Psikoloji Dersi 4. Ünite Özet

Bilişsel Psikoloji

Bilişsel Psikolojinin Doğası

Biliş olgusunun bilimsel olarak incelediği, psikolojinin alt dalına bilişsel psikoloji denmektedir. Biliş sözcüğü Latince kökenli olup ‘’bilmek’’ sözcüğünden türetilmiştir. Bilişsel psikolojinin ilgi alanı, bireyin bilmek eylemini nasıl gerçekleştirdikleri ve bilme eyleminden edindiği bilgiyi nasıl kullandıklarıdır. Dolasıyla bilişsel psikoloji, insan ve biliş olgularının temelini oluşturduğu birçok alanla ilişki halindedir.

Bilişsel psikoloji kavramı ilk olarak 1967 yılında Ulric Neisser’in kitabı ‘’Bilişsel Psikoloji’’ ile bilim kavramları arasına girmiştir. Neisser, kitabında biliş kavramını beş alt aşamada incelemiş ve bu kavramları sırasıyla; bilginin dönüştürülmesi, indirgenmesi, özümsenmesi, depolanması ve kullanılması olarak belirtmiştir. Bu alt şemalar, bilişsel psikolojinin insanın çevresini ve uyaranları algılama sürecini araştırması olarak özetlenebilmektedir. Bütün bilim alanlarında olduğu gibi bilişsel psikolojinin de ilgilendiği alanlara ait varsayımları bulunmaktadır. Bunlar;

  • İnsan beyni bilgi-işlem yapan bir sistemdir.
  • İnsan beyni kaynak ve yapı açısından sınırlıdır.
  • İnsan beyni, tecrübeleri ve çevresinden aldığı uyaranları kullanarak ‘’aşağıdan yukarıya ve yukardan aşağıya’’ biçimde bilgiyi aktif olarak işler.

Bilişsel felsefenin etkilenmiş olduğu felsefi akıma ‘’İşlevselcilik’’ adı verilmektedir. Bu yaklaşıma göre, zihin ve beyin birbirileri ile etkileşim içerisinde olan bir sistemdir. İnsan davranışlarının iyi bir biçimde algılanması için zihin kavramının anlaşılması gereklidir. Öte yandan bilişsel psikoloji, zihnin çalışması prensibini materyalist bakış açısını kullanarak açıklamaktadır. Biliş ve düşüncenin oluşumunu, zihnin benzersiz nörolojik yapısı sonucunda oluştuğunu ve nörolojik süreçlerin iyi bilinmesi gerektiğini öne sürmektedir.

Bilimsel araştırma basamakları kullanılarak 1879 yılında Almanya’nın Leipzig kentinde başlayan uygulamalar psikolojinin doğuşu olarak kabul edilmektedir. Ancak insanoğlunun davranışları ve arkasındaki süreçleri inceleme arzusu, eski yunandan Rönesans’a ve daha yakın tarihlere kadar sürmüş psikolojinin bir bilim dalı olarak ortaya çıkış tarihinden sonra psikoloji okulları ve bu alanda çalışmalar yapan birçok bilim insanı tarafından incelemeye tabi tutulmuştur. Zihnin çalışma sisteminde rol alan parçalar tanımlanmış ve bu parçalar üzerine çalışmalar yapılarak bilişsel psikoloji alanı gelişmeye başlamıştır. Bilişsel psikolojinin ortaya çıkışını etkileyen gelişmeleri sıralayacak olursak;

  • Shannon’un bilgi teorisi
  • Chomsky’nin dil teorisi
  • Millerin Kısa süreli bellek çalışması
  • Bruner’in Kavram oluşturma modeli
  • Newell ve Simon’un Genel problem çözme modeli
  • Yapay zekâ çalışmaları.

Yukarıda adı geçen bilim insanları ve çalışmaları algı, görme gibi bilişsel psikolojinin algı, görme gibi olguları ile ilgilenmiş ve bilişsel süreçleri açıklamaya çalışmıştır.

Algı

İnsanoğlu çevresini, duyu organları vasıtasıyla elde ettiği bilgiler ile anlamlanmaktadır. Duyu organlarının çalışmaları beyni dış dünyaya karşı bilgilendirmektedir. Algı kavramı, duyu organlarının dış dünyadan elde ettiği bilgilerin beyin tarafından yapılan bir işleme süreci olarak belirtilebilir. Algısal süreçler insanoğlunun fark edemeyeceği bir hızda beyinde gerçekleşmektedir. Algısal süreçlerden sonra bilgi oluşması için birçok aşama gerekmektedir;

  1. Eylem
  2. Uyaran
  3. Dikkat edilen uyaran
  4. Alıcılar
  5. Dönüşüm
  6. Aktarım
  7. İşlem
  8. Algı
  9. Tanıma şeklinde sıralayabiliriz.

Ancak beynin bir uyarını algılayabilmesi için belirli bir seviyede gelmesi ve duyu organlarının fark etme düzeyine uygun olmalıdır.

Uyaranların bahsedilen bu seviyeye uygun olmasına, ‘’mutlak eşik’’ adı verilmektedir.

Uyaranların algılanmasındaki bir başka durum ise ‘’fark eşiği’’ olarak tanımlanmaktadır. Fark eşiği, birbirine benzer uyaranları seçmekte kullandığımız bir süreçtir. Aralarında çok ufak benzerlik bulunan uyaranları, fark eşiği kullanarak ayırt ederiz.

Uyaranları algıma süreçlerimizden bir diğeri de ‘’duyusal adaptasyon’’ olarak tanımlanmıştır. Duyusal adaptasyon, belirli bir süre algılanan veya maruz kalınan uyaranı aradan belirli bir süre geçtikten sonra seçici olarak algılayamamamız olarak ifade edilebilir.

Görme , çevremizdeki nesnelerin ne olduğunu, nasıl oluştuğu ve bu süreçleri fark etmemizi sağlar. Görme eylemi birden fazla aşama ile gerçekleşmektedir (Ayrıntılı bilgi için S:104 Resim 4.2’yi inceleyiniz). Gözün fiziksel yapısı nedeniyle bazı görüntüler beyne tam olarak yansıtılamamaktadır. Gözün bu fiziksel durumuna ‘’kör nokta’’ adı verilmektedir. Beyin iki görüntü arasındaki açıklığı ‘’boşlukları doldur’’ adı verilen bir uygulama ile gidermektedir. Ancak görme yapımız, uyaranların farklı yapısından dolayı beyinde farklı noktalara uyaranlar sağlamaktadır ve beynin farklı bölümlerinde incelenmektedir. Bu uyaranlar, çeşitli algı temaları ile ilişkilendirilmektedir;

  1. Renk
  2. Derinlik
  3. Biçim
  4. Hareket algısı olarak sıralayabiliriz.

Renk Görme, görme algısı kendi içerisinde uyaranları sınıflamaya ve ayırt etmeye imkân sunan bir yapıya sahiptir. Renk algısı genellikle üç farklı seviyede incelenmektedir. Bunlar;

  1. Fiziksel
  2. Fizyolojik
  3. Algısal olmak üzere farklı kategorilerde incelenmektedir.

Renk algılama süreçlerini açıklayan kuramlar, ‘’üç renk’’ ve ‘’karşıt renk süreçleri’’ kuramları olarak açıklanmaktadır. Üç renk kuramı, retinada temel renkleri tanımlayan üç farklı bölgenin bulunduğunu savunurken, karşıt renk süreçleri kuramı ise renklerin oluşturduğu mesajların korteks bölgesinde çaprazlanarak algılandığını ifade etmektedir.

Derinlik Algısı , görme eylemi, iki farklı gözün aynı anda oluşturduğu süreçler tarafından gerçekleştirilir. Bu ikili sistem bozulduğunda nesnelerin uzaklık, yakınlık ve derinlik biçimlerinde değişiklik görüldüğü belirtilmektedir. Gözün yapısı nedeniyle beynin algısı değişebilmektedir. Örneğin; uzaktaki nesnenin olduğundan küçük görülmesi, ‘’göreli büyüklük’’ kavramı ile açıklanırken nesnelerin sahip olduğu uzaklık, yükseklik ve büyüklük özelliklerinin birleştirilerek tek bir biçimde algılanma durumuna ‘’doğrusal perspektif’’ adı verilmektedir. Gözün fiziksel yapısının algılamayı etkilemesinin yanı sıra, çevresel şartlar görüş ve algıyı etkilemektedir, havadaki maddelerin ışığı bozması ve dağıtması ile objeler flu hale gelebilmekte bu duruma da ‘’atmosferik perspektif’’ denmektedir.

Bunlara ek olarak bakılan noktadakiler ile bireyin hareketi algıyı değiştirmekte, örneğin; hareket halinde baktığımız nesnelerin, sabit olduğu halde hareketli gibi görünmesi durumu ile açıklanmaktadır. Bu duruma, ‘’hareket paralaksı’’ adı verilmektedir. Bununla birlikte derinlik algısı etkileyen, hareket halindeki objelerin algılanması durumunu ifade eden ‘’optik akış’’ kavramı ve iki gözün aynı anda oluşturduğu görüntülerin birleştirilmesinden elde edilen verinin derinlik algısını etkilediğini ifade eden ‘’stereopsis’’ kavramı derinlik algısını açıklayan kavramlardandır.

Algısal Organizasyon, geştaltçı psikologlar tarafından incelenen ve ortaya atılan organizasyon kavramı, uyaranların belli özelliklere göre sınıflanması olarak tanımlanabilir;

  1. Yakınlık
  2. Benzerlik
  3. Tamamlama
  4. Süreklilik
  5. Ortak alan
  6. Ortak bağ olarak açıklayabiliriz.

Algısal problemler, zihin ile algısal süreçlerin uygun ilişki kuramamasından ortaya çıkmaktadır. Bu süreçlerdeki herhangi bir yanılsama zihnin uyaranları yanlış ifade etmesine ve insanın çevreyi yanlış anlamlandırmasına sebep olmaktadır.

İşitme, dış dünyayı duyarak anlamlandırmamızı sağlayan durum olarak tanılanabilir. İşitme eylemi, dış dünyadan alınan seslerin kulak içinde, ‘’örs, üzengi ve çekiç’’ yapılarını kullanarak beyne iletilme süreci olarak tanımlanabilmektedir. Bu süreç örs, üzengi ve çekiç gibi fiziksel enerjiyi işleyen mekanizmalar hem de ‘’koklea’’ gibi nörolojik enerjinin işlendiği mekanizma tarafından gerçekleştirilir.

İşitme algısı , işitme eylemi yukarıda bahsedilen mekanizmalar tarafından gerçekleştirildiği bilinmektedir. Ancak işitsel algımızı etkileyen faktörler bunlarla sınırlı değildir. İnsan kulağı belli frekanslardaki sesleri algılayabilmekte ve işleyebilmektedir. Bu algısal süreçleri ifade eden ‘’perde kuramı’’ seslerin ait olduğu frekans perdelerinin farklı nöronlar tarafından algılandığı ve bu algılayıcı nöronlardaki bozukluların işitsel algıyı etkileyebildiğini ortaya sürmektedir.

Koku algısı en ilkel canlılarda bile bulunabilen canlıların ortak duyusal mekanizmalarından biridir. Burun vasıtası ile ortamdan alınan uyaranlar beyne iletilir. Hayvanlarda ortamlardan alınan bu kokusal uyaranlar, çiftleşme ve çevre belirleme gibi amaçlara hizmet etse de insanlarda koku uyaranlarının yarattığı algılar daha karışık görünmektedir. İnsanlarda koku ile algılamaya örnek olarak annelerin çocuklarının kokusunu tanıyabilmeleri verilebilir. Kokularla çevreyi algılama, hayvan türleri için önem taşıdığı kadar insanlar içinde önemli duygulardan biridir.

Tat , dilimiz vasıtası ile deneyimlediğimiz nesnelerin, tatlı, tuzlu, acı olarak ayırt edilmesinden öte daha karmaşık süreçlere hizmet etmektedir. Örneğin: bir yiyeceğin yenmesinden sonra iştahın artması veya besinler tadılarak bireysel bir tat algısının oluşturulması durumu örnek verilebilir.

Tatma eylemi, dil tarafından gerçekleştirilir. Dilin üzerinde bulunan küçük bölgeler tatları algılamamıza hizmet ettikleri bilinmektedir. Bu şekilde oluşturduğumuz tat algımız, tat bilmenin yanı sıra deneyimlediğimiz yiyecekler ile birlikte bize çeşitli mesajlar sunmaktadır. Tat algısı tek başına birçok uyaranı açıklasa da en son mesajı koku algısı ile birleştiğinde verdiği bilinen bir gerçektir.

Dokunma eylemi , insanın sahip olduğu en geniş duyu organı olan deri ile gerçekleştirilir. Derinin, vücudu tehlikelerden koruma, uyarma ve belli bir düzeyde tutma işlevlerine sahip olmasının yanı sıra üzerindeki hücreler sayesinde beyni uyaranlar yollayarak dokunma algısının oluşturulmasını sağlar. Bu amaçla uzmanlar deri ile algılama ve dokunma algısı üzerine çalışmışlardır. Bu bağlamda en merak edilen konu, ağrı olmuştur. Uzmanlar ağrıyı, deri üzerinde fiziksel uyaranların meydana getirdiği uyaran olarak tanımlanmışlardır. Deri üzerinde bulunan hücrelerin ağrıyı beyne taşıdığı ve anlamlandırdığı yapılan çalışmalar ile ortaya çıkarılmıştır. Dokunma, diğer bir yandan, insanların algılarını büyük ölçüde etkileyen bir yapıdır. Görme engellilerin elleri ile dokunarak bir nesneyi tamamen algılamalarına ‘’Haptik algı’’ adı verilmektedir.

Dikkat

Duyu organları ile algılama pek çok bileşen tarafından gerçekleştirilmektedir. Ancak bu bileşenlerin işleyişlerinde büyük etkiye sahip parçalardan biri dikkattir.

Dikkat;

  1. Seçici dikkat
  2. Bölünmüş dikkat olarak iki kısımda incelenmektedir.

Seçici dikkat, işitsel ve görsel dikkatin incelendiği bölümdür. İşitsel dikkat, Cherry’nin 1958 yılında ortaya attığı fenomenden ortaya çıkmıştır.

İşitsel dikkat, kalabalık bir ortamda, etraftan gelen seslere dikkat edilmemesidir. İşitsel dikkat, kişinin o anda duyduğunu algılaması için beynin çevreye yapmış olduğu maskeleme olarak düşünülebilir. Ancak daha sonra Broadbent’in ortaya attığı erken filtre kuramı işitsel dikkati açıklamada kullanılan diğer açıklamalardan biri olmuştur. Bu kurama göre, etraftaki birçok ses algılayıcının ihtiyacına göre sıralanarak işlemden geçmekte, ihtiyaç dışında kalan uyaranların işlenmemesi olarak tanımlanabilir. Daha sonra Deutsch ve Deutsch, gecikmeli filtre kuramını ortaya atmış, onlarda bu seçimin beyin tarafından işleme konduktan sonra gerçekleştiğini belirtmişlerdir. Treisman ise azalma modelini ortaya koyarak, fiziksel süreçleri bu başlık altında birleştirmiştir.

Görsel dikkat , görme işlemi sırasında görülmek istenen objeye odaklanılarak diğer objelerin görme çalımında kalsa dahi dikkate alınmama süreci olarak tanımlanabilir. Görsel dikkatin, obje temelli olduğu, bireyin ihtiyacının objeye göre şekillenerek algısını etkilediği ortaya konuşmuştur. Posner yaptığı çalışmada, görsel dikkati spot ışığına benzetmiş, tıpkı sahnede belli bir yeri aydınlatması gibi görsel dikkatinde sadece görüş açısındaki belli bir nesneye odaklanmak olduğunu dile getirmiştir.

Bölünmüş dikkat, organizma tarafından aynı anda yapılan iki farklı eylemin nasıl gerçekleştiği ile ilgilenmektedir. Bölünmüş dikkat incelendiğinde aynı anda yapılan işlerin, yapılan işlerden herhangi birinin performansını azalttığı belirtilmiştir. Bölünmüş dikkat incelenirken, var olan durumları açıklamada çeşitli modellerin kullanıldığı görülmektedir. Bunlar;

  • Genel kaynak modeli
  • Çalışma belleği modelleri olarak iki kısımda incelenmektedir.

Genel kaynak modelinde, aynı zamanda yapılan işlemlerin, beyindeki işlemci kapasitesinin paylaştığını bu sebeple bir performans düşüklüğü yaşandığını öne sürerken, çalışma belleği ise bu süreç için gereken geçici depolama ve işleme aşamalarını incelemektedir.

Bellek

Bellek, öğrenilmiş bilgi ve tecrübelerin uzun veya kısa sürede depolanmasını ifade eden bir kavramdır. Bellek bilginin;

  • Kodlanması
  • Depolanması
  • Hatırlanması aşamalarını kapsamaktadır.

Bu aşamalar belleğin içeriğini açıklasa da belleğin çalışma prensibini anlamak için bu eylemlerin nasıl yapıldıklarını öncelikle anlamak gerekmektedir.

Belleğin yapısı , genellikle 3 aşamalı bellek modeli ile açıklanmaktadır. Bu modelde isminden anlaşılacağı gibi, uzun süreli bellek, kısa süreli bellek ve duyusal bellek olmak üzere üç aşama bulunmaktadır. Bu modele göre, bireyin zihnine giren bilgi duyusal belleğe kaydedilir, bu kayıt fiziksel bir kayıttır. Daha sonra kullanmaya ihtiyaç duyulmayan bilgiler hemen silinir. Ancak kullanılacak bilgiye karar verildikten sonra kısa süreli belleğe aktarılır. Bilginin kısa süreli bellekte kalma süresi 15-25 sn. arasıdır. Kısa süreli bellekte bilgilerin depolanma biçimine, anlamsal depolama adı verilir. Bilginin buradan sonra uzun süreli belleğe aktarılması tekrara bağlıdır. Tekrarlarla bilgi pekiştirilerek kalıcı olarak uzun süreli belleğe aktarılır. Yapılan araştırmalara göre, uzun süreli belleğin bir kapasitesinin olmadığı belirtilmektedir.

Uzun süreli bellekte, iki temel ayrım yaşanmaktadır. Bunlar bildirimsel ve işlemsel bellek ayrımlarıdır. Bir nesnenin veya olayın oluşumu hakkındaki bilgi, bildirimsel bilgiye örnek olarak gösterilebilir. Bildirimsel bellek, içerdiği bilgilerin türüne göre ikiye ayrılmaktadır. Dünya, evren ile ilgili genel bilgiler anlamsal bellekte toplanırken olaylar hakkında edinilen bilgiler epizodik bellekte depolanmaktadır. Bir objenin aktif kullanımına ait bilgiler ise işlemsel bilgiye örnek olarak gösterilebilir.

Özümsenerek, uzun süreli belleğe atılan bilgiyi geri getirmek yani hatırlamak her zaman kolay olmamaktadır. Her bilgiyi her zaman hatırlayamasak da öğrendiğimiz bilgiyi geri getirmek için ‘’geri getirici ipuçları’’ kullanırız. Geri getirici ipuçları, uzun süreli bellekte yer alan bilgilerin hatırlanmasını sağlayan kod ve uyaranlardır. Elbette bilgiyi hatırlamada ki tek faktör geri getirici ipuçları değildir, bununla birlikte bir bilginin öğrenme aşamasındaki tekrar sıklığı gibi faktörler hatırlamayı etkilemektedir. Unutmak ise bir bilginin, bellekten geri çağırılamaması yani o bilginin yitirilmesidir. Unutmak olgusunu açıklamaya çalışan kuramları sıralayacak olursak;

  • Silinme kuramı
  • Bozucu etki yoluyla unutma kuramı

Silinme kuramı, belleğin gücünü yitirmesi ile bilgilerin unutulması arasındaki ilişkiyi açıklarken bozucu etki kuramı belleklerin başka bellekler tarafından engellenip bilgilerin hatırlanmasını öne sürmektedir.

Zihinsel Temsil

Zihinsel temsil, zihnimizdeki geçmiş bilgiler ile yeni öğrenilenlerin nasıl bir araya geldiği ve yeni bir ifade oluşturduğunu açıklamaktadır. Zihinsel temsilin oluşum şekline göre farklılık gösteren farklı biçimleri vardır;

  • Benzeşen (analog) temsil
  • Sembolik temsil olarak ifade edilmektedir.

Öte yandan, beynimizdeki düşüncelerimizin biçimi ‘’önerme’’ şeklindedir. Önermelerin birleşerek oluşturduğu yeni oluşuma ‘’kavram’’ denmektedir. Zihinsel etkileşim, zihnin farklı yöntemler kullanarak, önermeleri kavramsallaştırma süreci olarak ifade edilebilmektedir. Kavramların oluşturduğu genel kategorilerin özetlenmiş hallerine ise ‘’prototip’’ adı verilmektedir.

Düşünme, Akıl Yürütme ve Problem Çözme

Çevreden alınan uyaranlardan elde edilen bilgiler, zihinde oluşturulan düşüncelerin beynimizde depolandığı ve belli özelliklere göre istiflendiği bilinmektedir. Bu bilgiler ihtiyaç halinde kullanılmaktadır. Eski bilgiler, yeni bilgiler ve gereksinimler ile birleştirilerek, içinde bulunulan özgün durum için ‘’yürütmeler’’ gerçekleştirilmektedir. Yapılan yürütmeler;

  • Tümdengelimsel
  • Tümevarımsal olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

Tümdengelimsel, bütünden parçaya ulaşmak için yapılan yürütmeyken tümevarımsal, parçadan bütüne ulaşmak için yapılan yürütme olarak tanımlanabilir.

Zihin bilgiler gibi problemleri ve çözüm yollarını da depolayabilmektedir. Problem çözme sürecinde, yöntem ile ilgili zihnin yaşadığı iki durumdan bahsedilmektedir. Bunlar; işleve takılma, zihinsel set olarak ifade edilmektedir. İşleve takılma, bir objenin sadece bir yönüyle kullanıldığını düşünmektir. Zihinsel set ise eski problem çözme deneyimlerinin, başka bir problem çözme konusunda devam etme eğilimidir. Bu iki durum problem çözme ve düşünme sürecini etkileyen faktörler olarak düşünülmektedir. Genel olarak problem çözme aşaması;

  • Problemin doğasını anlamak
  • Problemin çözümü ile ilgili alternatif çözümler üretmek
  • Çözümleri test ederek kanıt sağlamak
  • Uygulanan testlerinin sonuçlarını değerlendirmek olarak sıralanmaktadır.

Karar Verme

Düşünme, problem çözme veya bunların dışında insanın yaptığı bütün eylemler bir karar verme aşamasını içermektedir. Karar verme olası durumlar arasından birinin seçilmesi durumu olarak ifade edilmektedir. Karar verme karmaşık bir süreçtir. Bu süreci açıklamaya çalışan üç temel kuram bulunmaktadır. Bunlar;

  • Normatif
  • Betimsel
  • Tavsiye eden yaklaşımlar olarak sıralanmaktadır.

En temel olarak, karar verme pragmatik unsurlara göre yapılmaktadır. Bu süreçte en iyi, en uygun durumu betimlemek için zihin kısa yollar ve kestirmeler kullanılır. Bu uygulamalara, algoritmalar adı verilmektedir.


Yaz Okulu Sınavı
4 Eylül 2021 Cumartesi