İletişim Araştırmaları Dersi 3. Ünite Özet

İletişim Araştırmalarının Tarihi

İletişim Araştırmalarına Genel Bakış

İletişim araştırmalarının ilgilendiği konular kültürden ekonomiye, teknolojiden tasarıma ve konuşmadan sanata kadar uzanmaktadır. İletişim araştırmalarının tarihini değerlendirirken temel alınabilecek farklı ölçütler bulunmaktadır. Bu ölçütlerden biri, iletişim teknolojilerinin evrimidir. Taş tablet, deri, papirüs, kâğıt, telefon, gazete, radyo, televizyon, bilgisayar ve İnternet gibi iletişim araçlarının kullanımı ve etkileri iletişim araştırmalarına yön vermiştir. İletişim araştırmalarının tarihi, iletişimin temel bileşenleri açısından da incelenebilir. İletişimin özünde içerik ve ilişki olmak üzere başlıca iki boyut bulunmaktadır. İletişim araştırmalarını değerlendirirken yararlanılabilecek başka bir ölçüt de araştırmaların temel aldığı ideolojik paradigmalardır Buna göre iletişim araştırmaları ya yerleşik/egemen paradigma ya da alternatif/eleştirel paradigma altında sınıflandırılmaktadır.

İletişim çalışmaları süreç ve göstergebilim temelinde de sınıflandırılmaktadır. Süreç yaklaşımlarında ileti aktarımına odaklanılır. Bu yaklaşım günümüze kadar yapılan iletişim araştırmalarına yön vermiştir. Göstergebilim yaklaşımında ise anlamların üretimi ve değişiminin anlaşılması amaçlanmaktadır.

Bilimin gelişme süreçleri de içinde bulunduğu toplumun yapısı ve değerlerinden bağımsız değildir. İletişim araştırmalarının ele aldığı konuları, kullandığı yöntemleri ve ulaştığı sonuçları tarihsel bir bakış açısıyla irdelemek gerekir.

Tarihsel Bağlamda İletişim Araştırmaları

İletişim çalışmalarının 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlangıcında gelişen kitle iletişimine dayandığı kabul edilmektedir. Ancak ilkçağdan itibaren özellikle felsefecilerin görüşleri günümüz iletişim araştırmalarının kuramsal temelini oluşturmaktadır. Ortaçağ boyunca egemen olan dinsel-dogmacı felsefe ile düşünme engellenmiş, uzun bir bilimsel duraklama dönemi yaşanmıştır. On sekizinci yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan aydınlanma felsefesi ile bireyin aklına verilen önem yeniden bilimsel çalışmaların başlamasına zemin oluşturmuştur. Sanayi devrimi sürecinde daha çok üretim ve artı değer elde etme öncelikli hale gelmiştir. Bu da kitle üretimi ve emeğin daha çok sömürülmesine yol açmıştır. İletişimdeki egemen yaklaşımların kültürel temeli de bu dönemde atılmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında geliştirilen eleştirel yaklaşımlar daha çok akıl ve felsefe ayrışmasını eleştirmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasından yükselen postmodernizm ile imgeler, gerçekliğin parçalanması, simgesel hiyerarşilerin çökmesi ve popüler ürünlerin hızlı tüketimi gibi konular iletişim araştırmalarının yönünü değiştirmiştir.

Erken dönem iletişim çalışmaları, hitabet ya da söylev anlamındaki retorik başlığı altında değerlendirilebilir. M.Ö. 500’lü yıllarda sofist düşünürler ve Aristoteles tarafından insanları ikna etmek için dilin kullanımına ilişkin yapılan çalışmalar genellikle ilk iletişim araştırmaları olarak kabul edilmektedir. Retoriğin ethos, pathos ve logos boyutları iletişimin temel öğeleri olan kaynak, alıcı ve kanal gibi kavramların o dönemde çözümlendiğini göstermektedir. Ethos kaynağın güvenirliği ve karakterini, pathos hedef kitle açısından çekicilik ve erdemi, logos ise aklı ve mantığı temsil etmektedir.

On beşinci yüzyılda Gutenberg tarafından matbaanın bulunması, iletişim araştırmaları tarihindeki dönüm noktalarından birisidir. Ancak bu dönemde iletişimin gücünü elinde tutan ve kullanan kesim kilisedir. Rönesans ve Reform süreçleri sonrasında kilisenin katı denetimindeki bilgi kaynakları geniş kitlelere yayılabilmiştir. Sanayi toplumuna geçiş sonrasında kitlelerin kontrol edilmesinin gerekliliği iletişim araştırmalarına ideolojik bir yön vermiştir.

1900’lü yıllardaki ilk iletişim çalışmalarından birisi ABD’deki göçmenler üzerinde basının etkilerinin sosyologlar tarafından araştırılmasıdır. Propaganda, ikna ve kamuoyunun görüşlerinin yönlendirilmesi Birinci Dünya Savaşı ile birlikte önem kazanmıştır. Savaş sonrasındaki iletişim çalışmaları, savaşta yıpranmış askerlerin sağaltımına ve konuşma bozukluklarına odaklanmıştır. İkinci dünya savaşı döneminde medyanın gücünün ve etkisinin anlaşılmaya başlanması ile özellikle propaganda odaklı çalışmalar yapılmıştır. Savaş olasılığının güçlendiği dönemde Marshall tarafından düzenlenen ve savaş dönemindeki iletişim çalışmalarının yönünü belirleyen İletişim Semineri isimli etkinlikte propaganda çözümlemesi konu alınmıştır. Seminere katılan Lazarsfeld, Cantril ve Lasswell gibi araştırmacılar yaptıkları çalışmalarla iletişim alanının öncü isimleri olmuşlardır. Savaş döneminde de gerçekleştirilen seminerler sonucunda ilk grup raporu 1940 yılında çıkmıştır. Raporda “kim, kime, hangi kanalla, hangi etki için, neyi iletir?” şeklinde formüle edilen yaklaşım ortaya koyulmuştur. Çoğunlukla Lasswell’in Kuramı olarak bilinen bu yaklaşım, iletişimdeki doğrusal model olarak bilinen anlayışı ifade etmektedir. Bu bilinen ilk iletişim kuramıdır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında çoğunlukla sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji, gazetecilik ve siyaset bilimi alanlarında davranışçı geleneğin baskınlık gösterdiği etki araştırmaları olduğu görülmektedir. İletişim araştırmalarında önemli rolü olan Kullanımlar ve Doyumlar Yaklaşımı, 1940’larda gerçekleştirilen çalışmalara dayanmaktadır ve bu kapsamda pembe diziler ve yarışma programlarının etkileri incelenmiştir. 1940’larda yapılan iletişim çalışmalarının genelde nicel yöntemi benimsediği ve sonraki dönemlerde bu yaklaşımın sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Bu kuramlar, iletişimi bilgi alışverişine indirgeyen ve alıcıyı edilgen olarak kabul eden doğrusal yaklaşımları içinde barındırmaktadır. Shannon ve Weaver’in matematiksel iletişim kuramı, süreç yaklaşımının temelini oluşturmaktadır.

İkinci dünya savaşı döneminde medyanın etkileri konusunu araştıran çalışmalar ön plana çıkmıştır. Güçlü ve minimum etki tartışmaları iletişim araştırmalarını şekillendirmiştir. Lippman’ın Kamuoyu isimli kitabıyla ortaya konulan medyanın düşüncelerin şekillenmesindeki en güçlü araç olduğu tezi Lasswell’in hipodermik iğne kavramıyla pekiştirilmiştir. Hipodermik iğne, medyanın izleyiciler üzerinde kısa sürede çok güçlü etki yarattığı görüşünü anlatmaktadır. Sosyolog Lazarsfeld ise medyanın etkilerinin sınırlı olduğunu söyleyerek güçlü etki yaklaşımına karşı çıkmış ve minimum etki ya da iki aşamalı model yaklaşımını benimsemiştir. Özellikle 1940’larda oy verme davranışı üzerinde çalışan Lazarsfeld, medyanın davranışları pek etkilemediği, bireylerin içinde bulundukları grubun etkisinde daha çok kaldığı ve kanı önderlerinin tutum ve davranış değişiminde çok etkili olduğu sonuçlarını ortaya koymuştur.

Etki araştırmalarının ve nicel çalışmaların sürdüğü dönemde Eleştirel Kuram karşıt ve yeni bir paradigma olarak güçlenmeye başlamıştır. bir anlamda kapitalist sistemin eleştirisi niteliğinde olan bu yeni paradigma, Frankfurt Okulu’nun görüşlerine dayanmaktadır. Eleştirel kuramın iletişim çalışmaları açısından önemi bireyi edilgen gören, bireyin yabancılaştığı ve sahte bir bilincin yaratıldığı, bilimin halka değil sermaye sahiplerine hizmet ettiği geleneksel kuramın karşısında olmasıdır. Sonraki dönemlerde gelişen yapısalcılık, ekonomi politik ve kültürel çalışmalar da eleştirel yaklaşımın temel bileşenleri olmuştur. İlk olarak Benjamin, Adorno, Horkheimer ve C.S. Marcuse tarafından kültür endüstrilerinin köklü eleştirisiyle başlayan Frankfurt Okulu’ndaki çalışmalar sonraki dönemlerde Habermas, Löwenthal, H. Marcuse ve Kracauer’in yürüttüğü çalışmalarla devam etmiştir.

1950’lerde simgesel iletişim çalışmaları öne çıkmıştır. Margaret Mead öncülüğünde gelişen simge yaklaşımında bireylerin edilgen tepki gösterme yerine etkin oyuncular olduğu ve çevrelerindeki uyarıcıları algılama ve seçenekleri bilinçli seçme yoluyla anlamlandırdıkları savunulmaktadır.

Chicago Okulu, iletişim çalışmalarına eleştirel-kültürel yaklaşımıyla oldukça farklı bir yön vermiştir. Bu çalışmalarda araştırmacılar, iletişimi bilgi paylaşımı olmaktan çok anlam, dil ve düşüncenin gelişimi bağlamında incelemişler ve bireyin çevreyle etkileşiminde kültürel anlamların nasıl ve hangi yollarla yaratıldığına odaklanmışlardır.

1950’li yıllarda Barthes ve 1960’lardan sonra Strauss’un çalışmalarıyla önem kazanmış olan yapısalcı dilbilim ve göstergebilim sembollerin incelenmesine ve metin okumaya dayanmaktadır. Peirce ve Saussere’in gösterge üzerine çalışmaları ile iletişim araştırmaları salt dil üzerindeki odaklanma yerine kültürün de içine alındığı anlamlandırma sürecinin çözümlenmesini kapsamaya başlamıştır.

1950’li yıllarda iletişim araştırmaları ve geliştirilen kuramlar psikoloji ve sosyoloji ağırlıklıdır. Bu dönemde pozitivist deneysel yöntemler sıklıkla kullanılmıştır. 1950’li yıllar çok sayıda iletişim kuramı ve modelinin geliştirildiği bir dönem olmuştur. Bu dönemdeki iletişim araştırmalarına bakıldığında;

  • Festinger’in Bilişsel Uyum Kuramı, bireylerin tutumları, inançları, değerleri ve çevre arasında tutarlılık aradığını ve herhangi bir tutarsızlık olduğunda bunu azaltmaya yönelik bilişsel bir çabaya gireceğini savunmaktadır.
  • NewComb’un ABX Modeli, iletişim sürecinde öteki kişilerle etkileşimi dikkate almaktadır.
  • Westley ve McLean’ın Aracılanmış İletişim Modeli, büyük ölçüde sosyal psikoloji, denge ve yönelim kuramlarının sentezi niteliğindedir.
  • Riley ve Riley‘in İletişime Sosyolojik Bakış Modeli, iletişimin toplumsal ve kurumsal bir eylem oluğunu ve izleyicilerin toplumdan soyut atomize bireyler olarak sınıflandırılamayacağını savunmaktadır.
  • Gerbner’in Genel İletişim Modeli, kitle iletişim sürecini, algı ve seçim boyutlarını dikkate alarak açıklamayı amaçlamaktadır.
  • Innis’in 1950’li yılların başında ortaya attığı Medyatik Yayılma ve Kontrol tezi, teknoloji tarafından belirlenen bilgi tekellerinin toplumun denetimini yapacağını belirtmektedir.
  • Bartes anlamlandırma sürecindeki düz anlam ve yan anlam sınıflamasını yapmıştır. Mitler ve simgelerin anlamlandırmadaki yerinin ortaya konulmasıyla iletişim çalışmalarında göstergebilim yöntemi gelişmiştir.

1960’lı yıllara gelindiğinde iletişimcilerin çoğunun bireylerarası iletişim ve sözsüz iletişim gibi konulara yöneldikleri görülmektedir. Bu dönemde McLuhan tarafından geliştirilen yeni iletişim teknolojilerinin topluma ve bireyin algısına etkilerine yönelik çalışmaları iletişim alanını önemli ölçüde etkilemiştir. 1960’lar Amerikan üniversitelerinde genç bir bilim dalı olarak iletişim çalışmalarının başladığı ve iletişim alanının tanınıp, bağımsız bir disiplin olarak görülmeye başlandığı ilk dönemlerdir. Bu yıllar aynı zamanda pozitivist bunalımın yaşandığı dönemlerdir. Bu dönemde göstergebilimsel yöntemler ve uygulamalarına ilişkin çalışmalar artmaya başlamıştır. Çok sayıda iletişim araştırması yapılmasına karşın çalışmaların çoğu davranışçı kurama ve etki araştırmalarına dayanmıştır. Bu dönemde yapılan çalışmalara bakıldığında;

  • Hoggart tarafından dil ve kültürü incelemek amacıyla İngiliz Kültürel İncelemeler Yaklaşımı kurulmuştur.
  • Jakobson Modeli dilin işlevlerini çözümlemek amacıyla geliştirilmiştir.
  • Gerbner’in Yetiştirme Kuramı medya çalışmalarındaki kısa dönemli etki çalışmalarının yönünü televizyonun zaman içindeki gerçeklik algısını oluşturması gibi farklı bir yöne çevirmiştir. Özellikle televizyonun yavaş ama uzun dönemli etkilerine dikkat çekmektedir.
  • Maletzke sosyal psikolojik bakış açısıyla kitle iletişim araçlarını değerlendirmiştir.
  • Innis, teknolojik değişimin toplumsal değişimin kaynağı olduğuna ilişkin teknolojik belirlenimcilik anlayışını savunmuştur. McLuhan ise teknolojinin toplumu küresel köy haline getirdiğini, teknolojik araçların kendisinin ileti olduğunu, bu araçların insanın uzantısı olarak egemen değişim gücünü oluşturduğunu ileri sürmüştür.
  • Habermas Kamusallığın Yapısal Dönüşümü isimli kitabıyla bilim ve teknolojinin bireysel bilincin gelişimine olumsuz yönde etkide bulunduğunu ve toplumsal ilerlemenin ancak çarpıtılmamış iletişimle sağlanacağını belirtmektedir.
  • Seussure’in dil kuramını kültüre uyarlaması yapısalcı yaklaşımın gelişimindeki önemli adımlardan birisi olmuştur.

1970’li ve 1980’li yıllarda iletişim çalışmalarında bütünsel bir model oluşturma çabası görülmektedir. Bu yıllarda eleştirel kuram, yapısalcılık, ekonomi-politik, göstergebilim ve post yapısalcılık iletişim araştırmalarında yaygınlık kazanmıştır. Belirli sembol sistemleri yardımıyla anlamların oluşturulması ve paylaşılması yaklaşımı yaygınlaşmış kültür, güç ve öznellik iletişim bağlamında ele alınmıştır. Bu dönemde yapılan iletişim çalışmalarına bakıldığında;

  • Defleur Psikodinamik Modeli ile, kitle iletişim araçlarının etki yaratma sürecinde bireysel farklılıkların önemi üzerinde durmaktadır.
  • McComb ve Shaw’ın Gündem Belirleme Kuramları izleyicilerin kitle iletişim araçlarından yalnızca iletinin içeriğini değil iletiye vereceği önemi de öğrendiğini savunmaktadır.
  • Tichenor, Donohue ve Olien. Bilgi Açığı Kuramı’nda sosyoekonomik düzey gibi bazı farklılıklar nedeniyle gruplar arasında bilgiye ulaşma ve özümseme konusunda belirli bir açık oluşacağını savunmaktadır.
  • Rogers “Yeniliklerin Yayılması” isimli kitabında bilgi açıklarının eğitim dışında pek çok nedeni olabileceğine ve bilgi açıklarının davranış ya da tutumlarda da etkilerinin bulunabileceğine dikkat çekmiştir.
  • Gramci, hegemonya kavramıyla ideolojinin sürekli bir mücadele olduğunu ve çoğunluğun rızasının ikna yoluyla sürekli yeniden kazanılması gerektiğini öne sürmüştür.
  • Shiller “Amerikan İmparatorluğu ve Kitle İletişimi” isimli çalışmasında iletişimin ihraç edilen programlar aracılığıyla emperyalizmin yayılmasına hizmet ettiğini ortaya koymuştur.
  • Chomsky ve Herman da önerdikleri Medya Propoganda Modeli olarak bilinen kavramsallaştırmayla medyanın içinde bulunduğu toplumsal yapının çözümlemesi yapılmadan ve sahiplik-mülkiyet ilişkileri incelenmeden iletişim ve kültür endüstrilerinin tam olarak anlaşılamayacağı ileri sürülmektedir.

1990 sonrası dönemde Frankfurt Okulu’nun yaklaşımları büyük ölçüde terk edilmiştir. Bunun yerine post-eleştirel, post-emperyalist, post-Altusserci yaklaşımlar yaygınlık kazanmıştır. Nicel ve nitel araştırma yöntemlerinin iletişim çalışmalarında kullanılmaya devam ettiği bu dönemde farklı iletişim biçimlerinin siyaset-sanayi işbirliğini sürdüren yeni iletişim uygulamaları incelenmiştir. Konuşma ve retorik alanı da iyi bir konuşmacı ve iknacı olma yönünde devam etmiştir. Eleştirel medya çalışmaları daha çok yeni iletişim teknolojilerinin yayılması ve etkisi bağlamında yürütülmüştür. Bu bağlamda yorumlamacı ve etnografik araştırmalarda artış gözlenmektedir. Teknolojik devrimin yaşandığı bu dönemde sanal iletişim, ağ toplumu olma, etkileşimli kitle iletişimi, çok kültürlü iletişim örüntüleri, kültür endüstrisinin genişleyen boyutları, küreselleşme, yerel medya, çokortamlılık, yeni toplumsal hareketler bağlamında iletişim ve alternatif medya arayışları iletişim çalışmalarında odaklanılan güncel konulardır.

Türkiye’deki İletişim Araştırmalarının Tarihi

Gazeteler 17. yüzyıldan itibaren batı toplumlarında görülmeye ve yayılmaya başlamış fakat Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk gazete ancak 1795’ten sonra batı kaynaklı olarak çıkmıştır. İlk basın yasası ise 1865’te çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı ve hemen sonrasındaki bağımsızlık mücadelesinde iletişim alanındaki eksiklik önemli ölçüde hissedilmiş ve 1920 yılında cephede savaş sürerken Anadolu Ajansı kurulmuştur. İletişim araçlarının gelişimi bağlamında bakıldığında ilk radyo yayınlarının 1927 yılında başladığı ilk sinema filmlerinin de bu yıllarda yapılmaya başladığı görülmektedir. Televizyon ise 1968 yılında sınırlı olarak yayın yapmaya başlamıştır.

1950’lerde yabancıların Türkiye’de yaptıkları iletişim araştırmaları da önemlidir. Lerner’in öncülüğündeki Ankara Balgat Araştırması batının yayılma politikalarına yön vermiştir. Türkiye’de iletişim çalışmalarının gündeme gelmesi ve bilimsellik kazanması iletişim eğitiminin gelişmesiyle ilişkilidir. Türkiye’de ilk özel gazetecilik okulu 1948 yılında açılan İstanbul Özel Gazetecilik Okulu olarak bilinir. Bilimsel anlamda iletişim çalışmalarının gelişmesi, iletişim doktora tezleri ve bu bağlamda yapılan yeni çalışmalara bağlıdır. Türk iletişim araştırmaları açısından ilk çalışmalardan birisi Ahmet Emin Yalman’ın 1914 yılında ABD’de Columbia Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde yaptığı ve basındaki bilgilere dayalı olarak modern Türkiye’nin gelişimini inceleyen doktora tezidir. Diğer çalışmalara bakıldığında, Pertev Naili Boratav (1969) halkbilim araştırmaları yoluyla, masal, destan, türkü, halk fıkraları gibi sözlü/yazılı halk ürünleri çözümlemesiyle tarihsel dönüşümleri ve toplum ilişkilerini anlamlandırmayı amaçlamıştır. Nermin Abadan-Unat,1950’li ve 1960’lı yıllarda göç, kadın sorunları ve seçmen davranışları üzerinde çalışmıştır. Sabri Ülgener, iletişim ve ulaşım arasındaki bağlantıların netleştirilmesine katkıda bulunmuştur. Doğan Avcıoğlu’nun 1968-1980 yılları arasında yazdığı “Türkiye’nin Düzeni” isimli son derece kapsamlı kitabında geri kalmışlığın nedenlerini bulmaya yönelik sorgulamalar yapması ve bu kapsamda iletişim alanına ışık tutacak saptamalar yapması da oldukça önemlidir.


Yaz Okulu Sınavı
4 Eylül 2021 Cumartesi