine sekiz ay kadar sürecektir.

Konferans’ta Türk heyeti Misak-ı Millî’nin gerçekleştirilmesi için gayret gösterirken İtilaf temsilcileri Yunanistan’a karşı kazanılan zaferi pek de hesaba katmadan Sevr’i esas alarak Türkiye’yi yenik bir devlet olarak görmek istiyorlardı. Türklerle yapılacak barış antlaşmasının esaslarının tespit edileceği konferansta esasen Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla ortaya çıkan asırlık meseleler görüşülecekti.

Konferans 4 Şubat'ta anlaşmazlık yüzünden kesilmiş, 23 Nisan 1923'te ikinci defa toplanarak, 24 Temmuz 1923'te Barış Antlaşması imza edilmiştir. Lozan Barışı sekiz aylık çetin ve uzun bir müzakere devresinden sonra, Lozan Üniversitesi'nin tören salonunda imzalanmıştır. Lozan'da imzalanan belgeler, esas Barış Antlaşması, 16 adet sözleşme, protokol, beyanname ile bir de nihai senetten ibarettir. Lozan'da imzalanan bu belgelerle, sadece bir barış antlaşması yapılmamış, aynı zamanda Türkiye ile Batı devletlerinin siyasi, hukuki, iktisadi ve sosyal ilişkileri yeni baştan düzenlenmiştir.

Lozan Barış Antlaşması'nda düzenlenen önemli konular aşağıda özetle belirtilmiştir bulunmaktadır:

Sınırlar

Güney Sınırı

20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması gereğince, Fransa ile anlaşılarak güney sınırı kararlaştırılmış, Lozan'da bu sınır sadece teyit edilmiştir. Böylece Hatay sınırlarımız dışında kaldı.

Irak sınırı

Musul sorunu nedeniyle Irak sınırı belirlenemedi. İngiltere ile ikili görüşmelere karar verildi. Lozan’da belirlenemeyen tek sınırdır. 1926 Ankara Antlaşması ile Musul İngiltere’ye bırakılmıştır

Batı Sınırlarımız

Yunanlılarla batı sınırı, Misak-ı Milli'ye uygun, Mudanya Mütarekesi'nde ön görüldüğü gibi, Meriç nehri sınır olmak üzere düzenlenmiştir. Karaağaç ve çevresi Yunanlılardan alınarak savaş tamiratı karşılığı Türkiye'ye bırakılmıştır. Ege Denizi'nde Bozcaada ve İmroz (Gökçeada) Türkiye'ye verilmiştir. Ayrıca, Yunanlıların elinde bırakılan Anadolu kıyısına yakın adalar da, askersiz hale getirilmiştir.

Azınlıklar

Birinci Dünya Savaşı'na son veren barış antlaşmalarında azınlıkların himayesine ait hükümler mevcuttur. Lozan Barış Antlaşması'nın bu hususla ilgili hükümleri incelendiğinde, azınlıklar bir ayrıcalığa sahip olmamışlardır. Türk tebaasından sayılan gayri Müslimlerin kanun ve hukuk düzeni önünde eşitliği söz konusu olmuştur. Antlaşmanın 42. maddesi ile gayrimüslim azınlıklar yararına olarak kabul edilen şahsi haklar ile aile hakları, Medeni Kanunun yürürlüğe girmesi ile önem ve anlamını yitirmiştir. Böylece Patrikhanelerin dünya işlerinde ve azınlıkların şahsi muamelelerinde hiç bir yetkileri kalmamıştır.

Kapitülasyonlar

Kapitülasyonlar, adli, mali ve idari sahada yabancılara tanınan imtiyaz ve muafiyetlerdir. Antlaşmanın 28. maddesiyle, kapitülasyonlar bütün sonuçları ile birlikte kaldırılmış ve yeni Türkiye, yüzyıllardan beri çekilen bir beladan sonsuza dek kurtulmuştur.

Savaş Tazminatları

1.Dünya Savaşı'nın galipleri, bizden 1.Dünya Savaşı sebebi ile tazminat talep ettiler. Ayrıca buna ek olarak, işgal masraflarını, kendi tebaalarının zarar ve ziyanlarını da eklemişlerdir. Savaş içinde Almanya'dan borç karşılığı rehini bulunan beş milyon altın ve savaş yıllarında İngiltere'ye sipariş edilen donanma bedeli de kendi ellerinde bulunduğundan, bizlere verilmemiş ve tamirat karşılığı tutulmuştur.

1. Dünya Savaşı'na giren mağlup devletlere ciddi bir mali yük olan bu beladan, geleceğe bir borç bırakılmadan, sadece fiilen elimizde bulunmayan meblağ karşılık gösterilerek, büyük bir başarı ile sıyrılınmıştır.

Türkiye, Yunanistan'ın harbin devamından ve bunun neticelerinden doğan mali vaziyetini dikkate alarak, tamirat hususunda her türlü taleplerinden Karaağaç ve çevresinin Türkiye'ye bırakılması şartı ile vazgeçmiştir.

Borç Sorunu

1854'ten itibaren Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar devam eden Osmanlı amme borçları, Birinci Dünya Savaşı'nda yapılan istikrazlar da dâhil, büyük bir yekûn teşkil ediyordu.

Sene tertipleri üzerinde borcun taksimi yerine, sermaye üzerinden borcun taksimi ile esas borç toplamı bir hayli azaltılmıştır. Diğer taraftan bu borçlar, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletlere de gelirle orantılı olarak bölünmüştür. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğunun Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan'a olan borçları bu devletlerle de yapılan antlaşmalarla 1.Dünya Savaşı'nın galiplerine devredilmiştir. Duyun-u Umumiye İdaresi kaldırılmıştır.

Osmanlı amme borçlarının diğer çetin bir safhası da tediye edeceğimiz borçların hangi para ile ödenmesi hususunda kendini göstermiştir. Karşı taraf bunu altın veya sterlin olarak talep etmiştir. Türk heyeti, Türk parası ve Fransız frangı olarak ödemeyi teklif ettik. Aradaki fark muazzam meblağlara varmasına rağmen, burada da Türk görüşü kabul edilmiştir

Boğazlar

Lozan'da imza olunan en önemli belgelerden biri de, Türk Boğazlarının statüsü ile ilgili sözleşmedir. Boğazlar sorunu, madde 23'de genel olarak yer almış, Barış Antlaşması'na ek Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile ayrıca ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Boğazlardan serbest geçişi, Boğazlar Komisyonunun kurulmasını, boğazların ve civarının askersiz hale getirilmesini hedef tutan ve Milletler Cemiyeti'nin de garantisini sağlayan hükümleri ihtiva eden bu sözleşme, 1936'da Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmiştir. Milli hâkimiyeti sınırlayıcı hükümler kaldırılmış, milli çıkarlarımıza uygun hale getirilmiştir.

Nüfus Değişimi

Lozan'da çözümlenen bir diğer önemli sorun da, İstanbul'da yaşayan Rumlarla Batı Trakya'da yaşayan Türkler hariç, Türkiye'deki bütün Rumlarla Yunanistan'daki Türklerin değiştirileceğini öngören sözleşmenin, Barış Antlaşması'na ek olarak konmasıdır.

Lozan Barış Antlaşması, Türk Kurtuluş Savaşı'nın sağladığı, Türk milletinin hayati haklarını ve emellerini gerçekleştirdiği bir eserdir. Lozan aynı zamanda, Orta Doğunun en önemli bölgesinde, barış ve güvenliği kurmak ve devam ettirmekle dünya barışına da hizmet etmiştir. Türkiye Lozan'da genel olarak, Misak-ı Milli'yi gerçekleştirmiştir

Çözülemeyen Meseleler

  • Musul ve Hatay sınırlarımız dışında kalmıştır.
  • Boğazlar üzerinde tam hâkimiyet sağlamamıştır.
  • Batı Trakya ve Ege adaları geri alınamamıştır.
  • Patrikhane ülke dışına çıkarılamamıştır

Halk Fırkası’nın Kuruluş Hazırlıkları

Mustafa Kemal Paşa 7 Aralık 1922’de, Ankara’da verdiği bir basın demecinde barıştan sonra Halk Fırkası adıyla bir siyasi parti kurma kararını açıklamıştı. Ocak 1923’te ise İzmit’te basınla ve halkla yaptığı görüşmelerde, kurulacak partinin tüm halkın çıkarını gözetecek kapsayıcı bir parti olacağını bildirmişti. Mustafa Kemal Paşa, 1923 başındaki yurt gezileri ve nutuklarında da meclisi feshederek yeni bir meclis toplama ve düşündüğü inkılapları yeni meclisle yapma niyetini de ifade etti. Kamuoyuna yönelik bu hazırlıklardan sonra, 8 Nisan 1923’te, meclisteki Birinci Grup’un bir fırkaya dönüştürülerek Halk Fırkası’nın kurulacağı açıklandı. Kurulacak fırkanın ilkeleri Dokuz Umde bildirisiyle yayımlandı. Bildiride yer alan birinci ilkeyle millî egemenliğe bağlılık vurgulandı. İkinci ilkede ise saltanatın kaldırılması kararının değiştirilemeyeceği yer aldı. Takip eden ilkelerde sırasıyla iç güvenlik ve asayişin sağlanması, mahkemelerin hızlı işlemesi, alınacak ekonomik ve toplumsal önlemlerin neler olacağı, zorunlu askerlik süresinin kısaltılması, yedek subaylara, malul gazilere, emekli, dul ve yetimlere yardım edilmesi, bürokrasinin düzeltilmesi ve son olarak bayındırlık işleri için ortaklıklar kurulması vurgulandı. Halk Fırkası’nın kuruluşu Dokuz Umde’nin yayımlanmasından yaklaşık beş ay sonra 23 Ekim 1923’te gerçekleşti.