Enerji ve Çevre Dersi 7. Ünite Özet

Enerji Kaynaklı Çevresel Etki Değerlendirmesi (Çed) İçin Temel Kavramları

Enerji ve Çevresel Etkileri

Ekonomik ve sosyal kalkınma temel girdilerinden birisi olan enerji ihtiyacı; nüfus artışı, kentleşme, endüstrileşme, teknoloji kullanımının yaygınlaşması ve kalkınmaya bağlı olarak artmaktadır. Buna karşılık enerji tüketiminin mümkün mertebe düşük düzeyde tutulması, tasarruflu, verimli bir şekilde kullanılması, sadece ekonomik açıdan değil, çevresel etkiler açısından da büyük katkılar sağlamaktadır.

Dünyada oluşan yoğun enerji talebine dayalı yapay çevre koşulları, insanında içinde yer aldığı ekosistemlerin sağlığını ve sürdürülebilirliğini önemli boyutlarda etkilemeye başlamıştır. Özellikle üretim ve taşımacılık sektöründe enerjinin fosil kaynaklardan elde edilmesi; bir taraftan açığa çıkan sera gazları yoluyla küresel ısınmayı ve çevre kirliliğini tetiklerken, diğer taraftan iktisadi büyümeyi zorlaştırarak dünyanın geleceğini tehlike altına sokmaktadır.

Kullanış ve Dönüştürülme Özelliklerine Göre Enerji Kaynakları

Enerji günümüzde, tanımlanabilen belirli bir kaynaktan özelliğine uygun teknolojiler kullanılarak üretilmektedir. Bunu gerçekleştirirken ülkeler, enerji tüketim seviyeleri ve gelişmişlik düzeylerine göre çevresel bozulmada belirli bir paya sahiptirler ve bu doğanın kapasitesini zorlamaktadır. Bu bağlamda çevre kirleticilere genel olarak bakıldığında, enerji kaynaklarından yararlanma olgusunun bunda son derece önemli bir yere ve role sahip olduğu görülmektedir.

Ekonomik anlamda, farklı yöntemlerle enerji elde edilen kaynaklar, enerji kaynakları olarak isimlendirilmekte ve değişik şekillerde sınıflandırılmaktadır. Dünyada milyonlarca yıl önce var olan başta fotosentez yoluyla oluşturulan fosil yakıtlar , yenilenemez olarak adlandırılan enerji kaynaklarını oluşturmaktadır. Diğer taraftan güneş, rüzgâr, hidroelektrik, biyo-kütle, gel-git, jeotermal vb. gibi kaynaklardan elde edilen enerji ise yenilenebilir enerji kaynakları olarak adlandırılmaktadır. Kaynağından alınan enerjinin, eşit oranda veya tükenme hızından daha çabuk bir şekilde kendini yenileyebilmeleri, kaynakların en önemli özelliğidir. Ayrıca dönüştürülme özelliklerine göre enerji kaynakları birincil ve ikincil enerji kaynakları olarak da ele alınabilmektedir (S: 150 Şekil 7.1).

Fosil Yakıt: Bitki ve hayvan kalıntılarının toprak altında oksijensiz ortamda, milyonlarca yıl boyunca çözünmesi ile oluşan yakıtlardır.

Yenilenemez Enerji Kaynağı: Kullandıkça rezervleri tükenen ve oluşmaları uzun yıllar süren kaynaklara denir.

Yenilenebilir Enerji Kaynağı:

Kullandıkça rezervleri tükenmeyen kaynaklara denir.

Bugün dünyamızın ihtiyaç duyduğu enerjisinin çok büyük bir kısmı ise yenilenemez kaynaklardan elde edilmektedir. Bunların en başında ise petrol gelmektedir. İkinci olarak kömür ve bunu giderek kullanımı yaygınlaşan doğal gaz izlemektedir. Son zamanlarda yenilenebilir enerji üretimi hızla artmasına rağmen, fosil yakıtlar hâlâ dünya genelinde ana enerji kaynağı konumlarını korumaktadır.

İster yenilenemez isterse yenilenebilir kaynaklardan olsun, enerjiyi elde edebilmek; üretimden tüketimine kadar olan tüm aşamalarında çevreye, dolayısıyla insanlara farklı derecelerde zarar verebilmektedir.

Çevresel etki konusunda yapılan değerlendirmelerin temelini ise; her birim enerji üretimine karşılık gelen kirletici maddelerin etkilerinin belirlenmesi oluşturmaktadır. Bunların belirlenmesinde kullanılan temel kriterler şunlardır:

  • Özellikleri ve miktarı,
  • Çevrede dağılımları,
  • Çalışanların ve halkın üzerinde yaratacağı sağlık sorunları,
  • Salınım miktarı,
  • Kirliliğin uzun sürede ekosistemler üzerindeki olumsuz etkilerinden oluşmaktadır.

Türkiye’nin birincil enerji talebi de giderek arttığı dikkate alındığında, yukarıdaki kriterlere bağlı olarak çevresel etkilerin izlenmesi büyük önem taşımaktadır.

Öncelikle, yaygın olarak kullanılan fosil yakıtların çıkarılması, bunları kaynak olarak kullanarak enerji üretecek tesislerinin kurulum ve kullanım aşamasındaki etkenler, ekosistem ve çevre sağlığı açısından olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Ayrıca hidroelekrik santralleri için kurulan barajlar ve nükleer enerji santralleri de, çevre sorunları açısından, farklı yönde değerlendirilen önemli etkilere sahiptirler.

Enerjinin belirtilen tüm kaynaklardan üretimi, dağıtımı ve kullanımı nedeniyle ortaya çıkacak etmenler; kirleticiler, sera etkisi, insan sağlığı ve emniyet sorunu, partiküller, ağır metaller, afet olasılığı, atık sorunu, görüntü, gürültü ve ışık kirliliği, radyasyon kirliliği, arazi gereksinimi ve doğal yapının bozulması gibi konuların çevrede ortaya çıkarabileceği etkiler bütüncül bir ekolojik yaklaşımla göz önüne alınarak değerlendirilmelidir.

Bu nedenle ihtiyacımız olan enerjinin çevresel etkilerinin en alt seviyede tutulması yanında, verimli ve tasarruflu kullanılması da önem taşımaktadır.

Günümüzde başta enerji olmak üzere, belirli kapasitenin üzerinde olan her türlü tesisin çevreye olabilecek etkilerinin değerlendirilmesi ve rapor haline getirilmesi yasal zorunluluk haline getirilmiştir. Ülkemizde de bu raporlar, bir birini tamamlayan Çevresel Etki Değerlendirmeleri ve Stratejik Çevresel Değerlendirme kapsamlı olmak üzere iki farklı ölçekte ele alınarak, Bütüncül Çevre Yönetimi ’nin aşamalarını oluştururlar.

Bütüncül Çevre Yönetimi (BÇY)

Bütüncül Çevre Yönetimi (BÇY)’ne dayalı olan kalkınma faaliyetlerinin gerçekleştirilmesinde karar verme mekanizmalarını oluşturan temel araçlar ve aşamalar ise şöyle sıralanabilir;

  • İleriye dönük hedefler için politikalar oluşturmak
  • Politikalar doğrultusunda planlamalar gerçekleştirmek
  • Planlamaların hedeflerini gerçekleştirmek için programlar yapmak
  • Projelendirme olarak SÇD, bu kalkınma sürecinin ilk üç aşamasını kapsayan bir değerlendirme sistemini oluştururken, dördüncü aşama kapsamında olan ÇED, SÇD’nin sınırları içerisinde yer alır ve programlar doğrultusunda yapılması düşünülen projelere uygulanır (S:153 Şekil 7.4). Şekil 7.4

Çevresel Etki Değerlendirmeleri (ÇED)

ÇED, günümüzde dünya ölçeğinde geniş kabul gören ve birçok ülkenin ulusal mevzuatında yerini bularak uygulamaya aktarılmış teknik bir araçtır. 1969 ABD’nde çıkan Ulusal Çevre Politikası Kanunu kapsamında hayata geçirilmiştir. Kırk yılı aşkın süredir gerek ABD ve AB ülkeleri, gerekse diğer dünya ülkelerinde uygulanmakta olan ÇED, halen en etkin çevre yönetim araçlarından biridir.

Özünde bir proje veya bir yatırımın sonucunda oluşabilecek biyofiziksel ve sosyoekonomik çevre üzerindeki potansiyel etkilerin belirlenmesini ve değerlendirilmesini tanımlayan sistematik bir süreçtir. Herhangi bir yatırımın izlenmesi ve kontrol edilmesi ise kuşkusuz, ÇED sürecinin en önemli aşamalarından birisidir. Bu süreci yönetebilmek için; izleme, denetleme, takip etme, nihai değerlendirme ve karar sonrası analizleri gibi pek çok kavrama dayalı yöntemler uygulanmaktadır. Kalkınmanın sürdürülebilirliğinin sağlamak için;

  • Faaliyet ve yatırımların çevre üzerine olabilecek olumsuz etkilerinin önceden belirlenebilmesi, olumsuzlukları ortaya çıkmadan önleyecek tedbirlerin alınması,
  • Karar vermeye yetkili mercilerin kararlarını doğru bir şekilde almaları,
  • Tahmin ve önleme dayalı çalışmaları yapabilmeleri sağlanmaktadır.

Aynı zamanda proje temelinde yapılacak bu çalışmalar; çevrede meydana gelebilecek kalıcı ya da geçici etkiler nedeniyle ortaya çıkabilecek toplumsal tepkilerin ve yeni önerilerin ortaya çıkabilmesinin koşullarını da oluşturabilmektedir. Bu şekilde ekonomik ve sosyal gelişmelere engel olunmadan, çevre değerlerini ekonomik baskı karşısında güvence altına almak, bir faaliyetin neden olabileceği tüm olumsuz çevresel problemleri önceden belirleyip, gerekli önlemlerin alınması hedeflenmektedir.

Uygulamaya konulacak her projenin yarattığı çevresel etkinin bir de sosyal etkileri vardır. Bu etkilerin ortadan kaldırılması ya da en alt seviyede tutulması ise çevresel sorunlara çözüm odaklı sosyal yaklaşımları da yapısında içermelidir. ÇED kapsamının önemli bir bileşeni olan çevresel sosyal etki; altyapı ve kalkınma projelerinin, projenin yürütüleceği bölgesel ve ulusal coğrafi alanda bulunan yerel sakinler, özel sektör ve kamu kuruluşları üzerine olabilecek ve projenin ekonomik ömrü boyunca ya da daha uzun sürelerle devam etmesi muhtemel geçici ya da kalıcı etkileri ifade etmektedir.

Aynı zamanda ÇED, projelerle ilgili bütün ilgili tarafların bir araya geldiği ve görüş, kaygı ve önerilerini ortaya koyabildikleri demokratik ve şeffaf bir süreçtir. İşlevsel bir katılımın sağlanması için, tüm ekonomik ve sosyal, politik, kültürel ve siyasal ortamın birlikte sağlanması gereklidir. İlgili taraflar bu süreçte ortaya koydukları teknik bilgi ve görüşlerle projenin verimli gelişimine katkı sağlarlar.

Önerilen projeye getirilen çeşitli alternatiflerin ÇED çalışması kapsamında incelenmesi çevresel faydaları arttırırken, projenin maliyetlerini azaltabilecek başka seçeneklerin sunulmasına da olanak verebilmektedir. Halkın katılımının da dahil edildiği ÇED çalışmaları, proje uygulayıcıları ile kamu kuruluşları arasında güven ortamı yaratır ve katılımcılığı desteklemesi sayesinde demokratik ortamın tesisine katkı sağlar.

Stratejik Çevresel Değerlendirme (SÇD)

Sürdürülebilir kalkınma sosyal, ekonomik, çevresel, mekânsal ve kültürel boyutları da içinde barındıran bir kavramdır. Bir başka ifadeyle, sürdürülebilir kalkınma modeli, çevre politikalarını sosyal ve ekonomik politikalarla birlikte ele alınmasını gerektirmektedir. Bu sürece önemli oranda katkı sağlayan ÇED, 1980’li yıllardan beri belirli faaliyetler için karar verme süreçleri içerisinde kullanılmaktadır.

Fakat, ÇED’ in sadece proje ölçeğiyle sınırlı olması, daha sürdürülebilir stratejik seçeneklerin belirlenmesi için fırsatları sınırlandırdığı kanaatini giderek oluşturmaya başladı. Buna bağlı olarak, projeler düzeyinde gerçekleştirilen ÇED’ in, daha önceki safhalarda ve stratejik düzeylerde kararlar alınmasında bazı yetersizliklere sahip olduğu görülmüştür.

Bu nedenle pek çok ülke, stratejik dokümanlara dayalı olarak çevresel ve sosyal değerlendirmeleri genişleten bazı özel uygulamalar ve yasalar geliştirmeye başlamışlardır.

Planlanmış bir faaliyet düzeyinde uygulanan ÇED süreçlerinin, ilgili makro politika, program ve planlara da uygulanması görüşü savunulmaya başlandı. Bu düşünce ile birlikte pek çok Stratejik Çevresel Değerlendirme yaklaşımları ortaya çıkmıştır. Henüz ülkemizde yasallaşmış olmasa da SÇD süreci, AB uyum yasaları kapsamında, ülkemiz için de gündeme gelmesi beklenmektedir.

SÇD’nin uygulanmasıyla ilgili temel dayanaklar şöyledir (S: 154 Şekil 7.5):

  • Potansiyel çevresel etkilerin daha açık anlaşılmasının sağlanması,
  • Çevresel konularla ilgili araştırma sürecinin kolaylığı ve buna bağlı olarak, karar verme düzeneğinin hızlanabilmesi,
  • Politika, plan ve programların çevresel sürdürülebilirliğin amaçlarına ulaşılmasında katkısının arttırılması,
  • Çevresel, toplumsal ve ekonomik faktörler arasında daha iyi bir dengenin yaratılabilmesidir.

SÇD, ÇED’ e benzer bir işlem ve yönteme sahip olmakla birlikte, bazı temel farklılıklara sahiptir. Bunlar Tablo 1’ de verilmiştir. SÇD’nin ÇED’ den farkı; karar alma sürecinin her aşamasında uygulanabilmesi ve öngörülen önleyici bir yaklaşımı benimsemesi, daha geniş çerçeveden değerlendirme yapmaya olanak vermesi, birden fazla aşamadan oluşması ve sürdürülebilirliği hedef almasıdır.

ÇED uygulaması ise sürecin son aşamasında değerlendirme yapmaya olanak sağlamakta ve bu da çevre sorunlarına karşı etkin mücadelede yetersiz kalabilmektedir. Geniş kapsamlı bir çevresel değerlendirme çalışmasına olanak verebilen SÇD, sürecin ilk aşamasından başlayarak uygulanabilen bir süreçtir.

SÇD uygulamalarının etkinliğinin değerlendirilmesi için başlıca performans kriterleri ise şöyledir;

  • Bütünleşiklik
  • Sürdürülebilirlik
  • Odaklılık
  • Hesap Verilebilirlik
  • Katılımcılık
  • Tekrarlayıcılık

SÇD diğer çevresel değerlendirme anlayışlarından daha ileri düzeyde plan, program ve politikalar ortaya koymaya çalışarak makro düzeyde bir değerlendirmeye olanak vermektedir.

SÇD’nin sahip olduğu bu özellik büyümenin yarattığı çevresel etkileri, proje seviyesine gelmeden bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmesine olanak vermektedir.

SÇD, uygun olmayan projelerin hazırlanması ve uygulanmasından sakınılması bakımından potansiyel bir fırsat sağlamakta ve faaliyetin doğru olarak tanımlanmasına yardımcı olmaktadır. Böylece SÇD sayesinde, toplam etki miktarını tanımlayabilen ve proje seçeneklerini değerlendirebilen bir araç oluşturacağı ileri sürülmektedir.

Çevre Kirliliği ve Tanımı

Çevrenin sağladığı kaynaklar ile enerji, ekonomik sistemin sürekliliğini ve büyümesini sağlarken, mal ve hizmetlerin üretimi ve tüketimi sonucu oluşan maddeler ve enerji, çevre kalitesinde değişime neden olmaktadır. Dolayısıyla, üretim yapabilmek için doğal kaynaklara olan talep diğer yandan karşımıza çevre kirliliği olarak çıkmaktadır.

Çevre kirliliği, tüm canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen, cansız çevre ögeleri üzerinde yapısal zararlar meydana getiren ve niteliklerini bozan etkenlerin; hava, su ve toprağa yoğun bir şekilde karışması olayıdır.

Çevre kirliliği ortaya çıktığı ortamlara göre hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, olarak ayrılmaktadır. Ayrıca gürültü, ışık ve radyoaktif olmak üzere, etkenin özelliğine göre de tanımlanabilmektedir. Gürültü dışındaki, bu kirlilik çeşitlerine ilişkin ortamlar birbirlerinden etkilenebilirler. Atmosferde toz, duman, gaz, koku ve saf olmayan su buharı şeklinde bulunabilecek kirleticilerin, insanlar ve diğer canlılar ile eşyalara zarar verebilecek miktarlara yükselmesi hava kirliliği , istenmeyen zararlı maddelerin, suyun niteliğini ölçülebilecek oranda bozmalarını sağlayacak miktar ve yoğunlukta suya karışması su kirliliği , toprağın verim gücünü düşürecek, ortalama toprak özelliklerini bozacak her türlü teknik ve ekolojik baskılar ve olaylar toprak kirliliği, nükleer enerji santralleri, nükleer silah üreten fabrikalar, tıbbi ve çeşitli alanlarda kullanılan radyoaktif madde artıklarının sebep olduğu duruma radyoaktif kirlilik , insanlarda ve hayvanlarda sağlık bakımından geçici bir zaman için veya sürekli olarak zarar meydana getiren sesler ise gürültü kirliliği, yanlış yerde, yanlış miktarda, yanlış yönde ve yanlış zamanda ışık kullanılması ise ışık kirliliği olarak tanımlanabilir.

Çevre Hukukuna Genel Bakış

Dünyamızda giderek artan çevre kirliliği, bu sürece katkısı olan unsurlara yönelik hukuki yaptırımların uygulanmaya konulmasını da bir zorunluluk haline getirmiştir. Bu durum hukukun çevre alanında, kendine özgü yasa ve yaptırımları içerecek şekilde özelleşerek, çevre hukuku kavramını ortaya çıkarmıştır.

Böylece çevresel değerlerin hukuki güvence altına alınması kapsamında çevreye ilişkin hükümler anayasa, kanun ve yönetmeliklerde yer almaya başlamıştır. ÇED uygulamaları da, çevre hukukunun temel ilkeleriyle olan bağlantısı nedeniyle birçok ülkenin ulusal hukuk mevzuatına girmiştir. Anayasamızın kamu yararına ilişkin hükümlerinde çevreyi koruyucu maddeler mevcuttur. Buna göre çevre hakkı “ Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir.” hükmü yer almıştır. Çevre hakkı, diğer haklar gibi toplumsal yaşama katılanların tümünün çabalarını birleştirmesiyle gerçekleşebilir.

Çevre hukukunda yer alan uluslararası düzeyde kabul gören ilkelerin başlıcaları şunlardır;

  • Çevre hukukunun gelişimine ve değişimine katkıda bulunma.
  • Uygulamadan doğan problemlerin çözümüne rehberlik yapma.
  • Çevre hukukunun yenilikçi yapısını geliştirme.
  • Çevre konusundaki yasama faaliyetlerine yol gösterme.

Avrupa Birliği Çevre Politikası Hedeflerinde “İnsan sağlığının korunması, doğal kaynakların ekolojik dengeye zarar vermeyecek şekilde işletilmesi ve çevre kalitesinin yükseltilmesi ”temel maddeleri yer almaktadır. Bu kapsamda birbiriyle bağlantılı olan önleme, işbirliği ve eşgüdüm, entegrasyon, katılım, kirleten öder ve ihtiyat gibi kavramlar çevre hukukunun başlıca ilkeleri olarak kabul edilmektedir.

Küresel bir sorun olarak tüm ülkeleri etkileyen çevre sorunları, ülkelerin yalnızca kendilerinin alabilecekleri önlemlerle değil uluslararası işbirlikleriyle çözülebilecek konulardır. Çünkü çevre kirliliği, kaynaklandığı ülke ile sınırlı kalmayıp, dünya üzerindeki diğer devletleri ve toplumları da ilgilendirdiği için uluslararası bir boyuta da sahip olmak durumundadır.

Çevre Hukuku; “Çevrenin kullanılması, temiz tutulması, kirlenmekten korunması ve kirlenen çevrenin temizlenmesi gayesiyle alınan tedbirleri düzenleyen hukuk kaidelerinin tümüdür”.

Sınır Aşan Çevresel Etki Değerlendirmesi

Uluslararası çevre hukuku, bir devletin yetki alanı içinde gerçekleştirilen ekonomik faaliyetlerin, bir diğer ülkede veya ulusal yetki alanları dışında yol açacağı olumsuz etkilerin önlenmesi ve azaltılmasını sağlayacak tedbirler öngörmektedir. Özellikle enerji, üretimden tüketim aşamasına kadar sınır aşan çevresel etkiler yaratma potansiyeli yüksek olan bir sektördür. Çernobil Nükleer Santrali faciası bunun en güzel örneklerinden biridir.

Uluslararası çevre sorunları bağlamında, iki yapısal olgu söz konusudur. Bunlardan birincisi; ülkesel sınırlar, ikincisi ise; ülkesel sınırlarından bağımsız olarak ekolojinin ilkelerine göre işleyen ekosistemler. Ülke sınırları bir yana, uluslararası hukuk disiplini içerisinde, ekolojinin bütünselliğini önceleyen sınır aşan çevresel etki değerlendirmelerinin yapılmasını gerektirmektedir. Bu kapsamda etkili çevre koruma politikalarının odağında sınır aşan ÇED, etkili uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır.

Çevre Yönetim Süreçleri

Uluslararası alanda çevre sorunlarının hızla gündeme gelmesiyle birlikte, çevre yönetimi birçok ülkede kamu yönetimi örgütlenmesi içerisinde yerini almıştır.

Çevre yönetimi; “insan, bitki ve hayvan varlığının dengeli ve sağlıklı yasaması için gerekli doğal kaynakların değerlendirilmesi, ulaşımı ve tüketimi sırasında ortaya çıkabilecek olumsuzluklara, sapmalara çözüm yolu bulmak ve yapılan planlama, eşgüdüm, haberleşme, denetim ve yürütme işlevlerinin bütününü ifade eder.” Bu nedenle çevre yönetimi, çevre koruma politikalarının oluşturulması ve uygulanması süreçlerinde, kurumsal ve yönetsel bir işbirliğini, temel ilkeler bağlamında ise yönetsel yapının bütünselliğini gerekli kılmaktadır.

Etkili bir çevre yönetimi esaslarını, faaliyet gösterilen ülkelerin çevre mevzuatının yanı sıra başta BM Küresel İlkeler Sözleşmesi olmak üzere çevre yönetimine yönelik uluslararası sözleşmeler, standartlar, inisiyatifler ve ulusal mevzuat çerçevesinde belirlenen temel ilke ve prensipler oluşturmaktadır. Çevre yönetimi anlayışında tüm bu mevzuatlar, insan etkinliklerinin gözlemlenmesi, planlanması ve yönetilmesi ile birlikte değerlendirilmelidir. Çevre yönetiminde yararlanılacak temel araçlar şunlardır:

  • Tüzel araçlar
  • Teknik araçlar
  • Ekonomik araçlar
  • Çevre eğitimi ve halkın katılımı
  • Çevre denetimi
  • Diğer araçlar

Koşulların sağlanabilmesinin en önemli unsurlarından biri ise ülkelerin kendi Ulusal Çevre Stratejilerini ortaya koymalarıdır. Ulusal Çevre Stratejisi yaklaşımının temelini ise insanların doğal kaynaklara olan talebinin, doğanın taşıma kapasitesi ile sürdürülebilir bir şekilde dengelenmesi oluşturmaktadır. Bu anlayışın gerçekleştirilmesindeki en önemli veri kaynağını ise Ulusal Çevre Stratejisine dayalı olarak oluşturulacak Çevre Yönetim Sistemi ve Çevre Bilgi Sistemleri’dir.

Ulusal Çevre Stratejisi

Planlama genel anlamda; nasıl organize olunması gerektiğini, neyin nasıl yapılacağına yön veren temel kararları ve eylemleri belirlemek için disipline edilmiş bir çaba olarak tanımlamaktadır.

Bunun için gelişmiş kirlilik izleme, denetleme ve simülasyon sistemlerinden alınacak bilimsel verilerin yorumlanmasına yönelik çevresel ve gelişmeci planlama otoritelerinin örgütlenmesine olanak sağlayacak ortak bir yönetim ve planlama anlayışı gereklidir. Bu kapsamda yapılacak olan ulusal çevre stratejilerine gereksinim bulunmaktadır. Çevre ve kalkınma politikalarını uyumlu hale getirmek amacıyla birçok alan ve sektör için önerilen somut eylemlerden oluşan Ulusal Çevre Stratejisi, çevre politikaları ve stratejilerinin eldeki kaynaklarla uygulanabilmesini sağlamak amacıyla hazırlanmış, bir hükümet iş planı olarak değerlendirilebilir.

Simülasyon: Gerçek bir sistemin modelinin tasarımlanması ve bu model ile sistemin davranışını anlayabilmek veya değişik stratejileri değerlendirebilmek için deneyler yürütülmesi sürecidir.

Çevre politikalarının ortak hedefleri ise şöyle sıralanabilir:

  • Bireylerin sağlıklı bir çevrede yaşamalarının sağlanması.
  • Toplumun sahip oldukları çevre değerlerinin korunması ve geliştirilmesi.
  • Çevre politikalarının uygulanmasının gerekli kıldığı yükün paylaşımında toplumsal.

Ulusal çevre stratejileri bir ülkenin tüm paydaşların katılımı ile çevre sorunlarının tespiti, çözümlerde önceliklerin belirlenmesi, mali analizlerin yapılması ve yatırımların gerçekleştirilmesine kadar giden bir süreçtir.

Bu süreç, çevresel öncelikleri hedef alan en uygun eylem planlarının geliştirilmesini içermektedir.

Uluslararası alanda kabul gören konulara da atıfta bulunması gereken, Ulusal Çevre Stratejisinin temel ilkelerini şöyle sıralayabiliriz:

  • Önleme ilkesi
  • İşbirliği ve eşgüdüm ilkesi
  • Entegrasyon ilkesi
  • Kirleten öder ilkesi
  • Katılım ilkesi
  • İhtiyat ilkesi
  • Yerindelik ilkesi
  • Açıklık ilkesi
  • Ortak ancak farklılaştırılmış sorun ilkesi
  • Özen gösterme ilkesi
  • Kaynağında önleme ilkesi
  • Bütünleyicilik ilkesi
  • Baştanbaşalık ilkesi

Çevre Politikası: Çevre sorunlarının önlenmesi amacına yönelik olarak ilkelerin belirlenmesi, ilgili kara alma süreçlerinin geliştirilmesi ve uygulanmasıdır.

Çevre Yönetim Sistemi

Üretim sürecinin her aşamasında, çevresel faktörlerin belirlenmesi ve bu faktörlerin gerekli kontroller ve önlemler ile denetim altına alınarak çevreye verilen zararın en aza indirilmesini sağlayan bir sistemin oluşturulması amaçlanmaktadır. Bu amaca yönelik olarak işletmelerin çevreye verdikleri veya verebilecekleri zararların sistematik bir şekilde azaltılması ve ortadan kaldırılabilmesi için geliştirilen yönetim biçimine Çevre Yönetim Sistemi adı verilir. Bu amaca yönelik çevre standartları Uluslararası Standartlar Organizasyonu (ISO) tarafından belirlenmektedir. Bu kapsamda güncellenerek gelişmelere paralel seriler olarak hazırlanan ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi, özünde doğal kaynak kullanımının azaltılması, toprağa, suya, havaya verilen zararların minimum düzeye indirilmesini amaçlayan, risk analizleri tabanında kurulan bir yönetim modelidir.

Çevre Bilgi Sistemleri

Sistem, birbiriyle bağlantılı ögelerin, çevreden aldıkları girdiyi işleyerek, hedeflenen çıktılara dönüştürme sürecini ifade etmektedir. Çevresel Bilgi Sistemi ise; çevre konusunda mevcut ya da potansiyel belirsizliği en az düzeye indirmek veya tamamen ortadan kaldırmak için, karar vericiye gereken bilgiyi sağlamak ya da gerekli olan bilgiyi elde etmede kullanılan bilgi sistemleridir. Temel amacı çevresel etkilere ilişkin ihtiyaç duyulan bilgiyi; zamanında, uygun biçimde ve yerde sunmaktır.

Çevresel bilgi sistemleri karar verme, işlemlerin kontrolü, problemlerin çözümü ve yeni ürünler veya hizmetler oluşturmada kullanıcıların ihtiyaç duyduğu bilgilerin üretilebilmesine büyük katkı sağlamaktadır. Çevre bilgi sistemlerinin ana unsurlarının bütününde yer alan önemli bileşenler insan, dosyalama, donanım ve yazılımdır.

Böylece geliştirilmiş özel yazılım uygulamaları kullanarak, ilgili kuruluşun çevresel parametrelere ilişkin veri kayıtları bilgisayar ortamında tutulur ve bilgi işlemeye yönelik süreçlerin sağlıklı olarak gerçekleştirilmesine olanak sağlanır.

Çevre Bilgi Sistemlerinden şu amaçlar için yararlanılabilir:

  • Doğal kaynak yönetiminde taşıma kapasitesinin belirlenmesinde
  • Çevre izleme sistemlerinde
  • Denetim ve acil müdahale durumlarında
  • Halkın katılımı ve bilgiye erişimin sağlanmasında
  • Karar vericilerin bilgiye erişiminde
  • Uluslararası yükümlülüklerin sağlanmasında
  • Acil durum planlaması ve risk değerlendirmesinde
  • Çevre mahkemeleri ve davalarında
  • Mevzuatın uygulanabilme ve yaptırım süreçlerinde

Çevresel Risk Analizi ve Yönetimi

Çevresel tehlike ve risk temelinde yapılan tüm tutum ve davranışlar, kurum ve kuruluşlar için güvenlik kültürünün göstergesidir. Bir kültür olmaktan çok yasal zorunluluklarla ifade edilen bu sürecin en önemli aşamalarının başında, Çevresel Risk Analizi ve Yönetimi gelmektedir.

Herhangi bir faaliyet sırasında, doğal çevrede ve insan sağlığında oluşabilecek potansiyel tehlikelerin tanımlanması ve bunlara ilişkin risklerin değerlendirilmesi, böylece beklenen veya olası çevresel risklerle ilgili kontrol tedbirlerinin alınmasına ilişkin yöntem ve esasların sistematik bir şekilde belirlenmesi ve değerlendirilmesi süreci, Çevresel Risk Analizi olarak tanımlanmaktadır.

Risk, çok önemsiz bir olaydan, felaket düzeyinde bir kazaya kadar çok geniş aralıkta tanımlanır ve sonuçları büyük ölçüde belirsizlik içerir.

Çevresel risk analizlerinin ortak amaçları şunlar olmalıdır:

  • Çevresel risk odaklarını bulmak,
  • Bunları değerlendirmek,
  • Önlemleri belirlemek,
  • Önlemlerin gerçekleşmesini sağlamaktır.

Riskler kısaca şöyle gruplandırılmaktadır:

  1. Gözlemlenemez riskler.
  2. Gözlemlenebilir riskler.
  3. Kontrol edilemez riskler.
  4. Kontrol edilebilir riskler.

Sonuç olarak risk değerlendirmesi kısıtlar, yaklaşımlar ve kuşkularla tanımlanır. Hangi risklerin düşük, orta veya yüksek olduğu, hangi risklerin hafif, orta veya ağır düzeyde olduğu, insan ve ekosistemin sağlığını nasıl etkilediği ya da ne kadar müsaade edilebilir düzeyde olup olmadığı ortaya konulur.

Coğrafik Bilgi Sistemleri (CBS)’nin ÇED İçin Kullanımı

Daha çok uydu görüntüleri ve hava fotoğrafları gibi uzaktan algılama araçlarından elde edilen verilerin bilgisayar ortamında değerlendirilmesine dayanan Coğrafik Bilgi Sistemleri; çevre problemlerinin izlenmesi, değerlendirilmesinde, çözümünde ve yönetiminde etkili bir şekilde kullanılmaktadır. Çevre problemlerinin çoğu belirli bir mekânsal boyuta sahiptir. Ekolojik temelli bir ÇED anlayışı ve yaklaşımı için idari sınırların haricinde bir mekân ölçeğine ve hiyerarşisine ihtiyaç duyulmaktadır. CBS’nin, mekânsal analiz ve modelleme yeteneğinden dolayı, en yaygın ve etkili kullanım alanlarından biri de özellikle çevre modelleme ve çevre problemlerinin çözümü olmuştur.

ÇED çalışmalarında haritaya dayalı konumsal veri önemli yer tutmaktadır. Bu nedenle CBS’ nin ÇED çalışmalarında kullanımı genel olarak, enerji santralleri, karayolları, boru hatları, konut gelişim projeleri, kıyı ve taşkın koruma çalışmaları, barajlar, turizm yatırım projeleri, limanlar ve enerji hatları konularında yoğunluk kazanmıştır.

CBS’nin ÇED çalışmalarında sağlayacağı avantajlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

  • Daha iyi etki ölçme ve değerlendirme olanağı sağlayan mekânsal analiz ve modelleme yeteneği.
  • Proje için yer seçiminde ve alternatiflerin karşılaştırılmasında kolaylık sağlaması.
  • Etki değerlendirme alanına ait tanımsal ve grafik veriyi aynı ortamda depolama düzenleme ve kolayca güncelleştirme olanağı sağlaması.
  • Etkin sunum tekniği ile projenin etki değerlendirme sürecine katılan halk dahil, her grup tarafından daha kolay anlaşılır hale getirilmesi.

Çevresel Toksisite ve Değerlendirme

Kimyasal ya da fiziksel bir etkenin neden olduğu biyolojik zarara veya bir kimyasal maddenin zarar verme kapasitesine toksisite denir. Bu konuya ilişkin yaygın olarak bazı tanımlamalar şunlardır:

Ekotoksik Madde: Serbest halde bulunmaları durumunda, biyolojik birikim yolu ile çevre üzerinde ani veya gecikmeli olarak olumsuz etkiler yaratan veya yaratabilecek olan maddelerdir.

Ekotoksikoloji: Ekosistemler veya bunların belirli kısımları üzerinde zararlı, özellikle zehirli maddelerin etkilerini uzun süreli olarak inceleyen bilim dalıdır.

Kronik Toksisite: Uzun süreli düşük miktarda kimyasal maddeye maruz kalma ile oluşan zehirlenmedir.

LD50 (Doz): Deney canlılarının belirli koşullarda ve doğrudan uygulanan toksik maddenin, bu hayvan populasyonun %50’sini öldüren dozu olarak tanımlanır.

LC50 (Konsantrasyon): Belirli bir süre içinde, çevrede bulunan kimyasal maddeye maruz kalan deney canlılarının %50’sini öldüren madde konsantrasyonu olarak tanımlanır.

Toksik Doz: Ölüm meydana getirmeksizin herhangi bir toksik etki oluşturan dozdur.

Letal Doz: Bir defada ölüm meydana getiren doz.

Lokal Tosisite: Maddenin biyolojik sistemde temas ettiği yerde meydana getirdiği toksik etki.

Sistemik Toksisite: Toksik maddenin emilimi ve dağılımını gerektiren, temas yerinin uzağında meydana gelen toksik etki.

Ani toksisite: Tek bir temastan sonra hızla oluşan toksik etki.

Gecikmiş Toksisite: Temastan bir süre sonra gözlenen toksik etki.

Tehlike: Canlıya önemli ölçüde zarar verebilecek ya da önemli sayıda canlıya zarar verebilecek bir tehdit veya zarar potansiyelli riskin olaydaki istenmeyen sonuçlarının gerçekleşme olasılığıdır.

Doz: Belirli bir zaman diliminde emilebilen toksin miktarının büyüklüğü olup üç karakteristiği vardır:

  • Etkilenimin büyüklüğü
  • Süre
  • Etkilenim sıklığı

Enerji-Çevre ve Sürdürülebilir Gelişme

Günümüze kadar hızlı gelişen teknoloji ve sanayileşmenin yarattığı çevre kaynaklı sorunlar, hızla artan nüfus ve dünya kaynaklarının sınırlılığı; insanoğlunu yeni bir kavram olan sürdürülebilirlik kavramının araştırılmasına ve uygulanmasına yöneltmiştir. Dünya kaynaklarının korunarak kendi kendilerini yenileme sınırları aşmadan kullanımı üzerindeki düşünceler sürdürülebilir çevre ve kalkınmanın temel felsefesini oluşturur.

Bu nedenle sürdürülebilirlik, çevre bilimi, insani gelişme ve kaynak kullanımına yönelik çalışmaların ana konusu olmuştur. En kısa anlamıyla sürdürülebilir kalkınma; “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların kendi gereksinimlerini karşılayabilme imkânlarını tehlikeye atmadan temin ederek, kalkınmayı sürdürülebilir kılmaktır.” şeklinde ifade edilmektedir.

Çevresel sürdürülebilirlik, dünyadaki ekosistem servislerinin korunması ve sürdürülmesi, insanlığın her türlü konforunun temini ve rahat yaşam standartlarının sağlanabilmesi için bir zorunludur. Özellikle çevresel sürdürülebilirlik açısından en önemli unsurlardan olan enerji konusunun; ekonomik, toplumsal ve ekolojik olmak üzere birbiriyle ilişkili üç boyuta sahip olduğu kabul edilmektedir.

Çünkü amaç sürdürülebilir kalkınma ise çevreye en az zarar vererek enerji üretimi ve ekonomik büyüme sağlanmalıdır (S: 166 Şekil 7.10). Çevre politikalarını oluşturan otoritelerin, konuyu sadece iktisadi olarak ele almasının mümkün olmadığı görülmekte ve ekolojik, etik tüm süreçlerin gözetilmesiyle çevresel sürdürülebilirliği ön planda tutarak gelecek nesilleri de güvence altına almaları gerektiği bilinmektedir.

Bu nedenle çevresel sürdürülebilirlik yaklaşımı; “çevreyi ve yeryüzündeki tüm insanların yaşam kalitesini koruyarak çevresel anlamda biyolojik sistemlerin çeşitliliğinin ve üretkenliğinin devamlılığının sağlanması” anlamına gelmektedir.

Hem küresel hem de ulusal bazda enerji politikalarıyla çevre dinamiklerinin birlikte değerlendirilmesini ortaya koyan ÇED uygulamaları, doğadaki olumsuz etkilerin boyutlarının küçülmesine katkı sağlayacaktır.

Taşıma Kapasitesi

Dünya ekosistemi dış ortamla enerji alışverişi yapan fakat hiçbir madde alışverişine girmeyen kapalı bir sistemdir. İnsanlar tarafından oluşturulup yönetilen ekonomik düzen ise var olan ekosistemlerden düzenli olarak madde ve enerji alıp, sisteme atık madde ve düzensiz yapıda enerji çıktısı veren açık bir sistemdir. İnsan ekonomisinin açık bir sistem olmasının, kapalı bir sistem olan dünya ekosistemleriyle girdiği madde ve enerji alışverişi termodinamiğin temel yasalarına göre işlemektedir. (S: 167 Şekil 7.11 a ve b).

Enerji üretiminin sürdürülebilir olması için doğada yapılan değişimin hızının, doğanın kendini yenileme hızını aşmaması gerekir. Eğer doğal kaynaklar yenilendiğinden daha hızlı tüketiliyorsa, atıklar doğal parçalanma ve arıtmadan daha hızlı üretiliyorsa “doğal sermaye” eksiliyor demektir (S: 167 Şekil 7.12). Yeryüzünün her anlamda bir taşıma kapasitesi ve bölgesel olarak değişmekle birlikte her birim alanının bir üretkenlik sınırları bulunmaktadır. Problemlerinin kökeninde insanın doğadan taşıma kapasitesinin üzerinde yararlanması yatmaktadır. Taşıma kapasitesi; doğal sistemin kendini yeniden üretebileceği, doğal döngünün devamını sağlayabileceği seviyedir.

Ekolojik Ayak İzi Analizi

Ekolojik ayak izi analizi ise insanların doğal kaynaklar ve ekosistem üzerindeki bu etkisini ölçmeye yarayan bir hesaplama yöntemidir. Yaşarken ne kadar doğal kaynak tükettiğimizi ve bu kaynakların doğa tarafından bize sunulması için gerekli olan doğal alanı rakam olarak ortaya koyar. Bu sayede, birey, hane, ülke veya dünya olarak, tüketimlerimizin doğayı nasıl etkilediği ölçülebilir.

Bu sayede bireyin ya da bir ülkede yaşayan tüm insanların atıklarının yok edilmesi de dahil olmak üzere, tüm gereksinimlerini karşılamak için kullandığı biyolojik üretken alanın hektar olarak hesaplanarak doğa üzerindeki etkisinin ortaya konulmasına ekolojik ayak izi denir. Ekolojik ayak izi hesaplamaları yapılırken, iki temel dayanaktan yola çıkılmaktadır:

  1. Tüketilen kaynakların ve üretilen atıkların izlenebilmesi,
  2. Gereksinimlerin üretimi ve atıkların yok edilmesi için gereken biyolojik üretken alanın ölçülebilmesidir.

Dünyadaki doğal kaynakları kullanma şeklimiz ekolojik ayak izimizin büyüdüğünü gözler önüne seriyor. Enerji kullanımı ise ekolojik ayak izi içindeki en büyük bileşenlerden birini oluşturmaktadır ve çevresel çıktıları karbon ayak izi olarak tanımlanmaktadır. Bu gün karşı karşıya olduğumuz en büyük küresel çevre sorunu olan küresel ısınma ve iklim değişikliğinde ise karbon ayak izinin büyüklüğü sorumludur.

Karbon Ayak İzi: Birim karbondioksit cinsinden ölçülen, üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsüdür.


Yaz Okulu Sınavı
4 Eylül 2021 Cumartesi