Türk Anayasa Hukuku Dersi 2. Ünite Özet

Devletin Temel Nitelikleri

Cumhuriyetçilik

Anayasa’mızın “devletin şeklî” başlığını taşıyan 1’inci maddesine göre, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Hukukî açıdan cumhuriyet kavramı iki anlamda kullanılabilmektedir: Dar anlamda cumhuriyet ve geniş anlamda cumhuriyet. Dar anlamda cumhuriyet: Dar anlamda cumhuriyet, hukuki olarak monarşi olmayan devlet anlamına gelir. Geniş anlamda cumhuriyet, sadece monarşinin tersi değil, demokrasi ile özdeş, eş anlamlı bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda cumhuriyet, egemenliğin halka ait olduğu ve yöneticilerin dönemsel olarak seçimle belirlendiği rejimi ifade eder. Anayasa’mızda “Cumhuriyet” kavramının hukuki açıdan “dar anlamda” kullanılmıştır.

Başlangıçta Yer Alan İlkeler

Anayasaların yapılış sebepleri ile dayandıkları temel felsefeyi açıklayan ve genellikle edebî bir üslupla yazılan başlangıç bölümleri, belki de her anayasanın “en ulusal ve en özel” yönünü vurgulayan kısmıdır. Başlangıçlar, kural olarak anayasanın diğer hükümleri gibi uygulanabilir hukuk normları içermezler. Bununla birlikte, 1982 Anayasası’nın 2’nci maddesi, 1961 Anayasası’nda (m.2) olduğu gibi “başlangıçta belirtilen temel ilkeler”e atıfta bulunmuştur. Yine her iki Anayasanın da başlangıç kısımlarını Anayasa metnine dahil ettiklerini görüyoruz. Ancak böyle bir hâlde dahi, “başlangıç bölümlerinin hukuki değeri, daha çok, pozitif anayasa normlarının yorumlanmasına” katkıda bulunmakla sınırlı olmalıdır. Öte yandan, başlangıçta yer alan ve Anayasaya uygunluk denetiminde “ölçü norm” olarak kullanılabilecek ilkeler (örneğin, laiklik, Atatürk milliyetçiliği, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, temel hak ve hürriyetler gibi) zaten Anayasanın 2’nci maddesinde ve diğer bazı maddelerinde düzenlenmiş durumdadır. Başlangıçta belirtilen “Atatürk ilke ve inkılapları”nın kapsamında bulunan Cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri de yine Anayasanın bazı maddelerinde düzenlenmiş olduğundan devletin temel nitelikleri arasında yer alırlar. Başlangıçta yer alan somutlaştırılmamış bir takım ilke ve açıklamaların pozitif hukuk normları gibi uygulanmaları ise oldukça güçtür. Bu nedenle mahkemelerin bu tür hükümleri sadece bir yorum aracı olarak kullanmaları gerekir.

Üniter Devlet

Türkiye Cumhuriyeti, üniter bir devlettir. Çünkü, federal devletlerin aksine Türkiye Devletinin tek bir anayasası, federal nitelikte olmayan bir yasama organı, yürütme organı ve yargı organları vardır ve bu organlar ulusal düzeyde yetkilerini icra ederler. Her ne kadar Anayasa’da açıkça devletin “üniter” olduğu belirtilmemişse de, Anayasa’nın bütününden ve devletin yapısından bu sonucu çıkarmak mümkündür. Esasen federal ülkelerin bu özelliği o ülkelerin anayasalarında açıkça belirtilir ve yetki paylaşımı da anayasa ile düzenlenir. Üniter devletlerin anayasalarında ise genellikle devletin üniter olduğu belirtilmez, ama bu nitelik anayasanın düzenlemelerinden anlaşılır. Anayasa’nın 3’üncü maddesinde yer alan, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bir bütündür” ifadesi ise “üniter devlet” biçiminin kabul edildiğini değil, Mustafa Erdoğan’ın haklı olarak belirttiği gibi, devletin ve ülkenin bölünemeyeceğini açıklamaktadır ki, esasen bu yasak federal devletler için de geçerlidir

Yerel yönetim uygulaması ise federal sisteme özgü bir kurum olmayıp, devletin üniter niteliğini etkilemez. Üniter devletin karşılığı federal devlet, merkezden yönetimin karşılığı ise yerel yönetim ilkesidir. Başka bir ifadeyle üniter devlet, yerel yönetim ilkesini reddetmez. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren üniter devlet şekliyle birlikte, yerel yönetim ilkesini de benimsemiş ve korumuştur. Yerinden yönetim ilkesi Türkiye’de Anayasal düzeyde ilk defa 1921 Anayasası’nda yer almıştır. Yerel yönetimlerin yetkileri 1980’li yıllarda ve daha sonra özellikle 2005 yılında yapılan düzenlemelerle önemli ölçüde artırılmıştır.

Ülkenin bölünmez bütünlüğü: Anayasa’nın 3’üncü maddesindeki “ülkenin bölünmez bütünlüğü” kuralı, ülke topraklarının hiçbir şekilde parçalanamayacağını ve devredilemeyeceğini ifade eder. Buna göre, ülkenin bir parçası yabancı bir devlete verilemez. Devlet, ülkeyi oluşturan toprakları terk etme veya başkalarına devretme yetkisine sahip değildir. Ülkeyi oluşturan toprakların (bölgelerin, illerin) devletten ayrılma hakları yoktur. Ülke toprakları parçalanarak üzerinde birden fazla devlet kurulamaz. Son olarak ülkenin bütünüyle bir başka devletin ülkesi hâline getirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle devlet, ülkenin bütününün ya da bir parçasının işgalini kabul edemez ve başka bir devlete katılma kararı da veremez.

Milletin bölünmez bütünlüğü: Anayasası’nın 3’üncü maddesindeki “milletin bölünmez bütünlüğü” kuralı ise milleti oluşturan insanların, din, dil, etnik köken vb. bakımlardan ayrım yapılmaksızın aynı egemenliğe tâbi olduğu anlamına gelir. Buna göre, milleti oluşturan insanlar, yani bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları aynı haklara sahiptirler ve aynı yükümlülüklere tâbidirler. Devlet yönetimine katılma bakımından vatandaşlar arasında din, dil ve etnik köken ayrımı yapılamaz; bazı insanlara veya gruplara yönetimde ayrıcalık tanınamaz ya da bazı insanlar veya gruplar yönetime katılmaktan men edilemez.

Atatürk Milliyetçiliğine Bağlı Devlet

Atatürk, millet kavramını şöyle tanımlamıştır: “Bir harstan (kültürden) olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir.” Atatürk’ün daha geniş bir millet tanımı ise şöyledir: “(a) Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan; (b) Beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan; (c) Ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden meydana gelen cemiyete millet namı verilir”

Doktrinde genellikle, Atatürk’ün ifadelerinden ve Anayasa’nın sözü edilen hükümlerinden hareketle Atatürk’ün ve dolayısıyla Anayasa’nın benimsediği milliyetçilik anlayışının, “ırk, dil ve din gibi objektif benzerliklere değil; kader, kıvanç ve tasa ortaklığına ve birlikte yaşama arzusuna dayanan subjektif milliyetçilik anlayışı” olduğu ve “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” (AY.m.66) hükmünün de buna dayandığı kabul edilmektedir.

Lâik Devlet

Anayasa Cumhuriyetin nitelikleri arasında laikliği de saymaktadır (m.2). Lâikliğin, din hürriyeti ve din ve devlet işlerinin ayrılığı şeklinde iki temel unsuru bulunmaktadır.

Din Hürriyeti

Din hürriyeti, inanç ve ibadet hürriyetinden oluşur. İnanç hürriyetinin muhtevasında ise birincisi, herkesin dilediği inanç ve kanaate sahip olabilmesi şeklinde olumlu, ikincisi de dilerse hiçbir inanca sahip olmama şeklinde olumsuz, birbirinden farklı ve birbirini tamamlayan iki yön bulunmaktadır. Anayasa’ya göre de “herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” (m.24/1). İnanç hürriyetinin kabul edildiği bir sistemde, “kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz” (AY.m.24/3). Anayasa’nın bu hükmü, inanç hürriyetini yukarıda açıkladığımız anlamda bütünüyle güvence altına almaktadır.

Anayasa, kural olarak ibadet hürriyetini kabul etmekle birlikte, buna bazı sınırlar getirmiştir. Bu hususu düzenleyen Anayasa’nın 24’üncü maddesinin birinci fıkrasına göre, “14’üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir.” Anayasa’nın ibadet hürriyetini 14’üncü maddedeki hükümlerle sınırlaması belirsizliklere yol açabileceğinden yerinde bir düzenleme değildir. İnanç hürriyeti mutlak anlamda sınırsız olmakla birlikte, ibadet hürriyetine bazı sınırlar getirilebilmektedir. Kural olarak başkalarına zarar vermeyen dinî ibadet ve uygulamalar serbesttir. Başkalarına zarar veren ibadetler ise sınırlanabilir. İbadet hürriyetinin sınırlarıyla ilgili olarak konuyu bazı örneklerle somutlaştırmak mümkündür: Örneğin, “Tanrılarını hoşnut etmek için her yıl bir genç kızın kurban edilmesini” öngören bir dine mensup olan insanların bu uygulamalarının yasaklanması, devletin dine müdahalesi sayılmaz. Çünkü insan kurban etmek, en temel insan hakkı olan yaşam hakkını ortadan kaldırmaktadır.

Din ve Devlet İşlerinin Ayrılığı

Lâikliğin ikinci ana unsuru olan din ve devlet işlerinin ayrılığı, din kurumlarının devlet fonksiyonlarını, devlet kurumlarının da dinî fonksiyonları ifa edemeyeceği ve din kurumları ile devlet kurumlarının birbirinden ayrı olduğu anlamına gelir. Başka bir ifadeyle laik devlette, “dine bağlı devlet” ve “devlete bağlı din” uygulaması kabul edilmez Din ve devlet kurumlarının ayrılığını öngören bir sistemde, dinî fonksiyonların yönetimi ve yürütülmesi her dinin kendi mensuplarına, yani cemaatlere bırakılır. Buna karşılık bu cemaatler de devlet yönetimine katılmazlar. Ancak Anayasa dinî bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığını bir devlet kurumu olarak öngörmüştür. Lâik bir sistemde, devletin resmî dini bulunmaz ve devlet bütün dinlerin mensuplarına eşit davranır. Lâik devletin siyasi ve hukuki düzeninin herhangi bir dinin kurallarına dayanması zorunlu değildir. Buna karşılık birtakım kuralların dinî inanç ve değerlere uygun olması söz konusu olabilir. Bu durum, yönetimin, dinî kurallara uygun hareket etme zorunluluğundan değil, onların rasyonel tercihlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Öte yandan, hukuk sadece aklın ürünü olmayıp, beşeri tecrübenin de bir ürünüdür. Dinler de bu tecrübenin bir parçasını oluşturduğundan hukuku dini unsur ve etkilerden tamamen soyutlamak mümkün değildir Anayasa Mahkemesinin laiklik ilkesiyle ilgili çok sayıda kararı vardır. Kuruluşundan 2012 yılına kadar geçen zaman diliminde Anayasa Mahkemesinin genel olarak benimsediği laiklik anlayışı oldukça katı ve ideolojiktir. Anayasa Mahkemesi, 6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un bazı hükümlerinin iptal istemini reddettiği 2012 tarihli kararıyla yerleşik laiklik içtihadını kökten değiştirmiş ve kararın gerekçesinde belirtildiği üzere “özgürlükçü laiklik” yorumunu benimsemiştir. Mahkemenin bu kararına göre, “Laiklik, devletin din ve inançlar karşısında tarafsızlığını sağlayan, devletin din ve inançlar karşısındaki hukuki konumunu, görev ve yetkileri ile sınırlarını belirleyen anayasal bir ilkedir. Laik devlet, resmî bir dine sahip olmayan, din ve inançlar karşısında eşit mesafede duran, bireylerin dinî inançlarını barış içerisinde serbestçe öğrenebilecekleri ve yaşayabilecekleri bir hukuki düzeni tesis eden, din ve vicdan hürriyetini güvence altına alan devlettir.”

Demokratik Devlet

Anayasa’nın 2’nci maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlettir. Yine Anayasa’nın 6’ncı maddesinde yer alan “egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” hükmü de demokratik devleti öngören bir ilkedir.

Demokrasinin temel kurumları özgür ve düzenli seçimler, siyasi çoğulculuk ve yarışma (çok-partili siyasal hayat), insan hakları (temel hak ve hürriyetler), çoğunluk yönetimi ve azınlık hakları ile seçilmişlerin üstünlüğüdür.

  1. Özgür ve düzenli seçimler: Demokrasilerde, etkin siyasi görevlere gelecek yöneticiler ve siyasi karar organları, 4-5 yıllık aralıklarla tekrarlanan seçimlerle belirlenmektedir. Seçimler serbest, genel, eşit, gizli oy ve açık sayım ilkelerine göre yapılmaktadır.
  2. Siyasi çoğulculuk ve yarışma (çok-partili siyasal hayat): Siyasi çoğulculuk, farklı dünya görüşlerine, programlara ve çıkarlara sahip olan kişi ve grupların varlığına saygı gösterilmesi ve bunların serbestçe örgütlenip siyasi iktidar yarışına katılabilmeleri anlamına gelir. Demokrasilerde bu anlamda bir siyasi çoğulculuk, yani yarışmacı bir siyaset ve çok-partili siyasal hayat vardır. İktidar yarışması, serbestçe örgütlenen siyasi partiler arasında eşit şartlarda cereyan eder. Seçimlerde propaganda hürriyeti tanınmış ve güvence altına alınmıştır.
  3. Temel hak ve hürriyetler: Demokrasilerde temel hak ve hürriyetler tanınmış ve güvence altına alınmıştır. Halkın yönetimi anlamına gelen demokrasinin işleyişi bakımından bireysel ve siyasi hürriyetlerin ayrı bir önemi vardır. Demokrasilerde, devlet iktidarı bireysel hürriyetlerle sınırlanmış ve siyasi hürriyetlerle denetim altına alınmıştır.
  4. Çoğunluk yönetimi ve azınlık hakları: Demokraside oy birliğini sağlamak çoğu zaman imkânsız olduğundan, çoğunluğun yönetme hakkı esastır. Ancak bu çoğunluk kararlarının her zaman doğru olduğu anlamına gelmez. Çoğunluk ilkesi, demokratik süreçlerin işlemesini sağlar ve çoğunluk seçimlerle ortaya çıkar. Çoğunluk zamanla değişebilir. Bunun için, demokratik sistemde siyasi azınlığın barışçı bir şekilde çoğunluğa dönüşmesine imkân verecek şekilde ifade, örgütlenme ve siyasi hürriyetlerin güvence altında olması zorunludur. Öte yandan, demokrasilerde etnik, dinsel ve kültürel azınlıkların da siyasal temsilini sağlayacak mekanizmalara yer verilmektedir.
  5. Seçilmişlerin üstünlüğü: Demokratik sistemde toplumu ilgilendiren temel siyasal kararları alma yetkisi, görevlerine halk oyuyla gelen seçilmiş kişi ve organlara aittir. Bir ülkede temel siyasal kararlar demokratik temsil meşruluğuna sahip olmayan bürokratlar tarafından alınıyor ya da bunlar tarafından seçilmişlere empoze ediliyorsa, o ülkede seçimler düzenli olarak yapılıyor ve hükümetlerin değişmesi sağlanıyor olsa bile, demokrasiden değil, ancak bir bürokratik tahakküm rejiminden söz edilebilir. Bir devletin demokratik olarak nitelendirilebilmesi için bu kurumlara ve özelliklere mutlaka sahip olması gerekir. Demokrasinin bu temel kurumlarının yanı sıra, günümüzün istikrarlı Batı demokrasilerinde yerel demokrasi, katılım, sivil toplum, açık toplum ve açık yönetim gibi ilke ve kuralların da anayasal-siyasal sistemin özellikleri arasında yer aldığını belirtmek gerekir.

Hukuk Devleti

Anayasa’ya göre, Türkiye Cumhuriyeti bir “hukuk devleti”dir (m.2).

Hukuk devleti, devletin bütün eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına dayandığı ve vatandaşların da hukuki güvenlik içinde bulunduğu bir sistemdir.

Hukuk devletinin temel gereği, başka bir ifadeyle varlık şartı devletin bütün işlemlerinin hukuka bağlı olmasıdır. Devletin hukuki açıdan üç temel fonksiyonu ve bunları yürütmekle görevli üç temel organı vardır: Yasama fonksiyonu yasama organınca, yürütme fonksiyonu yürütme organınca ve yargı fonksiyonu da yargı organınca yerine getirilir. O halde devletin hukuka bağlılığı, yasama, yürütme ve yargı işlemlerinin hukuka bağlı olması anlamına gelir.

Hukuk devletinin en önemli unsurlarından birisi de kişilerin temel hak ve hürriyetlerinin hukuken tanınması ve koruma altına alınmasıdır. Temel hak ve hürriyetlerin tanınması, her şeyden önce bunların güvenceleriyle birlikte anayasal düzenlemeye kavuşturulmasıyla olur. 1982 Anayasası, bireylerin temel hak ve hürriyetlerini kişi hakları, sosyal haklar ve siyasi haklar şeklinde üç bölüm halinde (m.12-74) düzenlemiş ve tanımıştır. Ne var ki, Anayasa, demokratik anayasalardan farklı olarak hak ve hürriyetlere ciddi sınırlamalar getirmiştir. İnsan haklarına ilişkin milletlerarası sözleşmeler de ülkemizce kabul edilmiş olmakla birlikte, bunlar etkin bir şekilde uygulanamamaktadır. Anayasa’nın 40’ıncı maddesi “temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlığı altında şu hükme yer vermiştir: “Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir. Kişinin, resmî görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücû hakkı saklıdır (f.1). Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır (f.2).” Öte yandan, kamu makamlarınca hakları ihlal edilen bireylerin kanun yollarını tükettikten sonra bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesine ve iç hukuk yollarını tükettikten sonra da Türkiye’nin de kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurma hakları vardır. Hukuk devletinde bireylerin hiçbir engelle karşılaşmadan haklarını arayabilmeleri gerekir. Nitekim Anayasa’nın “hak arama hürriyeti”ni düzenleyen 36’ncı maddesine göre, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.”

Hukuk devletinin gereklerinden bir diğeri, bireylerin hukuki güvenlik içinde olmalarıdır. Bunun için; vatandaşların hangi kurallara tâbi olduklarını önceden bilmeleri ve davranışlarını ona göre ayarlayabilmeleri gerekir. Hukukî güvenliğin bir diğer şartı hukuk kurallarının istikrarlı olması, yani sık sık ve keyfi olarak değiştirilmemesidir. Hukukun genel ilkeleri arasında yer alan kazanılmış haklara saygı, yani kazanılmış hakların korunması hukuki istikrarın da önemli bir unsurudur. Kazanılmış hak, yürürlükteki hukuk kurallarına uygun olarak kişiler lehine doğmuş bulunan hukuki durumlardır. Ayrıca, kanuni hâkim güvencesi de bireylerin hukuki güvenlik içinde olmaları bakımından gereklidir. Kanuni hâkim güvencesi, bir kişinin kanunen yargılanması gereken mahkeme dışında başka bir mahkemece yargılanamamasını, yani suçun işlenmesi anında o davaya bakmakla görevli mahkeme tarafından yargılanmasını ifade eder. Hukuk devletinde bireylerin cezai sorumluluğuna ilişkin bazı ilkeler vardır. Suç ve cezalarla ilgili düzenlemelerin bu ilkelere uygun olması gerekir.

Sosyal Devlet

Sosyal devlet, “devletin sosyal barışı ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla sosyal ve ekonomik hayata aktif müdahalesini meşru ve gerekli gören bir anlayışı ifade eder”.

Anayasada devletin ekonomik ve sosyal hayata müdahalesinin ilkelerini gösteren genel bir hüküm olmamakla birlikte, çeşitli maddelerde yer alan ifadelerden bazı sonuçlar çıkarmak mümkündür:

  1. Anayasa’nın 5’inci maddesi, Devlete, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak görevini vermiştir.
  2. Anayasa’nın 48’inci maddesine göre, Devlet, özel teşebbüslerin millî ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.
  3. Anayasa’nın 166’ncı maddesine göre, Devlet, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı planlar.
  4. Anayasa’nın 167’nci maddesine göre, Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır.
  5. Anayasa’ya göre, Devlet, kamu yararının gerektirdiği hallerde özel mülkiyette bulunan taşınmaz malları kamulaştırabilir (m.46), kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsleri kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde devletleştirilebilir (m.47/1,2) veya devletin mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıkları özelleştirebilir (m.47/3).
  6. Anayasa’nın 168 ilâ 173’üncü maddeleri de ekonomik hayata müdahaleyle ilgili bazı hükümler içermektedir.

Sosyal devletin temel amacı herkese insan onuruna yakışır asgari bir hayat düzeyi sağlamaktır. Bunun sağlanabilmesi için bazı temel sosyal hakların tanınması ve gerçekleştirilmesi gereklidir. Bu temel haklar, çalışma hakkı, adil ücret hakkı, sosyal güvenlik hakkı, sağlık hakkı, konut hakkı ve eğitim hakkı olarak sayılabilir. Sosyal devletin başka bir gereği de millî gelirin bireyler arasında adaletli ve dengeli bir şekilde dağıtılmasını sağlayacak tedbirleri almaktır. Bu amacı gerçekleştirmek için, vergi adaletinin sağlanması, kamulaştırma, devletleştirme, toprak reformu ve planlama gibi bir takım yöntemler ve tedbirler kullanılabilmektedir.

Eşitlik

Eşitlik, bireyler açısından bir temel haktır. Bu nedenle bireyler, bu ilkeye dayanarak eşit işlem görmeyi veya kendilerinin ayrıma tâbi tutulmamasını isteme hakkına sahiptirler. Eşitlik aynı zamanda, devlet organları ve idare makamları açısından uyulması zorunlu olan ve devlet yönetimine egemen temel bir ilkedir. Eşitlik ilkesi Anayasa’da genel esaslar bölümünde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 10 uncu maddesine göre, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” Kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu ve Devletin bu eşitliği yaşama geçirme yükümlülüğüne ilişkin hüküm 2004 Anayasa değişikliğiyle maddeye eklenmiştir. 2010 değişikliğiyle de 10’uncu maddeye “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” ve “Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz” hükümleri eklenmiştir. Bu maddenin birinci fıkrasında “herkes”in eşit olduğu belirtildikten sonra ikinci fıkrada “kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu”nun ayrıca vurgulanması esasen gereksizdir. Buna karşılık, devletin kadın-erkek eşitliğinin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü tutulması, kadınların sosyal ve ekonomik alanlardaki durumlarının iyileştirilmesi bakımından gerekli ve önemlidir. 2010 değişikliği ile pozitif ayrımcılığın kapsamı “çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gazileri” de içerecek şekilde genişletilmiştir.


Yaz Okulu Sınavı
4 Eylül 2021 Cumartesi