Sendikacılık Dersi 7. Ünite Özet

Türkiye’de Sendikacılık

Türkiye’de Sendikacılığın Tarihsel Gelişimi

1923-1946 Dönemi

Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye, çoğulcu demokrasi yönünde tercihini ortaya koymuştur. Tek parti dönemi, endüstri ilişkileri alanının büyük ölçüde bağımsızlık kazanamadığı, daha çok siyasi ve ekonomik faktörler tarafından belirlendiği bir dönem olmuştur. Bu dönemde endüstri ilişkileri bağımsız bir alan olma niteliğini kazanamamışsa da meydana gelen gelişmeler ve yapılan yasal düzenlemeler, endüstri ilişkilerinin sonraki dönemlerde kazanacağı nitelikler açısından belirleyici olmuştur. 1923 yılında yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararların ve 1927 yılında yürürlüğe konulan Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun paralelinde 1923-1933 yılları arasında liberal iktisat politikaları uygulanmış ve özel sektörün gelişimi teşvik edilmiştir. 1924 Anayasası, toplanma ve dernek kurma hakkını getirirken; 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun, derneklerin kurulmasında serbest kuruluş sistemini getirmiştir. Ancak bununla birlikte tek parti döneminde toplu iş ilişkilerine çok sıcak bakılmamış; daha çok bireysel iş ilişkilerini düzenleyen kanunlar kabul edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet Türkiye’sine sınırlı bir sendikacılık hareketi devredilmiştir. Bağımsızlık mücadelesi sırasında sendikacılığın geliştiği, başta Selanik olmak üzere, Balkan kentlerinin kaybedilmesi ve Cumhuriyet dönemine de sarkan millî iktisat uygulamaları nedeniyle sendikalaşmada önemli rol oynayan gayrimüslim azınlıkların bir bölümünün ülkeden ayrılması işçi hareketleriyle ilgili önemli bir deneyimin de kaybedilmesine neden olmuştur. Bunun yanı sıra kökeni cumhuriyet öncesine dayanan ve bu dönemdeki iç ve dış konjonktüre bağlı olarak güçlenen otoriter yönetim anlayışı sonucunda işçi örgütlerine yönelik yasaklayıcı düzenlemeler çıkarılmıştır.

1930’lu yıllara gelindiğinde izlenen liberal iktisat politikalarının başarıya ulaşamaması ve ulusal sanayiin özel sektörün önderliğinde gelişememesi üzerine, devletçilik uygulamalarına geçilmiştir. Devlet bu dönemde hem ekonomik hayatı düzenleyen bir güç olarak hem de işveren olarak önem kazanmıştır. Bir başka ifadeyle, devletin yalnızca kamu müdahalesinin bir aracı değil, aynı zamanda en büyük işverenlerden biri hâline gelmesi ile birlikte, endüstri ilişkileri sisteminin üç aktöründen ikisini devlet oluşturmuştur. Devletin endüstri ilişkileri sistemindeki rolünün artması, tüm işçileri kapsayacak genel bir iş kanunu gereksinimini ortaya çıkarmıştır. 1924 yılından itibaren hazırlanan çeşitli kanun tasarıları sonucunda 1936 yılında ilk iş kanunu olan 3008 sayılı İş Kanunu kabul edilmiş ve 1937 yılında yürürlüğe girmiş; 1945 yılında Çalışma Bakanlığı ve İşçi Sigortaları Kurumu ile 1946 yılında İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun kurulmasıyla da gerçek anlamda işlerlik kazanmıştır.

1923-1946 döneminde, modern anlamda bir işçi sınıfının oluşum sürecinde ilk adımlar atılmış; 1946 yılında Cemiyetler Kanunu’nda yapılan değişikliklere kadar işçiler arasında önemli bir örgütlenme söz konusu olmamış; B.K.’de düzenlenen umumi mukavele dönemin kendine özgü koşulları nedeniyle neredeyse hiç uygulanamamış; grev ve lokavt hakkı ile tamamlanan gelişmiş bir toplu pazarlık sistemi oluşmamıştır. Ancak sınıfsal örgütlenmeye ve mücadeleye sıcak bakmayan devlet, dönemin en büyük işvereni olmasının da etkisiyle bireysel iş ilişkilerini düzenleyerek koruyucu bir rol üstlenmiştir.

1946-1960 Dönemi

1946 yılında Cemiyetler Kanunu’nda yapılan değişiklikle birlikte, sınıf esasına göre cemiyet kurma yasağı kaldırılmıştır. Böylelikle sendikal örgütlenmenin önü açılmış ve sendika yasağı sisteminden sendika özgürlüğü sistemine geçilmiştir. 1947 yılında ise 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun kabul edilerek; Türkiye’de ilk kez sendikal hareketi, yasaklama veya sınırlama yerine düzenleme yoluna gidilmiştir. 3008 sayılı Kanun, Türkiye’de çalışma ilişkilerini sistematik bir düzenlemeye bağlayan ilk yasal düzenleme olarak nasıl yeni bir aşamayı temsil ediyorsa; 5018 sayılı Kanun da bizzat çalışanların kendi örgütlerini kurmaya yönelik faaliyetlerde bulunmalarına ilişkin ilk yasal düzenleme olması açısından önem taşımaktadır. 5018 sayılı Kanun yürürlüğe girdikten sonra örgütlenme büyük ilgi görmemiş; işçiler sendika kurmaktan ve sendikaya üye olmaktan çekinmişlerdir. Bu çekingenlik, büyük ölçüde 1946 yılında Cemiyetler Kanunu’nda yapılan değişiklikten sonra kurulan sendikaların, sol partilerle yakın ilişki kurmaları nedeniyle kapatılmaları ve birçok sendikacının tutuklanmasından kaynaklanmıştır. Ancak bu çekingenliğin ortadan kalkmasından sonra, sendika sayısında hızlı bir artış yaşanmaya başlamıştır. Dönem boyunca sendikal örgütlenmede bölünmüşlük yaşanmış; sendika sayısındaki artış oranının sendikalaşma oranından yüksek olmasının da etkisiyle az sayıda üyeye sahip ve birbirine rakip çok sayıda zayıf sendika faaliyet göstermiştir. Taban örgütlenme modelleri konusunda bir sınırlama getirilmemekle ve farklı sendikal örgütler faaliyet göstermekle birlikte; özellikle işkolu sendikaları bu dönemin temel örgütlenme modelini oluşturmuştur.

1960-1980 Dönemi

1960 sonrası dönem, ekonomik ve siyasi açıdan olduğu kadar endüstri ilişkileri açısından da bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Bu dönemde özellikle siyasi açılımların temelinde 1961 Anayasası yer almıştır. 1961 Anayasası, II. Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa’da egemen olan sosyal hukuk devleti doğrultusunda şekillenmiştir. 1961 Anayasası, endüstri ilişkileri alanına yönelik olarak özgürlükçü çeşitli düzenlemeler getirmiştir. Sosyal devlet anlayışına paralel olarak Anayasa’nın Sosyal ve İktisadi Haklar ve Ödevler başlıklı bölümünde sendikal örgütlenme, toplu pazarlık, grev, çalışma ve sözleşme özgürlüğü, çalışma hakkı ve ödevi, çalışma koşulları, dinlenme hakkı, ücrette adalet sağlanması, sosyal güvenlik hakkı, sağlık hakkı, kooperatifçiliği geliştirme, tarım ve çiftçinin korunması gibi önemli düzenlemeler getirilmiştir. Anayasa’da sendika hakkı tüm çalışanlara tanındığı için kamu görevlileri de bu haktan yararlanmışlar; 1965 yılında çıkarılan 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu ile birlikte kamu görevlileri kendi örgütlerini kurmaya başlamışlardır. Ancak 1971 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikle çalışanlar yerine işçiler ifadesi konularak kamu görevlilerinin sendika hakkı ortadan kaldırılmıştır. Bu dönemde örgütlenme modellerine ilişkin herhangi bir sınırlama olmamakla birlikte, sendikaların çoğunluğunu işkolu sendikaları oluşturmuştur. 1970 yılına kadar tüm üst örgütlenme modelleri görülmüştür ancak 1970 yılında çıkarılan 1317 sayılı Kanun’la sendika birlikleri kapatılmıştır. Türk-İş’ten ilk büyük kopma ise 1967 yılında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulması ile yaşanmıştır. DİSK, Türk-İş’in mesleki fonksiyonları ağır basan pragmatik sendikacılık anlayışına ve partiler üstü politikasına bir tepki olarak kurulmuştur. 1970 yılında kurulan Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) ise emeksermaye çatışmasına karşı çıkarak milliyetçi doktrine göre oluşturulacak bir sistemden yana olmuştur. Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Hak-İş) da Türkiye’de işçi hareketinin yükseldiği ve siyasal alanı etkilediği bir dönemde dinî akımların ve partilerin işçi hareketi içindeki uzantısı olarak 1976 yılında kurulmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana işveren kesimi gelişimini sürdürerek, ekonomik gücüyle destekleyebileceği bir toplumsal güç olduğunun bilincine varmış ve zorunlu örgütlere katılmanın yanında gönüllü örgütlenmenin gereğini de duymaya başlamıştır. Günümüzün tek işveren sendikaları konfederasyonu olan Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) da bu dönemde, 1962 yılında kurulmuştur.

Bu dönemde yasal düzenlemeler gereği toplu pazarlıklar, işkolu ve işyeri düzeyinde görülmüştür. Ancak kanunlarda işkolu ve işyeri düzeyinde yapılan sözleşmelerin birbirleri ile ilişkileri açıkça düzenlenmediği için, aynı dönem içinde bir işletmede birden fazla toplu iş sözleşmesi imzalanmış; bu durum çeşitli sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. 1978 yılında ise Türkiye’nin ilk ve tek ulusal düzeydeki sözleşmesi olan Toplumsal Anlaşma, Türk-İş ile hükûmet arasında imzalanmıştır. Toplumsal Anlaşma, o dönemde devam eden grev ve lokavtların yol açtığı toplumsal huzursuzlukları denetim altına almak, enflasyondan kaynaklanan gelir dengesizliklerini önleyerek adil bir gelir dağılımını sağlamak, tarım iş kanununu çıkarmak, özel sektörde sağlıklı bir işçi-işveren ilişkisi oluşturmak gibi ülkenin genel ekonomik ve sosyal sorunlarının çözümüne yönelik hükümlere yer vermiştir. Ancak anlaşmaya taraf olan hükûmetin kısa ömürlü olması, Türk-İş’in anlaşmayı yeterince benimseyerek sahip çıkmaması nedeniyle imzalandığı tarihten 14 ay sonra uygulanamayarak askıya alınmıştır. Ayrıca Toplumsal Anlaşma, tüm işçi örgütlerini kapsamadığı, işveren tarafını dışladığı, sadece kamu kesimini kapsadığı ve bağlayıcı olmaktan çok gönüllüğe dayandığı için sınırlı bir korporatist uygulama örneği oluşturmuştur.

1980 Sonrası Dönem

İşçi Sendikacılığındaki Gelişmeler

1980-1983 yılları arasında Türk endüstri ilişkileri açısından bir ara dönemden geçilmiştir. Bu dönemde Türk-İş dışındaki tüm işçi konfederasyonlarının faaliyetleri durdurulmuş, bütün taşınır ve taşınmaz malları ve evrakları denetim altına alınmış, bazı sendika yöneticileri için davalar açılmış; grev ve lokavt yasaklanmış; çıkarılan 2364 sayılı Kanun’la yapılmış bulunan toplu iş sözleşmelerini yenileme ve toplu iş sözleşmesi hükümlerinin yorumundan doğan uyuşmazlıkların çözümü görevi Yüksek Hakem Kuruluna verilmiştir.

Sendikal faaliyetlerin sınırlandığı ve grev-lokavtın yasaklandığı ara dönemden sonra kabul edilen 1982 Anayasası, 1983 yılında çıkarılan 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ile birlikte Türk endüstri ilişkilerinde ve sendikacılık hayatında yeni bir döneme girilmiştir. 1961 Anayasası ile karşılaştırıldığında 1982 Anayasası, âdeta bir kanun gibi ayrıntılı düzenlemeler getiren, klasik özgürlüklere açık, ancak bu özgürlüklerin kötüye kullanılmasına izin vermeyen bir anayasadır. Anayasa’nın Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler başlığını taşıyan Üçüncü Bölümü’nde çalışma özgürlüğü, sendikal haklar, grev hakkı ve lokavt, sosyal güvenlik hakkı gibi endüstri ilişkileriyle ilgili ayrıntılı düzenlemeler yer almaktadır.

12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumla birlikte Anayasa’nın toplu çalışma ilişkilerine dair hükümlerinde bazı değişiklikler yapılmıştır. Şöyle ki; referandumla birlikte Anayasa’da yer alan “aynı zamanda ve aynı işkolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz”, “aynı işyerinde aynı dönem için, birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılamaz ve uygulanamaz” ve “siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” hükümleri kaldırılmıştır. Anayasada yapılan bu değişikliklerin paralelinde 18.10.2012 tarihinde 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu kabul edilmiştir. Yeni kanunla birlikte örgütlenme, toplu pazarlık ve grev hakkı tek bir kanunda düzenlenmiştir. 6356 sayılı Kanunda meslek ve işyeri sendikalarına dair açık bir yasak olmamakla birlikte temel taban örgütlenme modeli olarak işkolu sendikaları düzenlenmiştir. Kanunda aynı işkolunda ve aynı zamanda farklı işverenlere ait işyerlerinde çalışan işçilerin birden çok sendikaya üye olabilmesine imkân verilmiştir. 6356 sayılı Kanunun örgütlenme hakkına ilişkin getirdiği en önemli yenilik ise, sendika üyeliği ve üyelikten ayrılmak için aranan noter koşulunun kaldırılarak e-Devlet kapısı üzerinden sendika üyeliğinin ve üyelikten ayrılmanın gerçekleştirilmesidir. Kanunda tek üst örgütlenme modeli olarak ise yine konfederasyon düzenlenmiştir.

10 Temmuz 2018 tarihli ve 30474 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın ismi Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı olarak değiştirildi. 4 Ağustos 2018 tarihli ve 30499 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 15 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile de Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı’nın ismi Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olarak değiştirilmiştir. Kitapta 10 Temmuz 2018 tarihinden önceki dönem için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, sonraki dönem içinse Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ismi kullanılacaktır.

18 Ekim 2012 tarihinde kabul edilen 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda da yetkili sendikanın belirlenmesinde ve istatistiklerin düzenlenmesinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın kendisine gönderilen üyelik ve üyelikten çekilme bildirimleri ile Sosyal Güvenlik Kurumuna yapılan işçi bildirimlerini esas alacağının düzenlenmesi üzerine gerçeğe en yakın istatistikler ilk kez Ocak 2013 tarihinde yayımlanmıştır. Ocak 2013 istatistiklerine göre 10.881.618 işçiden 1.001.671’i sendika üyesidir ve sendikalaşma oranı %9,21’dir. En son yayımlanan En son yayımlanan Temmuz 2018 istatistiklerine göre ise 14.121.664 işçiden 1.802.155’i sendika üyesidir ve sendikalaşma oranı %12,76’dır.

Türk sendikacılığının tarihsel gelişim sürecine bakıldığında, ilk ve önemli sendikal örgütlenmelerin kamu kesimindeki işletmelerde başladığı görülmektedir. Devletin işveren rolü, 1980’li yıllardan itibaren izlenmeye başlanan iktisat politikaları sonucunda azalmakla birlikte; günümüzde kamu kesimi sendikacılığı önemini ve ağırlığını sürdürmektedir. Bu nedenle Türkiye’de sendikalaşma oranı, kamu sektöründe özel sektöre göre daha yüksektir. Türkiye’de sendikacılığın diğer bir özelliği de kadınların sendikalaşma oranının erkeklerin sendikalaşma oranından daha düşük olmasıdır. Temmuz 2014 itibarıyla erkeklerin sendikalaşma oranı %10,73 iken kadınların sendikalaşma oranı yalnızca %4,93’dür. Kadınların sendikalaşma oranlarının düşük olmasının da etkisiyle, sendikaların zorunlu organlarında görev alan kadınların sayısı da çok azdır. Örneğin 2014 yılında 142 sendikanın başkanı erkekken, yalnızca 7 sendikanın başkanı kadın; 710 sendika yönetim kurulu üyesi erkekken, yalnızca 65 yönetim kurulu üyesi kadındır. Türkiye’de çalışan kadınların yaklaşık 3/4’ü ücretsiz aile işçisi statüsünde olduğu için, toplam istihdam içinde sendikalaşabilecek kadın sayısı oldukça azdır. Ayrıca ücretli çalışan kadınların büyük bir kısmı da hiçbir sosyal güvencenin olmadığı enformel sektörde eve iş alma vb. şekillerde çalışmaktadır. Sendikalaşabilecek kadın işçinin azlığının yanı sıra; işverenlerin uyguladıkları sendikasızlaştırma politikaları, sendikaların kamuoyunda mavi yakalı erkek işçilerin örgütü şeklinde hâkim olan imajları ve bu imajlarını düzeltmeye yönelik hiçbir çaba göstermemeleri, sendikal örgütlenmeye zaten mesafeli olan kadınları sendikalardan daha uzak kalmaya itmektedir.

Kamu Görevlileri (Memur) Sendikacılığındaki Gelişmeler

1971 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikten itibaren 1995 yılına kadar Türkiye’de kamu görevlilerinin sendikal hakları bulunmamaktaydı. 1995 yılında Anayasa’nın 53. maddesine bir fıkra eklenerek kamu görevlilerine örgütlenme ve toplu görüşme hakkı tanınmıştır. Ancak bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usulleri içeren Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu 2001 yılında çıkartılmıştır. Dolayısıyla 1995 yılından 2001 yılına kadar kurulan kamu görevlileri sendikaları, yasal bir düzenlemeden yoksun olarak faaliyet göstermiştir. 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu ile kamu görevlilerinin hizmet kolu esasına göre, Türkiye çapında faaliyette bulunmak üzere serbestçe sendika kurabilecekleri, kurulmuş sendikalara üye olabilecekleri ve idareyle amaçları doğrultusunda toplu görüşme yapabilecekleri hükme bağlanmıştır. 12 Eylül 2010 tarihinde referandum sonucunda gerçekleşen Anayasa değişikliğine kadar kamu görevlileri idareyle amaçları doğrultusunda yalnızca toplu görüşme yapma hakkına sahipken referandumla birlikte toplu pazarlık hakkına kavuşmuşlardır. Anayasa’daki bu değişikliğe paralel bir şekilde 4688 sayılı Kanun’da 04.04.2012 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 6289 sayılı Kanun’la değişiklik yapılmış, kanunun adı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu olarak değiştirilmiş ve kamu görevlilerine toplu pazarlık hakkı verilmiştir.

Türkiye’de İşçi ve Kamu Görevlileri Konfederasyonları

Türkiye’de sendika özgürlüğünün doğal bir sonucu olarak sendika çokluğu görülmekte ve sendikalar arasındaki siyasi ve ideolojik görüş farklılığı nedeniyle birden fazla işçi ve memur konfederasyonu faaliyet göstermektedir. 2018 yılı itibarıyla Türkiye’de dört konfederasyonu (Türkİş, DİSK, Hak-İş, Birlik-İş ve Tüm-İş) ve dokuz memur konfederasyonu (KESK, Türkiye Kamu-Sen, Memur-Sen, BASK, Hak-Sen, Birleşik Kamu-İş, Çalışan-Sen, Tüm Memur-Sen ve Anadolu-Sen) faaliyet göstermektedir. Bunlardan bazıları hakkındaki bilgiler şu şekildedir:

  • Türk-İş (1952): Türkiye’deki en eski ve en fazla üyeye sahip olan işçi konfederasyonudur. ITUC ve ETUC’a üye olan Türk-İş, Temmuz 2018 itibarıyla yaklaşık 950.000 sendikalı işçiyi temsil etmektedir Türk-İş’e bağlı sendikaların hepsi toplu pazarlık yetkisini elde edecek güce sahip bulunmaktadır. Türk-İş ana tüzüğünde 1973 yılında yapılan 9. Genel Kurula kadar yer alan kuruluş ve gelişme dönemlerinde benimsediği partiler üstü politika ilkesine ve hâlen yer almakta olan partilere karşı bağımsızlık ilkesine rağmen birkaç istisnai durum (özellikle darbe sonrası kurulan ANAP hükûmetine karşı takındığı tutum ve 1987 genel seçimlerinde ANAP’a oy verilmemesi için başlattığı kampanya) dışında kurulduğu yıldan bu yana iktidarla iyi geçinme politikası yürüten bir konfederasyondur. İzlediği bu politika ile Türk-İş, 12 Eylül 1980 askerî darbesinde faaliyeti durdurulmayan ve kapatılmayan tek işçi konfederasyonu olmuştur. Türk-İş izlediği iktidarla iyi geçinme politikası sonucunda ağırlıklı olarak kamu sektöründeki işçileri örgütlemiştir. DİSK (1967): DİSK, programı Marksist bir çizgide olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile dolaylı da olsa bir iş birliği sonucunda kurulmuştur. Türkİş’in izlediği pragmatik ve partiler-üstü politika ilkesine bir tepki olarak Türk-İş’ten kopan sendikalar tarafından kurulan DİSK, demokratik kitle ve sınıf sendikacılığını benimsemiştir. ITUC ve ETUC’a üye olan DİSK, Temmuz 2018 itibarıyla yaklaşık 160.000 sendikalı işçiyi temsil etmektedir. İşçilerin kendi partileri içinde görev almalarını, kendi partilerinin iktidara gelmesi için mücadele vermelerini savunan DİSK, işçi sınıfının ekonomik mücadelesinin yanında siyasal ve ideolojik açıdan da mücadele etmesine inanmaktadır.
  • Hak-İş (1976): İslami akımların ve partilerin işçi hareketi içindeki uzantısı olarak kurulmuştur. Millî Selamet Partisi (MSP) önderliğinde kurulan Hakİş, 1980 yılına kadar özellikle MSP’nin etkili olduğu bakanlıklara bağlı kamu kuruluşlarında örgütlenerek güç kazanmıştır. ITUC ve ETUC’a üye olan Hak-İş, Temmuz 2018 itibarıyla yaklaşık 650.000 sendikalı işçiyi temsil etmektedir. Hak-İş sınıf sendikacılığını reddederek işçi ve işveren arasında denge sağlamaya ve iş birliğini geliştirmeye yönelik bir sendikacılık anlayışını benimsemiştir. Eş deyişle Hak-İş, salt ücret ve sınıf sendikacılığı yerine, menfaat paralelliğine dayanan dayanışmacı ve işbirlikçi bir sendikacılık anlayışını öngörmektedir. 1980 öncesi dönemde dar bir İslami sendikacılık anlayışını benimseyen Hak-İş, 1980 sonrası dönemde de radikal olmamakla birlikte muhafazakâr siyasi kimliğini korumaya devam etmektedir.
  • Kamu Emekçileri Sendikaları KonfederasyonuKESK (1995): DİSK’te olduğu gibi KESK de kitle ve sınıf sendikacılığı anlayışına sahiptir. KESK, tüm çalışanların ve örgütlerinin siyaset yapma hakkını ve siyasal örgütlenme özgürlüğünü savunmakla birlikte; siyasi parti, kurum ve kuruluşlardan örgütsel olarak bağımsızdır. KESK’in Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ve Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) gibi siyasi yelpazenin solunda yer alan çeşitli siyasi partilerle ilişkileri bulunmaktadır. ITUC ve ETUC’a üye olan KESK, yıllar itibarıyla güç kaybetmiştir; Temmuz 2018 itibarıyla toplam 11 sendika ve 146.287 sendikalı memuru temsil etmektedir.
  • Türkiye Kamu-Sen (1992): Genel olarak milliyetçi bir sendikacılık anlayışını benimsemiştir ve MHP ile yakın bir ilişki içindedir. 2009 yılına kadar en fazla üyeye sahip olan Türkiye Kamu-Sen, Temmuz 2018 itibarıyla 11 sendika ve 394.423 sendikalı memuru temsil etmektedir.
  • Memur-Sen (1995): Hak-İş’te olduğu gibi muhafazakâr/İslami bir sendikacılık anlayışına sahiptir. Son yıllarda iktidarla olan yakın ilişkisinin bir sonucu olarak günümüzde en fazla üyeye sahip olan memur konfederasyonudur. Memur-Sen’in 2003 yılında %12,44 olan üyelik payı 2011 yılına gelindiğinde %43,12’ye kadar çıkmıştır. Temmuz 2018 itibarıyla 11 sendika ve 1.010.298 sendikalı memuru temsil etmektedir. Memur-Sen ile iktidar partisi arasındaki yakın ilişkinin en son örneği olarak 2012 yılında Memur-Sen tarafından düzenlenen 1 Mayıs kutlamalarına Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanının katılımı gösterilebilir. 2012 yılında 1 Mayıs, işçi ve memur konfederasyonları tarafından farklı mekânlarda ve alternatif organizasyonlarla kutlanmıştır. 1977 yılından beri ilk kez bir Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanının katılımıyla 1 Mayıs kutlanmıştır

Türkiye’de Toplu Pazarlık ve Toplu İş Uyuşmazlıklarının Çözümü

6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’na göre bir toplu iş sözleşmesi bir işkolunda bir ya da birden fazla işyerini kapsayabilmektedir. Bir işyerini kapsayan toplu iş sözleşmesine işyeri toplu iş sözleşmesi denirken; aynı işverenin aynı işkolunda faaliyet gösteren işyerleri için yapılan toplu iş sözleşmesine işletme toplu iş sözleşmesi denmektedir. Ayrıca Türkiye’de farklı işverenlerin aynı işkolunda faaliyet gösteren işyerleri için grup toplu iş sözleşmesi yapılabilmektedir. Bir başka ifadeyle, tarafların anlaşması durumunda grup toplu iş sözleşmesi, bir işçi sendikası ile bir işveren sendikası arasında aynı işkolunda birden fazla işverene ait işyerlerini ve işletmeleri kapsamak üzere yapılmaktadır. Türkiye’de toplu iş sözleşmelerinin genellikle iki yıl süreyle yapıldığı göz önüne alındığında, toplu pazarlık ve toplu iş sözleşmelerinin kapsamının iki yıllık değerlendirmelere tâbi tutulması gerekmektedir. 2016 yılı itibarıyla yalnızca 1.142.107 işçi bir toplu iş sözleşmesinden yararlanmaktadır. Eş deyişle, işçilerin yaklaşık olarak yalnızca %7’si toplu pazarlık ve toplu iş sözleşmesinin kapsamındadır. Türkiye’de toplu iş uyuşmazlıklarının çözümünde karma sistem benimsenmiştir. Bu nedenle uyuşmazlıkların çözümünde öncelikle barışçı yollar tüketilmekte; bu yolların başarısızlığa uğraması durumunda ise mücadeleci yollar kullanılmaktadır. Toplu pazarlık uyuşmazlıkla sonuçlandığında arabulucu vasıtasıyla anlaşmazlık çözümlenmeye çalışılmakta, ancak tarafların arabulucunun tavsiyelerine uyma zorunluluğu bulunmamaktadır. Arabuluculuk sürecinin olumsuz sonuçlanması durumunda taraflar, uyuşmazlığı grev ve lokavt yoluyla çözme konusunda serbesttir.

Türkiye’de Sendikacılığın Temel Özellikleri ve Sorun Alanları

Her ülkenin endüstri ilişkileri sistemi ve sendikacılık yapısı, içinde bulunulan sosyal, siyasi ve ekonomik ortama ve tarihsel geçmişine göre özgün özellikler taşımaktadır. Bu bağlamda Türkiye’de sendikacılığın temel özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

  1. Sanayileşmede ve sendikal harekette gecikmenin yaşanması,
  2. Demokratikleşme süreci içinde sendikaların yer almaması,
  3. Sendikal hakların sınıf mücadelesi ile elde edilmemesi ve sendikal hareket üzerinde güçlü bir devlet etkisinin varlığı.

Türkiye’de sendikaların başlıca sorun alanlarının bazılarını ise şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Sendikalar, ağırlıklı olarak kamu sektöründe örgütlü bulunmaktadır. Ancak 1980’li yıllardan itibaren özelleştirmelerin hız kazanmasıyla birlikte sendikalar önemli bir üye kaybına uğramaya başlamıştır. Kamu sektöründe örgütlenmek, özel sektörde örgütlenmeye göre görece olarak daha kolaydır. Ancak sendikalar bu kolay ve güvenli örgütlenme alanlarını kaybederken özel sektörde de eski ve güçlü bir örgütlenme deneyimi ve birikimine sahip olmadıkları için yeni üye kazanmak konusunda zorlu bir mücadele vermektedirler.
  • Sendikalar, emekten yana bir toplumsal hareketin parçası olmak yerine, üyelerinin çıkarlarına yönelik politikalar üretmekten öteye geçemeyen çıkar örgütleri olarak kalmışlardır. Bir başka deyişle sendikacılık, bir hareket olma özelliğini kazanamamış; salt örgütlenme düzeyinde kalmıştır.
  • Sendikalar, siyasal bilinci yetersiz ve siyasal görüşleri siyasi partiler arasında dağılmış bulunan bir işçi tabanına dayalı olduğu için, kendi aralarında da bölünmüşlerdir. Bir başka ifadeyle Avrupa ülkelerinde sendikalar siyaseti etkilerken, Türkiye’de siyaset sendikaları etkilemekte; siyasi alandaki parçalanmışlık sendikal yapıda da bölünmelere neden olmaktadır. Bu bölünmüş yapı ise sendikal gücün azalmasına neden olmaktadır.
  • İşgücü piyasasında memur, sözleşmeli personel, sendikalı işçi, sendikasız işçi, kaçak işçi vb. gibi parçalanmış bir yapının olması çalışanlar arasındaki dayanışmayı ve bilinci zayıflatmakta ve sendikalı işçilerin “şanslı azınlık” veya “işçi aristokrasisi” olarak değerlendirildiği parçalanmış bir iş gücü profilini ortaya çıkarmaktadır.
  • Bazı işverenler alt işveren, sözleşmeli personel, kapsam dışı personel uygulamaları, geçici ve mevsimlik işçiler, özel güvenlik görevlileri, çırak ve stajyer işçi istihdamı ile işyerlerinde örgütlenmeyi güçleştirebilmektedir.
  • Mevzuatta iş güvencesi hükümleri yetersiz olduğu için bazı işverenler sendikal nedenlerle (işçilerin sendikaya üye olması, sendikal faaliyetlerde bulunması vb. nedenlerle) işçileri işten çıkartabilmektedir. İşsizliğin hâlen ülkemizdeki en önemli sorunlardan birisi olduğu düşünüldüğünde işçiler, çoğu zaman ‘iş ve sendika ikilemi’nde kalmaktadır. Bir başka ifadeyle işçiler, işlerini kaybetme kaygısı nedeniyle çoğu zaman sendikaya üye olmamakta veya sendikadan ayrılabilmektedir.
  • Toplam istihdam içinde ücretsiz aile işçilerinin sayısının fazla olması, işsizlik oranının yüksekliği, son yıllarda artan köyden kente göç nedeniyle ücretlilerin sayısının artmasına karşın endüstrinin küçük işletmelerden oluşan yapısı ve kayıt dışı istihdam sendikacılığı olumsuz yönde etkilemektedir.
Yaz Okulu Kayıt ve Ders Seçme
28 Haziran 2021 Pazartesi