Enerji ve Çevre Dersi 5. Ünite Özet

Küresel Ölçekte Isı Değişimi Ve Olumsuz Etkileri

Giriş

Gezegenimiz son yıllarda ev sahipliği yaptığı canlılara karşı her zamankinden çok daha fazla problem çıkarmaktadır. Bu gerçeğin temelinde uygarlığın gelişme süreci ve medeniyetin her geçen gün çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyması yatmaktadır. Ancak bu uygarlık düzeyinin enerji ihtiyacı ile doğrusal bir ilişkide olması, farklı enerji arayışlarını beraberinde gerektirmekte ve tabii ki doğa, bu etkileşimlere karşı olumsuz tepkiler vermektedir. Bu tepkiler küresel ölçekte tüm gezegeni, yaşayan mekanizmaları ile birlikte negatif etkilemektedir..

Negatif Etkileşim Süreci

Yaklaşık 4,5 milyar yıllık yerküre tarihinin son 450 milyon yılında bitkiler ve son 400 milyon yılını da eş zamanlı olarak omurgalı canlılar, doğal bir uyum içerisinde birlikteliklerini sürdürmüşlerdir. Ancak son 10 bin yıl, uygarlık ve insanlık tarihi ile çakışması, yerküre için bir negatif etkileşim sürecini oluşturmuştur. İklim değişikliği, yerküre tarihinin en büyük problemi olarak nitelendirilmektedir. Her canlı doğal varlığı çerçevesinde bu negatif etkileşim sürecinden evrimsel nitelikte etkilenir. Bu etkileşim, doğal çevre, sağlık, kentsel yaşam, ekonomik ihtiyaç, bilim ve teknoloji, hukuksal gereksinimler, gıda, tarım, farklı kullanım niteliğindeki su gibi en temel gereksinimler olmak üzere, yaşamımızın her aşamasında karşımıza çıkar. Bu negatif etkilerin insanlık, çevresel etkileşim ve doğal denge açısından pozitif katkıya dönüştürülmesi adına geliştirilen sosyokültürel ve bilimsel nitelikte çözüm odaklarının çok daha fazla ve hızlı süreçlerde güçlendirilmesi zorunluluk halini almıştır. Başta karbondioksit olmak üzere atmosferdeki sera gazlarının sanayi devrimi sonrasındaki hızlı birikimi, yüzey sıcaklığındaki küresel ani artışı tetiklemiştir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında, 24 Mayıs 2004 tarihinde taraf olan ülkemizde gerçekleştirilen yerel çalışmalar, hem bölgesel kalkınma çabalarının sürdürülmesi hem de iklim değişikliğinin negatif etkilerinin azaltılmasına yönelik küresel ölçekteki girişimlerin olumlu sonuçlanması odaklarında etkin rol oynamaktadır.

Küresel Değişiklikler

Kıta, bölge ve okyanus havzaları ölçeğinde, iklimde uzun süreli değişkenlik gözlenmektedir. Ortalama yüzey sıcaklıkları, buz ve kar örtüsü, yağış miktarı, okyanus tuzluluğu, rüzgâr tipleri ile kuraklık, şiddetli yağış ve sıcak dalgaları gibi süreçlerin sıradışı zamanlarındaki küresel değişkenlikler, bir çok olumsuz etkileri tetiklemektedir. Kuzey ve Güney Amerika’nın doğu bölümleri, Kuzey Avrupa’da ve Kuzey ve Orta Asya’da yağışlarda önemli artışlar, Afrika’da Sahel, Akdeniz, Güney Afrika ile Güney Asya’nın bazı bölgelerindeki yağışlarda önemli azalmalar tespit edilmiştir. Son yüzyılda su seviyesinde 17cm yükselmiştir. Dağlardaki buz ve kar örtüsü ortalamalarında azalmalar ve deniz seviyesinde şiddetli artışlar belirlenmiştir. Atmosferik su buharında gözlenen artış ve ısınma ile tutarlı olarak, karaların büyük bölümünde, şiddetli yağışların sıklıklarında artış tespit edilmiştir. Okyanus sularının ortalama sıcaklıkları yaklaşık 3000m derinliğe kadar artmıştır ve iklim sistemine eklenen ısının %80’inden fazlası okyanuslarda tutulmaktadır.

Doğal Olmayan Isınmaya Küresel Tepki

Yerküre, küresel ısınma etkilerine karşı belirgin tepkiler göstermektedir. Bunlardan en önemlisi sıcaklıktaki değişikliktir. Sanayi devriminden günümüze kadar cihazlarla yapılan gözlem kayıtlarında yer alan en sıcak dönem 1995 ile 2006 yılları arasında yaşanmıştır. Küresel ölçekte, ortalama yüzey sıcaklıkları için güncellenen 100 yıllık doğrusal eğilimin büyüklüğü yaklaşık 0.74 °C’ye ulaşmıştır. Doğrusal ısınma eğilimi, son 50 yıllık dönemde, geçen 100 yıllık dönemin yaklaşık iki katı olmuştur. Bu değer yaklaşık 10 yılda 0.13 °C’dir. Arktik bölgede 1960’lı yıllardan günümüze kadar olan zaman diliminde ısıdaki artış, küresel ortalamanın iki katı olmuştur. 20. Yüzyılın ikinci yarısında sıcaklıktaki dengesizlik ve yüksek sıcaklık dalgası etkileri daha sık oluşmuştur. Ayrıca don olaylarının olduğu gün sayısı çok azalmıştır. Okyanus sularının ortalama sıcaklıkları en az 3000m derinliğe kadar ulaşmıştır. Yağış karakterinin değişmesi, küresel ısınma etkisine gösterilen diğer tepki kategorisidir. 1900 yılından bu yana yapılan kayıtlar incelendiğinde, Kuzey ve Güney Amerika’nın doğusunda, Kuzey Avrupa’da, Kuzey ve Orta Asya’da yağış artışı olduğu gözlenir. Buna karşılık aynı kayıtlarda, Sahel, Akdeniz Havzası, Güney Afrika ve Güney Asya’nın bir bölümünde ise bariz bir azalma sözkonusudur. 1970’li yıllardan itibaren tropikler ve subtropiklerde daha şiddetli ve uzun kuraklıklar tespit edilmiştir. Aşırı yağış ve tropik siklon olaylarında önemli artış belirlenmiştir. Küresel Isınma süreci kapsamında Buzul Bölgelerinde fark edilir bir değişim yaşanmaktadır. Permafrost tabakasının yüzey sıcaklığında 1980’li yıllardan bu yana gözlenen artış 3 °C civarında olmuştur. 1900 yılından bu yana, Kuzey yarım kürede mevsimlik olarak donan toprakların kapladığı alan yaklaşık %7 azalmış, ilk baharda ise %15 azalmıştır. 1980 yıllarının başından itibaren ilk baharda karla kaplı alanlarda %5 azalma olmuştur. Deniz buzlarının kapladığı alanlar, her 10 yılda ortalama %2,7; yaz aylarında ise %7,4 azalma göstermiştir. Sanayi öncesi zamandan bu yana, Atmosferdeki doğal sera gazları birikimlerinde önemli ölçüde artış meydana gelmiştir. CO 2 %35 oranında artmıştır. CH 4 %148, N 2 O ise %18 oranlarında artış göstermiştir. Küresel sera gazı salımlarında yaşanacak artışlar sonucunda, küresel ortalama sıcaklık artışının, 2000 yılı öncesindeki artış hızının 2 katına çıkarak her 10 yılda 0.2 °C artabileceği öngörülmektedir. Yerküre alarmda; Aşırı sıcakların, fırtınaların, tayfunların ve su baskınlarının şiddeti ve art arda gelişi, dünya ölçeğinde su döngüsünün hızlandığına işaret ediyor. Yüzyıldır dünyanın genelinde ortalama yağış ve sıcaklıklar artıyor ve daha değişken bir hâl alıyor. Kara ve deniz, bölgeler, mevsimler ve hatta gece ve gündüz arasındaki farklar tutarlı olmakla birlikte istatistiksel değişkenliğin üzerinde yer alıyor. Ortalama hava sıcaklığının yükselişi, mevsimler arasında dengesiz dağılmaya başlamıştır. Kışlar yazlardan daha çok ısınıyor. Avrupa’da ve özellikle kıtanın Güney ve Doğu kısımlarında çok soğuk günlerin sayısı azalırken, 25 °C’den daha sıcak günlerin sayısı artıyor. Küresel açıdan gece sıcaklıklarının artışı gündüze göre iki kat daha fazla oluyor. Bu artış, suyun ısınmasının yavaşlığı dikkate alındığında, kıtalarda, okyanuslardakinden çok daha hızlı gerçekleşmektedir. Atmosferde sıcaklıkların yükselmesi buharlaşmayı arttırdığından, hacmi yüzyılda %2 artmıştır. Akdeniz civarı gibi bazı bölgeler kururken, Avrupa’nın Kuzey ve orta bölgesinde 1900’den günümüze, yağışlarda %30 civarında bir artış göstermiştir. Isınan Büyük Su Kütleleri; Geçen yüzyıldan bu yana deniz seviyesi ve sıcaklığındaki artış sürekli bir hâl aldı ve 1993 yılında net olarak hızlandı. Sıra dışı doğa olaylarının bölgesel değişimleri, ısı yükselmesinin nedenlerine ışık tutsa da, asıl iklim değişiminin nedeni, küresel ölçekte algılanabilen ısı artışıdır. Su seviyesindeki yükselmenin asıl nedeni, küresel sıcaklık artışıdır. Yüzeydeki su sıcaklığının artması, suyun genleşmesine yol açmaktadır ve su havzası yatay düzlemde kıtaların şekli ile engellendiği için, su seviyesi yükselmek zorunda kalmaktadır. 1950’lerin başından bugüne hızlanan ortalama okyanus seviyesi yükselmesi, kıyı şeridinin şekline ve denizaltı topografyasına bağlı olarak, bölgelere göre 10-25 cm arasında değer kazanmıştır. Yüzey sıcaklığı 0,1 °C arttığında, deniz seviyesi 1cm yükselmektedir. Dolayısıyla, 1900 yılından buyana 0,6 °C artış nedeni ile su 6 cm yükselmiştir. Ancak Kuzey yarım kürenin yüksek enlemlerdeki donmuş toprağın çözülmesi ve buzulların erimesine bağlı olarak bu değere birkaç santimetre daha eklemek gerekir. Buzulların erimesi, suların yükselme süresi ve seviyesi üzerinde etkili olmakta ve doğal dengeye negatif etki yapmaktadır. Geçen yüzyılda Kenya dağlarındaki buzul kütleleri %92, Kilimanjaro’dakiler %82, Kafkasya dağlarının tümünde ve Alplerde bulunan buzların %50’si ve Yeni Zelanda buzullarının dörtte birinden fazlası azaldı. Topraktaki buzullar ve kar, önemli miktarda tatlı su depolayarak dere ve ırmakları desteklemektedir. Deniz buzulları ise eriyerek bölgesel olarak su sıcaklığını, buna bağlı olarak CO 2 emme kapasitesini, tuzluluk oranını ve akıntıları değiştirmektedir. Küresel boyutta buzulların erimesi ve karlanmanın azalması bilim insanlarını bu açıdan endişelendirmektedir. 1970’li yıllardan bu yana atmosfer sıcaklığının yaklaşık 3-4 °C kadar yükselmesi ve yağmurlardaki %8 artış nedeni ile karların erimesi hızlanmış ve Okyanus buzullarının erimesi ise Kuzey yarım kürede elli yıldır sürüyor. 19531978 yılları arasında her on yılda 190000 km 2 olan azalma, günümüzde yaklaşık 390000 km 2 değerlerine ulaşmıştır. Değişikliklere neden olan mekanizmalar mevsimleri de etkiler. Hollanda’da yapılan bir araştırmaya göre, 25 yıl önce göçmen kuşlar, en yoğun 25 Nisan’da gelir ve yavruları 3 Haziran’da yumurtadan çıkardı. Aynı tarihte tırtıllar da yumurtalarından çıkardı. Doğanın düzeni bu şekildeydi. Fakat 20 yıllık ısınma sonucu tırtıllar yumurtalarından iki hafta erken çıktı. Kuşlar tırtıllara ayak uydurmaya çalıştı, ama başaramadı. Bu nedenle soyları tehlikede. Küresel ısınmadan bu şekilde etkilenen milyonlarca ekolojik yaşam alanı bulunmaktadır. Bölgesel iklime bağlı olan ortamların değişmesinden dolayı, son 30 yıldır, çok sayıda hayvan türü yaşadıkları alanı değiştirmek zorunda kaldı. Bilim insanları, yaklaşık yüz yıldır, türlerin birbiri ve yaşadığı mekânla olan ilişkilerinde ve yaşam biçimlerinde önemli değişiklikler olduğunu belirlediler. Akdeniz’de, 1980’lerin sonundan buyana, Doğu havzasında yerleşmiş olan türler Batı havzasına doğru göç etmektedir. Kuzey Atlantik bölgesinde, kış aylarında, bitkisel planktonun üreme dönemi uzarken miktarı ikiye katladı. Aynı zamanda, bitkisel planktonlarla beslenen bir çok hayvanın larvaları yumurtalarından gittikçe daha erken çıkmaya başladı. Türlerin nüfusundaki önemli değişkenlerin kökeninde suların yüzeyindeki sıcaklık artışının yanı sıra bir çok etkileşim vardır. Örneğin Balıkçılık ve deniz altında avlanma sırasındaki yem artıkları ile kirlilik, İNSAN FAALİYETLERİ’nin yanısıra, El Nino, Kuzey Atlantik salımı gibi DOĞAL OLAYLAR ve bunların benzeri süreçler. Yeryüzünün ortalama sıcaklığındaki artış, türler bakımından iklim dağılımını değiştirmeye çalışmaktadır. Hayvanların yaşam alanları değişim göstermektedir ki, Avrupa’da, Akdeniz iklimi ılıman bölgesinin Güney’inde etkili olurken, ılıman iklim ise Kuzey iklim bölgesine doğru her artan bir derece için 160km ilerliyor. Bu kadar kısa bir zaman diliminde ve bu büyüklükteki değişimler, doğal ayıklanmayı hızlandırmaktadır. Ekolojik ortam, her bir tür için oldukça katı bir biçimde belirlenen sıcaklık, yağmur miktarı, mevsimlerin süresi, bitki örtüsü ve beslenme koşulları ile tanımlanır. Bunlardan herhangi biri değiştiğinde tür, fizyolojik kapasitesi ve zamanı varsa bu değişime uyum sağlar. Aksi takdirde, başka yerde aynı ekolojik ortamı arar ve yeterli sürede bulamazsa yok olur. Geride bıraktığı alan, kolay uyum sağlayabilen bir çok tür için kullanıma açıktır. Doğanın dengesini koruyabilmesi için, bir tür yaşadığı yeri değiştirdiğinde, doğadaki üreme ve besin zinciri tehlikeye girer ve diğer tüm türler bunun sonuçlarından küresel ölçekte etkilenir. Küresel İklim değişiminin yakın gelecekte yapacağı etki, bir çok açıdan olumsuz sonuçları küresel ölçekte beraberinde getirecektir. Bir çok ekosistemin direnme kapasitesi aşılacaktır. Orman alanları ve okyanusların yutak özellikleri ortadan kalkarak iklimsel değişiklikleri hızlanacaktır. Ortalama sıcaklık artışının Sanayi öncesine göre 2 °C’yi aşması halinde, bitki ve hayvan türlerinin %30’u yok olabilecektir. Bölgesel ölçekte, orta ve yüksek enlemlerde, bazı bitki türlerinde sınırlı verim artışı olacaktır. Nüfusun daha yoğun olduğu alçak enlemlerde, kurak ve tropik bölgelerde tarım üretiminin önemli ölçüde azalarak açlık tehlikesinin artabileceği öngörülmektedir. Yetersiz beslenme, aşırı hava olayları, salgın hastalıklar nedeni ile meydana gelen olumsuzluklardan milyonlarca insan negatif etkilenecektir. Etkilenmenin niteliği, eğitim, halk sağlığı altyapısı ve ekonomik duruma göre farklılık gösterecektir. Buzulların yok olması ve kar örtülerinin erimesi nedeni ile, dünya nüfusunun 1/6’sının tatlı su kaynakları önemli derecede azalacaktır. Gelecek tarihlerde, yüksek enlemlerde yüzey akışları %30’a varan oranda artarken, bazı orta enlemlerde su kaynakları %40’a varan oranda azalacaktır.

Bilimsel Modellemeler Merceğinde İklim Değişimi

Karmaşık bir yapıya sahip olan gezegen iklimi, sayısal platformlarda modellenerek, iklimbilimcilerin anlayabileceği şekilde basitleştirilmektedir. Ancak tabii ki belirli kabullenmeler ve yaklaşıklıklar çerçevesindeki belirsizliklerin azaltılması çabası içinde gerçeğe en yakın benzetimler oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu çaba kapsamında iklimbilimciler, önemsiz görülen fiziksel süreçleri bile hesaba katarak, biyolojik ve kimyasal olayları dikkate alan değişkenleri modellere dahil etmektedirler. Belirsizliklerin azaltılması ve gerçek doğa ile kıyaslanması sayesinde, gözlenen uyum, modellere duyulan güveni artırmaktadır. Küresel ölçekte yapılan modellemelerin bir başka zorluğu, elde edilen verilerin modele eklenmesi ve işlenmesi sırasındaki teknik kapasitenin yetersizliğidir. Sağlıklı bir analiz için, küresel ölçekteki alan (değişkenlerin fiziksel olarak eşit özelliklerde olabileceği) bölgesel olarak homojene yakın coğrafi alt birimlere ayrılmaktadır. Bu coğrafi birimlerin hacimsel ölçüleri yaklaşık kıyıdan 50-1000km mesafe, yerden 1km yükseklik ve deniz seviyesinden 300m derinlik şeklindedir. Bu hacim elemanının çözünürlüğü, fırtınalar gibi atmosfer olaylarının modellenmesi için yeterli değildir. Bu aşamada çözünürlüğü daha yüksek olması gereken olaylar için ampirik değişkenler model algoritmalarına eklenmektedir. Böylece atmosferdeki CO 2 yoğunluğunun iki katına çıkmasının neden olduğu sıcaklık artışı, en çok üç derecelik yanılma payı ile öngörülebilmektedir. Algoritmalardaki doğrusal olmayan denklemlerde bulunan parametrelerdeki en küçük değişiklik, hassas bir şekilde modelde büyük farklılıklara neden olmakta ve öngörüler büyük oranda değişebilmektedir. Araştırmalara göre sera etkisine neden olan gazların yoğunluğu, son 650000 yılda ulaşılabilecek en yüksek değerleri geçti. Gelecekteki muhtemel CO 2 veya CH 4 değerlerini tortulardan veya buz sondajlarından belirlemek imkansız. İklimbilimciler, temel fizik, kimya, ekoloji ve biyoloji prensiplerinden hareketle, okyanuslarda ve atmosferde meydana gelebilecek değişiklikleri ve toprak, su, hava arasındaki enerji değişimlerini sayısal olarak modellemek zorunda kalmaktadırlar. Küresel ölçekte sıcaklık değişimi, sera etkisine neden olan gaz salımındaki değişim ve atmosfer bileşenlerinin küresel ısınmadaki etkisi gibi belirsizliğini koruyan değişkenler üzerinde çalışmalar sürmektedir. Asıl daha büyük belirsizlik, su buharı hareketinin modellenmesindeki zorluk nedeni ile yağışların bölgesel değişiminde yaşanmaktadır. Sıcaklığın yeterince azalması ile oluşan buz, temas eden havanın soğuk kalması için gerekli miktarda ışık yansıtır. Tersine, buz erimeye başladığında toprağın önemli bir yüzeyi açığa çıkar. Bu toprak daha fazla ışık emer, daha da ısınır ve atmosferi ısıtarak erimenin hızlanmasına neden olur. Böylece erime süreci daha da hızlanır. İklimbilimcilerin çalışmalarındaki en önemli hedef, birikimdeki bu artışı durdurmak ve kabul edilebilir sınır değerlerindeki değişen iklim dengesinde sabitlemektir. Bu hedefe ulaşmanın ilk basamağı, tüm ülkeleri, karbon atıklarını kesinlikle azaltmaya zorlamaktır. Her ülke, acilen enerji tasarrufu seferberliğine girişmeli ve fosil yakıt kullanımını hızla terk ederek diğer enerji kaynaklarının %100 kullanımına yönelmelidir.

Günümüzden 2100 yılına kadar sera gazı yoğunluk artışı için çeşitli senaryolar belirlenmiştir.

  • A1 tipi senaryoda; yüzyılın ortasında 8,7 milyar ve 2100 yılında 7 milyar nüfus ile hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleşecek.
  • A2 tipi senaryoda; Dünya son derece heterojen bir yapıda olacak ve nüfusu artmaya devam ederek 2100’de 15 milyara ulaşacak.
  • B1 tipi senaryoda, yüzyıl içerisinde en yüksek noktasına ulaşan nüfus gelişimi ile hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleşecektir. Maddi ekonominin azalması ve enerji bakımından temiz ve tasarruflu teknolojilerin girişi ile, hizmet ve bilgi ekonomisine doğru hızla gelişecektir
  • B2 tipi senaryolar yerel çözümler arayan bir Dünya üzerine kurulmuştur. 2001’de 10 milyar civarına ulaşan nüfus artışı kesilmemekle birlikte A2 senaryosuna göre daha yavaş bir artış söz konusudur. Ekonomik gelişmeler ve teknolojik ilerlemeler daha yavaş olacaktır.

Oluşturulan modellere göre, bu güne kadar biriken negatif etkilerin ekolojik dengeden arındırılması uzun yıllar alacaktır. Atmosferdeki sera gazlarındaki artışın, kaçınılmaz olarak yağış ve sıcaklık artışına da yol açacağı öngörülmektedir. Yüzyıl kadar kısa bir zamanda, bu kadar ani bir değişimin yaşanması ile atmosfer dengesi altüst olacak ve mevsimlik ve coğrafi farklılıklar çok daha çarpıcı bir şekilde yaşanacaktır. Modelin öngörülerine göre, buharlaşma-yoğunlaşma döngüsünün hızlanması, yağış hacminin öngörülemeyen miktarda artmasına yol açacaktır. İklimbilimsel modellerin öngörülerine göre, 2100’e kadar CO 2 oranını 550 ppm’de tutmayı başarabilirsek, atmosferin ortalama sıcaklığını önümüzdeki yüzyıllarda şimdikinden 2-4,5 °C ileride tutabileceğiz. Ancak herhangi bir girişimde bulunulmazsa, sera etkisine sahip gazların oranı 1000-1200 ppm değerlerine ulaşacaktır. Öngörülere göre, yerkürenin ortalama sıcaklığı şimdiki değerinden 3,7-9,4 °C daha yüksek bir değerde sabitlenecektir. Uyum senaryoları, 2100’e gelindiğinde sıcaklığın artışı ile ilgili, en iyimserden (B1, 1,5-2,8 °C) en kötümserine (A1F1, 3,55,8 °C) ve ortalama bir senaryoya (A1B, 2,3-4,1 °C) kadar, 1,5-5,8 °C’lik bir aralık öngörmektedir. Elde edilen model sonuçlarına göre, kıtalar okyanuslara göre iki kat daha hızlı ısındığından kıyı bölgeler, kıta içlerine göre çok daha az zarar görecektir. Su seviyelerindeki yükselmelerden dolayı, kıyılarda bulunan yerleşim yerlerindeki yaşayanlar karaların iç kısmına gitmek zorunda kalacaklardır. Alçak adalar tamamen yok olacak ve kıyı şehirleri yeniden kurulmak durumunda kalacak. Tuzlu su, toprağın içine işleyerek yer altı su tabakasını etkileyecek. Kıyıların ekolojik dengesinin korunması için önemli olan ve hem karada hem denizde yaşayabilen canlıların biyolojik ortamını bozacak. En yıkıcı olanlarından biri ise, okyanusların CO 2 emme kapasitesi azalacak. Analizler sonucundaki öngörülere göre, Okyanuslar yeryüzünün ortalama sıcaklığının yükselmesine iki şekilde tepki verecektir. Bunlardan ilki genleşme, ikincisi ise buzul ve buzul keplerinin erimesi ile su miktarının artması. Isınmanın gittikçe daha derin katmanları etkilemesi ile genleşmenin uzun zaman alması beklenmektedir. Atmosfer–okyanus ikilisi tarafından kullanılan enerjideki artışın El Nino ve El Nina olayları üzerinde sonuçları olabilir. Modellere göre, bu yüzyıl boyunca ne Nino-Nina salınımında kuvvetli bir hızlanma, ne de meteorolojik belirtilerinde bir yoğunlaşma bekleniyor. Muhtemelen Kuzey Atlantik salınımı için de aynı durum geçerli olacak. Ancak, Gulf Stream akıntısı yavaşlayabilir ve hatta tamamen durabilir. Genel olarak, deniz seviyesinin yükselmesi ve yüzeyindeki ısı artışı, deniz buzullarının küçülmesi ile tuzluluk oranında, dalga rejimlerinde ve okyanus dolaşımındaki değişimler, denizlerdeki ekolojik yapıları değiştirecektir. Ekosistemler ve biyolojik ortamlar altüst olacak. Bazıları yayılacak veya enlem değiştirecek. Diğerleri azalacak veya yok olacaklar. Bitki ve hayvan türleri çeşitliliği üzerindeki etkisi su döngüsündeki etkisi gibi bilinmiyor. Tahminlere göre, küresel ısınmanın tepkisi olarak ormanların doğası değişecek. Tomurcuklanma erken başlayacak, yıllık büyüme dönemi uzayacak, yaz ile kış mevsimleri arasındaki ısı farklılıkları düzensizleşecek ve atmosferdeki nem miktarı değişeceği için canlı türleri arasında seçilim, eleme ve hayatta kalma süreci başlayacak.

Küresel Isınma Etkilerinin Azaltılmasına Yönelik Önlemler

Öncelikle küresel salımlar sınırlandırılmalı, zaman içinde şu anki seviyelerin altına inmesine destek verilmelidir. En büyük destek ise; enerji tasarrufunun arttırılması ve yeni enerji üretim biçimlerinin geliştirilmesi ile mümkün olacaktır. Bir çok devlet enerji gereksinimini fosil yakıt temelinde sağlayarak varlığını sürdürmektedir. Fakat küresel iklim dengesindeki bozulmanın temelinde de büyük bir katkı yüzdesini fosil yakıt tüketimi oluşturmaktadır. 1992 tarihinde imzalanan Rio sözleşmesinin amaçlarından biri; “atmosferde sera etkisine neden olan gaz salımını, iklim sistemi üzerindeki tüm tehlikeli insan kaynaklı düzensizliği önleyecek bir seviyede dengede tutmak” olarak belirlemiştir. Sözleşmede ayrıca, Ekosistemlerin iklim değişikliklerine doğal bir şekilde uyum sağlaması, gıda üretiminin zarar görmemesi ve ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir bir şekilde devamı için yeterli bir süre içinde bu amaca ulaşılmasının gerekliliği vurgulanmıştır. Bu gerekliliği doğuran düşüncelere yönelik bir çok senaryo üretilmiştir. Enerji tasarrufu; Dünya’daki CO 2 salımlarının %41’i enerji dönüşümünden, %20’si ulaşımdan, %18’i endüstriden, %13’ü inşaattan kaynaklanmaktadır. Her bir yüzdelik dilimin etkisinin azaltılması için farklı yöntemler uygulanmakta ve böylece enerji tasarrufu etkinliklerine katkıda bulunularak, ülkemizin enerji bağımsızlığına katkı sağlanabilmektedir. Yaşam alanlarının yalıtımı, hibrit motorlar, cihazların kullanılmadıkları sürece açık bırakılmaması, toplu taşım araçlarının kullanılması veya bisiklet gibi araçların kullanımı gibi bireysel çabalar çok önemlidir. Fosil yakıt kullanımı sonucu açığa çıkan karbonu depolamak, enerji probleminde önemli bir çözüm basamağını oluşturacaktır. Gezegenimizde fosil yakıtların zamanla tükeneceğinden emin olan bilim insanları, yerine geçecek enerji kaynakları geliştirmeye yönelmişlerdir. Bu çalışmaların en yoğun kısmı Nükleer enerji üzerine yapılmaktadır. Yenilenebilir enerji biçimi olarak Hidroelektrik sistemler, sera etkisine neden olan gaz salımına yol açmadıkları gibi, çok ileri bir endüstriyel gelişmişlik düzeyindedir. Yeni enerjiler; Düşük verime sahip olan yeni ve yenilenebilir enerjiler bir çok açıdan olumsuz özelliklerede sahiptirler. Sadece atmosfer koşullarının uygun olduğu zamanlar Rüzgâr eserse enerjisinden yararlanabiliyoruz. Güneş enerjisi ise, insanlığın mevcut enerji tüketiminden 12000 kat fazla ancak yön durumu, enlemlerin konumu, bulut örtüsü ve Güneş enerjisini çeken panellerin verimliliği sistemi olumsuz etkiler ve üstelik yılın belirli mevsimlerinde ve günün belirli kısa zaman aralıklarında etkilidir. Jeotermal enerji de, bölgesel jeolojik özelliklerle sınırlıdır. Ayrıca bu enerjilerin depolanması, üretim ile tüketilecek mekânlar arası kayıpsız nakledilmesi, büyük problemleri, teknik desteği ve ekonomik gereksinimleri beraberinde getirir. Yenilenebilir enerji kullanımında çevreye zararlı atık salınmaz ve sera etkisine katkı sağlayabilecek gaz üretmezler. Fakat belirli yer ve zamanda kullanılabilir olmaları önemli bir sınırlayıcı etkendir. Küresel ticaretin giderek hız kazandığı günümüz koşullarında, farklı mekânlara aktarma ve taşıma, enerji tüketimi açısından da vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Küresel petrol üretiminin yarısı farklı taşımacılık etkinliklerinde harcanmaktadır. Atmosfere salınan CO 2 ’nin yaklaşık dörttebirinden taşımacılık etkinlikleri sorumludur. Sera etkisine katkı sağlayan gazların %30’luk dilimi yaşam mekânlarından kaynaklanmaktadır. Yükselen soğuk havaya göre daha az yoğun olan sıcak hava, mekân içinde tutulamadığından, evler de ürettiği ısının yaklaşık %35’ini çatıdan kaybeder. Isıtmalı çatı ile yalıtılmamış bir evde, enerji dışarı sızar. Sokak ve bahçeleri, duvarları (%20-25) ve pencereleriyle (%10-25) mekân dışını ısıtır. Ayrıca toprağa da çok ısı verir (%5-10). Teknolojik gelişmelerin de katkıları ile inşaat sırasında yapılacak küçük çaplı eklemeler ve düzenlemeler ile salımlar kontrol altına alınabilir. Kullanıcıların bilinçlendirilmesi sayesinde, Elektronik aletlerin enerji tüketimini azaltmak, yeterli yalıtım ve kullanımda bir takım tedbirler sayesinde önemli derecede enerji tasarrufu sağlanabilmektedir. Güneş ışınları ile ısınan su kullanımı, Fotovoltaik Güneş panoları ile elektrik üretimi, Doğal ortamdan aldığı kalori ile mekânlara enerji sağlayabilen ısı pompaları, yılda yaklaşık %25 doğal gaz tasarrufu sağlayan yoğunlaştırıcı kazan, dışarıdan enerji almadan yaşanabilen, hatta elektrik üretebilen evler gibi daha bir çok uygulama optimum enerji döngüsüne katkı sağlayabilmektedir.

Günümüz yaşam standardının temelini oluşturan toplumsal ve ekonomik gerekliliklerin giderilmesi, fosil yakıt tüketimine dayanmaktadır. Sanayi ve ekonimi birlikteliği şemsiyesinde önce ham maddelerin üretilmesi, çıkarılması, taşınması, dönüştürülmesi, ardından malların üretimi, gerekli standartlara sahip mekânlarda depolanması, tüketim alanlarına nakledilmesi, tüketiciye sunulacak klimalı ortamlarda sergilenmesi ve tüketilmesi gibi daha bir çok ara basamak iklimi negatif yönde tahrip edecek etkileri oluşturmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler şimdilik az sera etkisine neden olan gazları salıyor. Ancak 2050 yılına kadar gelişmiş ülkeleri geçecekler. Çünkü gelişmiş ülkelerin ekonomik modellerini uyguluyor olacaklar ve yeteri kadar gelişmemiş teknolojileri ile ilerlemelerini fosil yakıtlara ve özellikle karbona dayandıracaklardır. 2100 tarihine kadar iklim doğası tamamiyle değişecek ve atmosferde sera etkisine neden olan gaz yoğunluğu geri dönülemez tehlike sınırlarının çok ötesine ulaşacak. Her birimize büyük sorumlulukların hakkını vermek adına küçük görevler düşmektedir. Bu aşamada bireysel çabalar arasında aşağıdaki maddeler örnek olarak verilebilir:

  • Yaydığımız karbon gazını azaltmalıyız..
  • Enerji tasarrufu yapan gereçler ve ampuller kullanmalıyız.
  • Isınmak ve serinlemek için kullandığımız cihazların zaman ayarlı olanlarını tercih etmeliyiz.
  • Evimizde izolasyonu arttırmalıyız.
  • Enerji tüketiminizi periyodik ölçtürerek bilinçlenmeliyiz.
  • Geridönüşüme özen göstermeliyiz.
  • Mümkünse benzin ve elektrik motorlu hibrit otomobil kullanmalıyız.
  • Mümkün olduğunda ulaşım amacı ile yürümeyi ya da bisiklete binmeyi tercih etmeliyiz.
  • Metro ve toplu taşıma araçlarını kullanmalıyız.
  • Siyasi liderlere yaşadığınız dünyanın küresel iklim ve doğal süreç dengesini etkileyecek projeleri onaylamamaları konusunda duyarlı olmaya çağırmalı ve tepki göstermeliyiz.
  • Yenilenebilir enerji kaynaklarının teknolojik açıdan geliştirilmesi ve uygulanmasına yönelik çalışmaları teşvik etmeli ve desteklenmesini sağlamalıyız.
  • Atmosferin, yaşamın ve doğal dengenin sürekliliği için Ağaç dikmeli ve teşvik etmeliyiz.
  • Yabancı petrole bağımlılığımızı azaltmalıyız.
  • Yakıt tasarrufu standartlarını arttırmalıyız.
  • Otomobillerin emisyonlarının düşürülmesini sağlamalıyız.

Küresel Isınmanın Bölgesel Etkileri

Türkiye, iklim değişikliği politikalarında, küresel ölçekteki sözleşmelerin temel ilkeleri olan “iklim sisteminin eşitlik temelinde; ortak, fakat farklı sorumluluk alanına uygun olarak korunması, iklim değişikliğinden etkilenecek olan gelişme yolundaki ülkelerin ihtiyaç ve özel şartlarının dikkate alınması, iklim değişikliğinin önlenmesi için alınacak tedbirlerin etkin ve asgari maliyet ile yapılması, sürdürülebilir kalkınmanın desteklenmesi ve alınacak politika ve tedbirlerin ulusal kalkınma programlarına entegre edilmesi” konularına önem vermektedir. Bu kapsamda ön plana çıkan temel politika ve tedbirler; enerji, ulaşım, sanayi, tarım, atık ve arazi kullanım değişikliği ve ormancılık sektörlerinde odaklanmaktadır. Bu yönde geliştirilen politika, mevzuat, kurumsal yapılanma ve önlemler çerçevesinde önemli aşamalar kaydedilmektedir. Temiz enerji kaynaklarının harekete geçirilerek, hidroelektrik enerji ve rüzgâr enerjisi potansiyelinin kullanımında büyük adımlar atılmıştır. Ülkemiz subtropikal kuşaktaki kıtaların batı bölümünde oluşan Akdeniz iklimi etkisi altındadır. 1100m ortalama yüksekliğe sahiptir ve üç tarafı deniz ile çevrili olan bölgede bir çok alt iklim tipi gözlenir. Yağışlarda önemli azalma eğilimleri ve kuraklık olaylarının, kış mevsiminde daha belirgin olarak ortaya çıktığı belirlenmiştir. Genel olarak, Doğu Akdeniz Havzası’nın ve Türkiye’nin yıllık ve kış yağışlarında gözlenen önemli azalma zamanları, Kuzey Atlantik Salınımın kuvvetli pozitif anomali indisi dönemlerine karşılık gelir. Bölgesel olarak, kuraklık zamanlarından en çok Ege, Akdeniz, Marmara ve Güneydoğu bölümleri etkilenmektedir. Karasal yağış özelliklerine sahip iç bölgeler, ilkbahar ve yaz yağışları ve yıllık kuraklık indisleri artış göstermekte, nemli koşullar belirginleşmektedir. Türkiye’nin İç ve Doğu bölgelerinin büyük bir bölümü ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi, iklim etmenleri ve bitki örtüsü kapsamında, çölleşmeye yönelmiş bölgeler olarak değerlendirilmektedir. Son dönemde yapılan akademik çalışmaların sonuçlarına göre, ülkemizdeki olumsuz gelişmeler, küresel iklimdeki değişkenliğin takip altında tutulması ve küresel olduğu kadar bölgesel ölçeklerde de daha titiz ve kapsamlı çalışmaların yapılması gerektiğini ortaya çıkarmıştır. Yapılan bilimsel çalışmaların 2071-2100 yılları arası dönemi kapsayan tarihlerde Türkiye için öngörüler belirlenmiştir. Bu öngörülere göre; kıyılar dışında ortalama sıcaklık artışı 5-6° arasında olacak, yaz aylarında batıda, kış aylarında ise doğuda sıcaklık artışı daha fazla olacaktır. Ortalama yağışlarda %40’a varan oranda azalmalar, batıda yağış azalması toplam miktarı ve % değeri olarak daha yüksek, Yaz aylarında Orta Anadolu ve Karadeniz’de belirgin azalmalar beklenmektedir. Sonbaharda Karadeniz’de yağışlarda artış öngörülmektedir. Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu dağlarında kar kalınlığında 300mm’ye kadar varan azalmalar beklenmektedir. Araştırma sonuçlarına göre, yağış açısından önemli değişiklikler yaşanacak. Özellikle kışaylarında, Türkiye’nin Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’yu da kapsayan güney bölümünde yüzde 20 ila 50 arasında azalıyor. Verilere göre, bu bölgelerdeki su havzaları ciddi tehlike altında. Karadeniz bölgesi ise aynı oranda olmasa da önemli ölçüde yağış artışıyla karşı karşıya. Rüzgâr patenlerindeki değişimler güney bölgelerine nem girişini yavaşlatacak ve yağışın azalmasına sebep olacak. Yine yağıştaki değişimin belirgin olduğu sonbahar mevsiminde ise Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun bir kısmını kapsayan bölgede yüzde 50’yi aşan artışlar beklenmektedir.

Uzun bir zaman aralığı içinde, yağışın belirgin şekilde normal değerinin altına düşmesi Meteorolojik kuraklık olarak tanımlanır. Nem azlığının derecesi ve uzunluğu meteorolojik kuraklığı belirler ve bölgesel olarak farklılık gösterir. Değişken olarak yağışın aylık, mevsimlik veya yıllık toplamlarının ortalamadan olan farkları değerlendirilir. Tarımsal kuraklık, meteorolojik kuraklığın çeşitli özellikleri ile ilişkilidir ve nem kaybı ve su kaynaklarında kıtlık oluştuğu zaman meydana gelir. Ürün miktarında azalmaya, büyümelerinde değişime ve hayvanlar için tehlikeye sebep olur. Hidrolojik kuraklık ise yer altı su kaynakları, yüzey suları veya yağış periyotlarının etkisi ile ilişkilidir. Meteorolojik kuraklığın uzaması durumunda hidrolojik kuraklık ön planda değerlendirilir. Uzun sureli yağış azlığının kaynak seviyeleri, yüzey akışı ve toprak nemi gibi hidrolojik sistemin bileşenlerinde belirginleşir. Yer altı suları, nehirler ve göllerin seviyelerinde keskin bir düşüşe sebep olur. Su yetersizliği insanları ve onların hayatını etkilediğinde sosyo-ekonomik kuraklık belirginleşir. Ülkemizde kuraklığa etki eden önemli değişkenler arasında atmosferik şartlar, fiziki coğrafya ve iklim değişkenlikleri yer alır.

Küresel iklim değişikliğinin, aşağıda sıralanan, Türkiye’de sebep olabileceği çevresel ve sosyo-ekonomik etkiler, acilen önlem alınması gerektiğinin bir göstergesidir:

  • Sıcak ve kurak sürecin uzunluğundaki ve şiddetindeki artışa bağlı olarak, orman yangınlarının sıklığı, etki alanı ve süresi artabilir,
  • Tarımsal üretim potansiyeli değişebilir,
  • İklim kuşakları, ekvatordan kutuplara doğru yüzlerce kilometre kayabilir ve Türkiye, bugün Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da egemen olan daha sıcak ve kurak bir iklim kuşağının etkisinde kalabilir
  • Doğal karasal ekosistemler ve zirai üretim, hastalıklardaki artışlardan zarar görebilir,
  • Türkiye’nin kurak ve yarı kurak alanlarındaki su kaynakları sorunları artabilir,
  • Yaz kuraklığının süresinde ve şiddetindeki artışlar, çölleşme süreçlerini, tuzlanma ve erozyonu destekleyebilir,
  • Sayılı sıcak günlerin sıklığındaki artışlar, insan sağlığını ve biyolojik üretkenliği etkileyebilir,
  • Şehirlerde, gece sıcaklıklarının belirgin bir biçimde artması ile, havalandırma ve soğutma maksatlı enerji tüketimi artabilir,
  • Su varlığındaki değişiklikten ve ısı stresinden kaynaklanan enfeksiyonlar, özellikle büyük şehirlerde sağlık sorunlarını artırabilir,
  • Yenilenebilir enerji kaynakları üzerindeki etkiler bölgelere göre farklılık gösterecek olmakla birlikte, rüzgâr esme sayısı ve kuvveti ile güneşlenme süresi ve şiddeti değişebilir
  • Deniz akıntılarında, deniz ekosistemlerinde ve balıkçılık alanlarında, eş zamanlı sosyoekonomik sorunlar ortaya çıkabilir.
  • Deniz seviyesi yükselmesine bağlı olarak, Türkiye’nin yoğun yerleşme, turizm ve tarım alanları durumundaki, alçak taşkın-delta ve kıyı ovaları ile haliç tipi kıyıları sular altında kalabilir.

Yaz Okulu Sınavı
4 Eylül 2021 Cumartesi