Ekonominin Güncel Sorunları Dersi 3. Ünite Özet

Ekonomik Büyüme, Sürdürülebilir Büyüme ve Ekonomik Kalkınma

Gelişme, büyüme ve kalkınma kavramları

19. ve 20. yy.’lar insanın yüzyılı olmuştur. ‘İnsanın doğasının ne’liğine ilişkin tartışmalardan tutun, ‘ulusların gelişmesinin nasıl olması gerektiğine’ kadar pek çok kuram, tartışma, yönelim ve bakış bu iki yüzyılın temel konuları arasında yer almıştır. ‘Gelişmenin temeli olarak insanın özü’ tartışması yerini giderek ulusların kalkınması sorunsalına bırakmış; 1960’ların gözde konuları olan sömürgecilik ve azgelişmişlik karşıtlığı, 20. yüzyılın sonuna doğru “çeşitlilikle kalkınma” olarak dönüşmüştür

Gelişmenin nitelikleri, insani ve ekonomik gelişmenin nasıl olması gerektiğine ilişkin sosyolojik görüşleri, kuramları; düzen ve denge yanlıları olarak Durkheim’dan Weber’e, çatışma ve devrim yanlısı olarak da Marx’a kadar izlemek mümkündür.

19. yy. kuramlarında gelişme kuramlarının temelleri: K. Marx’a karşı E. Durkheim ve M. Weber

Emile Durkheim (1858-1917), toplumların evrimsel değişmelerini uzun dönemli dönüşümleri ile ilgili olarak ‘dayanışma ve iş bölümü’ kavramlarını ortaya atmıştır. Ona göre, evrimleşme arttıkça toplumlarda dayanışmanın farklı biçimleri işlemeye başlayacak, bu da iş bölümünü yoğunlaştıracaktır. Durkheim, bütün bir sosyal yapının dönüşümüne bakarken iş bölümünün ve tekniğin gelişmesinin bu yapıyı nasıl dönüştürdüğünü ele alır. Durkheim gibi toplumun bütünsel dönüşümlerini inceleyerek farklılaşmanın dinamiklerini ve çekici gücünü araştıran bir diğer sosyolog da Max Weber’dir (1864- 1920). Weber; rasyonel aşamanın ekonomideki eş güdümü olan kapitalizmin İngiltere’de nasıl geliştiğine bakar. Ona göre, kapitalizmi doğuran tek neden sosyal sınıflar arasındaki ilişki değildir. 16. ve 17. yüzyıl Avrupa’sında kapitalizmin ortaya çıkışı maddi koşullara ek olarak bir değer ve tutumlar dizisinin de etkisinde olmuştur. Weber, sosyolojinin insan davranışlarıyla ilgili olarak doğa bilimlerininkine benzer genel geçer yasalara ulaşamayacağını, ileri sürer. Yani Weber’in sosyolojisi, bir yandan evrimci pozitivizme, diğer yandan Marxizm’e tepki olarak ortaya çıkmıştır. Durkheim ve Weber, değişme ve gelişmenin temeline akıl, rasyonalite gibi düşünsel ilerlemeyi koyar ve toplumların dengeli bir biçimde gelişmelerinin ana hatların ‘düşüncenin, zihniyet kalıplarının değişmesi yoluyla değiştirilen ekonomi’ ile tarif ederler. Karl Marx ise İngiliz toplumunun neden çürümekte olduğunu “Yoksulluğu azaltmadan zenginliği arttıran ve suç işleme bakımından, sayılardan daha hızlı artış gösteren bir toplumsal sistemin özünde çürümüş bir şeylerin olması gerekir” sözleriyle açıklar. Böylece Marx bir yandan toplum içi, sistem içi gelişmeyi, çatışmalardan doğan ve çatışma ile ilerleyecek bir yapı olarak görürken bir yandan da evrenin gelişmesinin beş ana aşamasını açıklar: 1. ilkel komünal toplum, 2. köleci toplum, 3. feodal toplum, 4. kapitalist toplum ve 5. komünist toplum. Özetle, toplumların nasıl gelişmekte olduklarına ilişkin iki farklı görüş, iki bakış açısı vardır: Toplumların düzenliliklerini, sürekliliklerini ve dengelerini temele alan yaklaşımlar (M. Weber ve E. Durkheim) ile toplumların çatışma odaklarını temele alan ve gelişmenin çatışmacı yaklaşımını ilerlemenin odağına koyanlar (K. Marx). Bu üç sosyoloğun, yapısal açıklamalarla gelişmeyi açıklama çabaları, 1950’leri izleyen yıllarda modernleşmeci yaklaşımların çeşitli açılardan temelini oluşturmaktadır

Modernliğin tanımları: Gelişme kuramları olarak işlevselciler ve yapısalcılar

T. Asad’ın adlandırmasıyla ‘Sömürgeciliğin keşif kolu” görevini yapan Antropoloji, ‘uygar’ın tanımını Kıta Avrupa’sındaki toplumlara göre sınıflayarak, ‘ilkel’i anlamaya çalışıyordu. Buna göre, bu ilkeller, medeni değillerdi. Ayrıca; giysi, davranış, alışveriş, para ekonomisi, aile ve evlilik ilişkileri gibi beşerî kalıpların yanı sıra; birikim, çalışma, iş gibi iktisadi kalıpları da ya bilmiyorlardı ya da uygulamaktan acizdiler. Antropologlar ve coğrafyacıların medeniyetin kalıplarına dair temel gördükleri ögeleri sabitleme anlayışları, şimdiki modernizm anlayışının temelini de oluşturmuştur. Bu görüş, başlangıçta bilimsel bir karşılaştırma amacını taşımakta iken, öte yandan sömürgeci Kıta Avrupa’sı ülkelerinin bu yeni sömürgelerin birikimlerin, değerlerini, düşünce kalıplarını öğrenerek sömürü zinciri içine girmesini de kolaylaştırdı. Böylece, gelişme/kalkınma için yeni bir kalıp, yeni bir ölçüm aracı belirmekteydi: Modernizm. 1950-1970 arasında oluşturulan kavramlar (kır/kent dengeleri, tarım ve sanayideki ilerlemeler, sanayi kullanım endeksleri, nüfus dinamikleri ve nüfusun sosyal ve ekonomik ilerlemesi vb.) modernizmi belirlemiştir.

BM’in sosyal ölçütler olarak kullandığı ölçütler, sağlık göstergeleri, eğitim göstergeleri, kültür göstergeleri ve kültür göstergeleriydi. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllar, yeni bağımsızlığına kavuşan ülkelerin ekonomilerini ve beşerî ilişkilerini, kalkınma kuramlarının gözdesi hâline getirdiler. Bu dönemde iki temel yaklaşımdan söz edilebilir:

  • Modernist yaklaşımın temelini oluşturan İşlevsellik ve Gelişme Kuramı
  • Karşısında yer alarak Marx’ın kuramını izleyen Bağımlılık Okulu ve bu kuramların çeşitli eleştirileri.

İşlevselcilik ve gelişme okulu: Kalkınma ekonomisinin modern öncüleri olarak Rosenstein, Rodan, Chenery, Hirshman, Leibenstein, Lewis, Myrdal, Nurkse, Rostow, Scitovsky, Streeten ve sonrasında neoklasik kalkınma kuramcıları olarak Bhagwati ve Krueger ekonomik gelişmeyi büyümeye endeksleyen bir anlayışı birlikte yürüttüler. Modern kalkınma kuramcıları uzun verimli ekonomik gelişmeyi düz evrimsel bir çizgi olarak tasarlamışlardır. Geleneksel iktisadi kalkınma kuramlarını izleyen modernleşmeci ve işlevselci kuramların en önemli vurgusu, kalkınmanın planlı ve ulusal bir ölçekte yapılması gereğidir.

Wilbert E. Moore, modernleşmeyi “geleneksel ya da geri kalmış ülkelerin, ileri teknoloji düzeyine erişmiş ulusal birimlerin ekonomik ve diğer yapısal özelliklerini edinme doğrultusunda geçirdikleri çağdaş dönüşümler” olarak tanımlamaktadır. Dünya Bankası’nın 2010 yılı itibarıyla dünya ülkelerinin gelir düzeyini temel alarak yaptığı gruplandırma şöyledir:

  • Düşük gelirli ülkeler
  • Orta gelirli ülkeler
  • Yüksek gelirli ülkeler

Türkiye, 2010 yılı Dünya Bankası Dünya Kalkınma Göstergeleri gelir sınıflandırmaları içerisinde düşük orta gelirli ülkeler arasında yer almaktadır

Marx’ın izinden yeni gelişme kuramları: Ecla Okulu, Bağımlılık Okulu ve eleştiriler

ECLA Okulu, Latin Amerika’nın azgelişmişliğin nedenlerini dünya ticaret sistemindeki eşitsiz ve hakça olmayan değişimde bulmuştur. Bağımlılık Okulu ise (özellikle de Andre Gunder Frank ve izleyicileri) çevre formasyonların geri kalmışlığının, “çarpık” ve “deforme olmuş” ekonomik gelişmelerinin ana nedeni olarak kapitalizmi görmüştür.

Bağımlılık Okulu’na yöneltilen eleştiriler: “Bağımlılık” ve “gelişme” olgularının birbirlerini dışlamadığını savunanların başında Brezilyalı araştırmacı H.Cardoso gelir. Cardoso, dünyanın ekonomik ve politik yapısında ortaya çıkan önemli değişikliklerin, emperyalist ülkelerle bağımlı ülkeler arasındaki ilişkileri derinden etkilediğini, sermaye birikiminin ve yayılmacılığın günümüzde aldığı biçimlerin klasik emperyalizm kuramı ile açıklanmasının güçleştiğini ileri sürmektedir. Yazarın bağımlılık okuluyla ilgili eleştiriler çerçevesinde iki temel saptaması vardır: (a) artık tek bir emperyalist merkez yoktur, çıkarları çelişik çok merkezli bir yapı gerçeklere daha uygun düşmektedir; (b) Frank’ın “azgelişmişliğin gelişmesi” tezi, çevre formasyonlarda yapısal bir dinamizmin yokluğunu savunarak önemli bir yanlış yapmaktadır.

Warren (1973) çeşitli ekonomik göstergelere dayanarak İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde çevre ülkelerde başarılı bir kapitalist ekonomik gelişme sağlandığını ve bu ülkelerde kapitalist sanayileşme yolunda önemli adımlar atıldığını ileri sürmektedir. Evans (1979), çevre yapılarda yaşanan bu gelişme evresine “emperyalizmin ikinci aşaması” ya da “düşük sanayileşme” demektedir.

Bağımlık Okulu’na yöneltilen bu eleştirileri temel olarak üç noktada toplamak mümkündür: Bağımlılık Okulu, evrimci olmakla suçladığı Modernleşme Okulu ile birlikte yine aynı nedenle eleştirilmektedir. Modernleşmeciler, “geleneksel-modern” ayrımını veri alarak yola çıkmışlardır. Her iki yaklaşım da benzer biçimde çevre yapılardaki 16. yüzyıldan bu yana kapitalist üretim tarzının başat olduğu saptamasını yaptıktan sonra, bu yapılardaki üretim ilişkilerinin son 40 yıllık sürede nasıl bir evrim gösterdiğine ilişkin hiçbir açıklama getirmemişlerdir. Ayrıca Modernleşme Kuramlarını, salt içsel faktörleri ele almakla eleştiren Bağımlılık Okulu, bu durağanlık sürecinde salt dışsal faktörleri dikkate alarak; çevre ülkelerde yaşanmakta olan ve merkezin etkilerinden yarı bağımsız gerçekleştirilebilen gelişmeleri de görmezden gelmiştir.

Modernite ve post modernite: Kalkınmanın ekonomiye terki ve gelişmenin siyasetle özdeşleşmesi

1970’lerde özellikle kalkınmanın makro boyutlarının genellenebilmesi üzerine odaklanan tartışmalar, kapitalizmin yeni krizleriyle birlikte gözden geçirilmeye başlandı. Ancak kolonyalizm ve kalkınma ile tanımlanmış modernize şiddet, şiddetin kendinde bir kaynağıdır. “19. yüzyıldaki uygarlaşma isteğinden bugüne şiddet, temsil aracılığıyla doğrulmuştur” eleştirisini yükseltmektedir. Bu tartışmalara en önemli eleştiriyi getirenlerden birisi Galbraith’dir. Ona göre yoksulluğun üç farklı kategorisi vardır:

  • Sahra-altı çalışmaları yoksulluğu açıklamada en önemli göstergelerden birisi olması gereken eğitimin yoksunluğu ve kültürel zemini açıkça göz ardı etmektedir.
  • Latin Amerika modellemeleri açıkça görüleceği gibi sadece Latin Amerika’ya ait tezlerdir. Galbraight, burada tarımsal mülkün ne kadar önemli olduğuna dikkati çekerek ‘yasal olarak kayıtlı olmasa dahi, bu mülkün önemli bir birikim yarattığına’ işaret eder.
  • Güney Asya’nın çok övülen modelleri ise yoksulluğu artırmada yüksek doğurganlık ve doğum oranlarının, gelirin eşitsiz dağılımı ve birikimden yeterli pay almayı nasıl beslediğini görmezden gelen modellemelerdir.

1980’lere gelindiğinde Dünya Bankası bir dizi ülkede gerçekleştirilen denetimlerle Yeni Yapısal Uyum Politikalarının temel kavramları egemen olmaya başladı. 1980 sonrasında ortaya çıkan neoliberal dönüşüm sonrası ‘yoksul olanın, yoksulluğundan kendisinin sorumlu olduğuna’ ve ‘bütünün uyumunu bozmak pahasına yoksulun desteklenmesinin optimum dengeleri bozacağına’ işaret eden; yeni sağ (neo-liberal) anlayış temelli ancak saf liberal de olamayacak kadar tutucu bir ahlak (moral) anlayışı uygulamaya koyan politikalar yürürlüğe konulmaya başlanmıştır.

Dünya Bankası’nın yeni kalkınma gündemi: Neo liberal açıklamalarla yoksulluk ve yoksunluk analizleri

1980 döneminin Yapısal Uyum Politikaları, kalkınmakta olan ülkelerin ekonomilerinin ucuz iş gücü, geleneksel kirletici teknolojinin aktarımı vb. yollarla da küresel ekonomiye eklenebilmelerini sağlıyordu. 1980’lerin politikaları, esas olarak iki yeni kategorinin ölçüm kapsamına girebilmesini de sağladılar: Yeni yoksulluk ve yoksunluk kavramları.

Tam bu dönemlerde, çeşitli tüketim kalıplarına ve yaşam kalitesi sunan hizmetlere ulaşma yetersizliğini adlandıran bir başka yoksulluk sınıflaması da betimlenmeye başladı: Mutlak Yoksulluk ve Göreli Yoksulluk kavramları. Mutlak yoksulluk, BM normları ile günde 1$ altında kazanan kişilerin yoksulluk durumları için ölçüt olarak kabul edilirken; göreli yoksulluk kavramı, tüketim olanaklarından yoksunluk (deprivity), kentsel mal ve hizmetlerden yoksunluk olarak tanımlanmaktadır.

1990’lara gelindiğinde ise DB, protestoları iyice yükselen bu yoksulluk için yeni bir kavram dizisi ve yeni politikalar üretti: Yoksullukla Mücadele ve İyi Yönetişim. Bu yeni politikaların temelinde yeni sağın vazgeçilmezi olarak girişimciler yer almaktaydı ve bu lider ruhlu olanların desteklenmesi için de ulusal sivil örgütlerden ziyade uluslararası sivil örgütlerin güvendikleri bazı yerel sivil örgütlerle yürütülecek destek programları çizilmişti. Bu dönemde Türkiye ve özellikle geri kalmış bölgelere yönelik politikaların, uluslararası destekler alabilmiş sivil örgütlenmeler ile yürütüldüğü bir döneme girdi. Dünya Bankası, “Kaynaklara Erişme Güçlüğü” olarak tanımladığı yoksunluk tarifleri belirlemiştir. Bunlara bakıldığında, özellikle bilinç yokluğunun hemen hemen her konuda ana etken olduğu görülmektedir (S:66, Tablo:3.1).

Öte yandan BM programları hızlı kitleselleşen ve son liberal uygulamalarla sınırları belirsizleşen yeni yoksulluk durumları için yeni kavramlar üretmeye çalışmaktadır. BM normlarının öncelikli grupları, küreselleşmeden en fazla zarar görenler ve en alta düşürülenler, yani işsizler, kadınlar, çocuklar, topraksızlar vb.dir.

İnsani Gelişme Endeksi (İGE-HDI) ve Toplumsal Cinsiyet Ölçümleri (GDI VE GII): İnsanı Gelişme Endeksi (İGE), bir ülkenin ortalama kazanımlarını insani gelişmenin üç temel alanında ölçen özet bir karma endekstir: Sağlık, bilgi ve gelir. HDI (İGE) içine 2010 yılına kadar Toplumsal Cinsiyet İlişkili İndeks (Gender Related Developmant Index - GDI) ölçütü dahil edilmiş; 2010 yılından itibaren, toplumsal cinsiyet eşitsizliği (Gender Inequality Index (GII) ölçütleri de İGE ölçütlerine ek olarak dikkate alınmaya başlamıştır. Endeks değeri hesaplanırken başlıca üç ölçüt esas alınmaktadır: işgücü piyasası, yetkilendirme, üretken sağlığı.

Yapısal uyum politikalarından küreselleşme sorunsalına

1980’lerin popüler söylemi “post modernite” idi, 1990’lar küreselleşmenin altın yılları oldu. Küreselleşme teorileri, küresel düzlemde giderek artan değişmelere dikkat çekerken, aslında uluslararası etkileşimdeki artış ve etkileşim teknolojilerindeki değişmeler gibi konulara odaklanarak gerçek formları da gözden kaçırmaktadırlar. Yeni uluslararası iş bölümü, emeğin ucuz olduğu ve kitlesel üretimin yapıldığı noktaları özel sömürü bölgesi seçmekte ve buralara yönelmektedir. Tüm bu ekonomik yapılanma ile beraber küreselleşme teorileri, aslında tüm insanlığa “tek dünya”-”tek çözüm”-”tek yol” alternatifini sunmaya devam etmektedirler. Oysa dünya ekonomisi bir yandan da hızla kendi yeniden yapılanma ağlarını oluşturmaktadır.

Bu yeni yapı; küresel sermaye, Sklair’in de belirttiği gibi eski küresel ekonomiden farklıdır. Merkez ve çevre ülke ilişkisi, ekonomik değişkenler ve gelir dağılımı üzerinde önemli etkilere sahiptir. Bu durum, Merkez ile çevre arasındaki akışı tersine çeviren değil, iddia edildiğinin aksine arttıran ve katlayan bir yeni durumdur. Castells de yeni düzenin bir kârlılık düzeni olduğunda ısrar eder ve “Kârlılık ve rekabet gücü teknolojik yaratıcılık ve verimlilik artışının gerçek belirleyicileridir” der.

Global sistem teorileri, devlet araçları ve aktörleri ile pek ilişkisi olması gerekmeyen, devletlerarası bağlantıların pratikleri olan ulusaşırı uygulamalar üzerinde durur. Analitik olarak üç ana nokta üzerinde durdukları söylenebilir: Ekonomik, politik ve kültür/ideolojik.

Hirst ve Thompson’un küreselleşme konusuna temel eleştiri noktaları; küresel düzlemde rekabetçi güçlerin bugünün küresel ilişkilerinde yeni bir gelişme sunduğuna ve durdurulamaz olduklarına ilişkin iddiayı destekleyecek yeterli bulgunun olmamasıdır. Son dönem “Küresel Marksistlerinin”, iş gücünün küresel entegrasyonu ile finansın küresel entegrasyonunun birbirine karıştırıldığını görüyoruz. Dünyada ulusaşırı finans kapitalin hızla Japonya/ABD ve AB etrafında palazlandığını ve işgallerini böylece çeşitli araçlarla (IMF ve DB gibi) gerçekleştirdiğine ilişkin açıklamalar, günümüzde geçerliğini yitirmiş değildir. Bunlardan çıkarılacak ilk ders: “Dünya ekonomisiyle bütünleşerek, kalkınmanın sağlanamayacağının anlaşılmasıdır.”

ABD, AGÜ’lerdeki işçi hareketlerinin ancak ‘sarı’ türünden sendikal haklar aracılığıyla bastırılabileceğinin ve bu organizasyonel yapının ‘kozmetik’ olarak, gerçek işçi örgütlenmelerinin engellemesinde kullanılacağının gayet iyi farkındadır. Öte yandan Güney Ülkelerdeki ucuz ve verimsiz emeğin de merkeze akmasını önlemenin tek yolu “Olduğun yerde doy” politikasının uygulamaya konmasıdır. Ancak tüm bunlar bize, küresel sermayenin, yine de canla başla “ram etme” “söylem hazırlama” ve “pazarını genişletme” uğraşısını gözden geçirme şansını veriyor.