İktisadi Kalkınma Dersi 1. Ünite Özet

Kalkınma ve Az Gelişmişlik

Giriş

Kalkınma, iktisat biliminin en yeni konularından biridir. İktisadi kalkınmanın inceleme alanı az gelişmiş ülkelerdir. Her ne kadar az gelişmişlik olgusu kapitalist gelişme ve yayılma ile paralel bir gelişme gösterdiyse de, konuya verilen önem ancak II. Dünya savaşından sonra artmış ve akademik olarak inceleme alanı bulmuştur

İktisadi Kalkınma: Kavram ve Ölçme Yöntemleri

İktisadi kalkınma kavramı çerçevesinde modernleşme, sanayileşme, büyüme ve yapısal değişmeye atfedilen anlamlar çoğu zaman birbirine karıştırılmaktadır. İktisadi büyüme ve kalkınmayı tanımlamak ve aralarındaki farkı vurgulamak için başvurulan kavram ise yapısal değişmedir.

Büyüme, Kalkınma ve Yapısal Değişme, İktisadi büyüme, bir ülkenin reel Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) düzeyinde görülen sürekli artış olarak tanımlanabilir. İktisadi büyüme kişi başına düşen reel gelir artışı olarak da ifade edilebilmektedir.

Günümüzde ekonomik performansın asıl ölçüsü olarak Gayrisafi Milli Hâsıla (GSMH) yerine daha çok GSYH tercih edilmektedir. Bu tercihin bir nedeni, uluslararası ekonomik entegrasyonun yoğunlaşması, ekonomik sınırların, siyasal sınırları tanımamasıdır. Bir diğer neden de GSYH’nin ölçümünün daha kolay olmasıdır.

Reel GSYH, Bir ülkenin sınırları içinde belli bir yılda üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin temel bir yılın fiyatları üzerinden değeridir. Reel GSYH değerinin ülke nüfusuna bölünmesiyle kişi başına düşen reel gelir büyüklüğü elde edilir.

İktisadi kalkınma, az gelişmiş bir ülkede kişi başına düşen reel gelirin arttırılmasıyla birlikte, iktisadi ve sosyokültürel yapının da değiştirilmesi, yenileştirilmesidir. İktisadi kalkınma, iktisadi büyümeyi de içerdiğinden daha geniş kapsamlı bir olgudur.

İktisadi büyüme gelişmiş ülkelerin, kalkınma ise az gelişmiş ülkelerin gerçekleştirmeye çalıştıkları bir hedeftir. Bir ülkede üretim artışı ya tam istihdamın altında kullanılan iktisadi kaynakların daha etkin kullanılmaya başlanması yoluyla ya da tam istihdamda kullanılan kaynak miktarına yenilerinin eklenmesi yoluyla gerçekleşir. Birinci durum kalkınma, ikinci durum büyümedir.

İktisadi büyüme ile kalkınma arasındaki temel farklardan biri de büyümenin niceliksel, kalkınmanın ise daha çok niteliksel unsurları içermesidir. Büyüme, üretimin ve kişi başına düşen gelirin arttırılması olduğuna göre nicelik bakımından ortaya çıkan bir değişikliktir.

Kalkınma tanımındaki temel vurgu kalkınmanın iktisadi büyümeden farklı olarak yapısal bir değişim sürecini içermesidir. Yapısal değişim ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda yaşanan, bazen sayılarla ölçülebilen, bazen de ölçülemeyen ancak gözlenebilen veya hissedilebilen sosyo-ekonomik gelişmeleri ifade eder.

Kalkınmanın Terminolojisi, Az gelişmişliğin nedenleri ve çözüm yollarını araştıran kalkınma bilimi kendine özgü bir takım kavramların da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kalkınma terminolojisi, özellikle az gelişmiş ülkeleri adlandırmada ve gelişmiş ülkelerle çeşitli yönlerden farklılıklarını vurgulamada önem arz etmiştir. Bu amaçla literatürde geri ekonomiler, geri kalkış ekonomiler, az gelişmiş ülkeler, üçüncü dünya ülkeleri, gelişmekte olan ülkeler, gelişme yolundaki ülkeler, Doğu ülkeleri ve Güney ülkeleri gibi farklı terimlerin kullanıldığını görmekteyiz. Bir ülkenin en az gelişmiş ülke olarak sınıflandırılmasında aşağıdaki kriterlere uygunluk aranmaktadır (UNCTAD, 2012: iii):

  • Düşük gelir
  • İnsan kaynaklarında zayıflık
  • Ekonomide kırılganlığın varlığı
  • Ülke nüfusunun 75 milyonu aşmamış olması

Az gelişmiş ülke, Birleşmiş Milletler tarafından dünyadaki diğer tüm ülkeler arasında ekonomik ve sosyo-ekonomik açıdan en az gelişmiş ülkeler için kullanılan bir tanımdır.

Gelişmişlikler ilgili tanımlamalarda kullanılan en katı ayırım geri ve ileri ekonomiler arasında ya da geleneksel ve modern ekonomiler arasındadır. Geri ya da geleneksel ekonomiler deyimi bu ülkelerin genelde ekonomik ilişkilerinde gelenekçi yapıya sahip olduklarının vurgulanması için kullanılmaktadır.

Bu alanda kullanılan diğer bir kavram Üçüncü Dünya Ülkeleridir. Birinci Dünya, genellikle Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Pasifik’teki zengin ülkeleri içine almaktadır. İkinci Dünya kavramı ise, 80’li yılların öncesinde merkezi planlı ekonomiler olan Doğu Avrupa ülkeleri için kullanılmaktadır. Bu ülkelerin dışında kalan ülkeler ise Üçüncü Dünya ülkelerini oluşturmaktadır.

Kalkınma yazınında kullanılan Doğu-Batı ayırımı ise önceleri daha çok coğrafi bir farklılığı ifade etmekteydi. Batı gelişmişliğin, Doğu ise az gelişmişliğin sembolüydü. Kuzey-Güney ayırımı ise Kuzey olarak bilinen gelişmiş ülkeler ile Güney olarak bilinen yoksul gelişmekte olan ülkeler arasındaki sosyo-ekonomik ve politik ayırımı vurgulamak için kullanılmaktadır.

Kalkınmanın Değişen Anlamı, İktisadi kalkınma, II. Dünya Savaşından sonra, gerek yeni siyasi bağımsızlıklarını ilan eden az gelişmiş ülkelerin, gerekse savaş sonrası ekonomilerini düzeltmeye çalışan batı ülkelerinin iktisadi gelişmelerini sağlama amacıyla oluşmuş ve ortaya çıktığı dönemde oldukça popülerlik kazanmış bir alt disiplindir. Bu alt disiplinin az gelişmişlik sorununa bakışı ve buna paralel olarak iktisadi gelişme için öne sürdüğü çözüm önerileri günümüze kadar oldukça farklı bir nitelik kazanmıştır. Kalkınma kavramı başlarda büyüme ile eş tutulurken zamanla kavramın içeriği genişlemiş, insan ve çevre merkezli bir yapıya bürünmüştür. Kalkınma kavramının bugüne ulaşmasında, zamanla benimsenen yaklaşımların payı büyüktür.

  • Geleneksel Kalkınma İktisadı Yaklaşımı: İktisadi gelişme ile sanayileşme ve iktisadi büyümeyi eşanlamlı olarak gören geleneksel kalkınma iktisadı yaklaşımı 1950’lerin başından 1960’lı yılların sonuna kadar bu alt disiplinin temelini oluşturmuştur.
  • Temel İhtiyaçlar Yaklaşımı: Temel ihtiyaçlar yaklaşımı, iktisadi kalkınmanın yoksulluğu ortadan kaldırmasını amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, yoksulluk sorununu çözemeyen bir büyümenin, kalkınma ile özdeş sayılamayacağını ifade etmekte, ayrıca, gelir dağılımı, beslenme, barınma, giyinme, sağlık, temiz içme suyu ve eğitim gibi temel problemlerin üstesinden gelmeden kalkınmanın gerçekleşemeyeceğini ileri sürmektedir.
  • Sürdürülebilir Kalkınma Yaklaşımı: Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı mevcut ve gelecek kuşakların refahı için çevrenin korunmasına büyük önem vermekte, kalkınmanın ekolojik dengeyi bozmadan gerçekleştirilmesi gerektiği düşüncesi ön plana çıkmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma, gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini tehlikeye sokmaksızın, bugünkü kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılayabilen kalkınma olarak tanımlanmaktadır.
  • İnsani Kalkınma Yaklaşımı: 1980’li yıllardan itibaren popülerlik kazanan insani kalkınma yaklaşımında kalkınma, insani kalkınma bağlamında ele alınmakta ve ölçümünde de insani kalkınma ile ilgili göstergelerin kullanılmaya başlandığı gözlenmektedir. İnsani kalkınma, geleneksel kalkınma tanımına ek olarak, yaşam kalitesini, iyi bir eğitimi, sağlıklı ve uzun bir yaşamı içine alan çok boyutlu bir kavramdır.
  • Sürdürülebilir İnsani Kalkınma: 1994 yılı İnsani Gelişme Raporu’nda yeni kalkınma stratejisinin adı “sürdürülebilir insani kalkınma” olarak ifade edilmiştir. Bu kalkınma anlayışı, doğal kaynaklara ve çevreye dayanan sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı ile insani kalkınma yaklaşımını içermektedir.

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, 2015 yılında süresi sona eren Binyıl (Milenyum) Kalkınma Hedeflerinin ardından 25-27 Eylül 2015 tarihlerinde New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesinde 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri 193 ülkenin imzası ile kabul edilmiştir. Bu yeni gündem gelecek 15 yıllık süreçte insanlar, gezegen ve refah için bir eylem planıdır, aynı zamanda daha geniş özgürlük anlayışı içerisinde dünya barışını güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Her boyutuyla yoksulluğun ortadan kaldırılması sürdürülebilir kalkınma için vazgeçilmez bir gerekliliktir. Küresel Gündemin amaç ve boyutlarını göstermek için 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi ve bu hedefler dahilinde 169 alt başlık yayınlanmıştır.

Kalkınmanın Ölçülmesi, Kalkınmanın ölçülmesi, ülkelerin dünya gelişme yarışında elde ettikleri sırayı göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Kalkınmayı ölçerken kullanılan yaklaşımlar; kişi başına düşen gelir yaklaşımı, satın alma gücü paritesi yaklaşımı ve insani gelişme endeksi yaklaşımıdır.

  • Kişi Başına Düşen Gelir Yaklaşımı: Uluslararası ölçekte ülkelerin gelişmişlik düzeylerinin karşılaştırılmasında kullanılan en önemli ölçütlerden biri kişi başına düşen gelirdir. Aslında kişi başına düşen gelir değerinin iktisadi kalkınmayı tam olarak temsil etmediği bir gerçektir. Ancak kalkınmayı ölçmeye bir yerden başlamak zorunda olduğumuzu düşünürsek, başvurulabilecek ilk ölçüt olacaktır. Ulusal gelir büyüklüğü yerine kişi başına düşen gelirin kullanılması daha çok tercih edilmektedir. Kavramın ifadesinden de anlaşılacağı gibi, nüfus büyüklüğünün ekonomik büyüklüğe sokulması ölçütü daha hassas kılmaktadır.
  • Satın Alma Gücü Paritesi: Uluslararası gelişmişlik düzeylerinin karşılaştırılmasında kişi başına düşen gelir ölçütünün kullanılmasının anlamlı olabilmesi için, 1 doların farklı ülkelerdeki satın alma gücünün aynı olması gerekir. Bunu sağlamanın yolu ise, ulusal para cinsinden hesaplanan kişi başına düşen geliri dolara çevirme işleminde cari (piyasa) döviz kuru yerine satın alma gücü döviz kurunu kullanmaktır. Satınalma gücü paritesi dünyada benzer malların benzer fiyatlardan satılması düşüncesi üzerine kurulu “tek fiyat ilkesi” ne dayanır. Satınalma Gücü Paritesi (SGP), ülkeler arasındaki fiyat düzeyi farklılıklarını ortadan kaldırarak, farklı para birimlerinin satın alma gücünü eşitleyen bir değişim oranıdır. Ülkenin reel satınalma gücünü gösteren SGP, belirli bir mal ve hizmet sepetinin çeşitli ülkelerde satın alınması için gerekli olan ulusal para tutarlarının birbirine oranı olarak tanımlanmaktadır. Döviz kuru paranın satın alabileceği döviz (ABD Doları, Euro vb.) miktarını gösterir. SGP ise paranın satın alabileceği mal ve hizmetin miktarını gösterir. SGP, ayrıntılı olarak tanımlanmış bir mal ve hizmet sepetinin farklı ülkelerdeki fiyat bilgisinden yola çıkarak ülkeler arası satın alma gücünü eşitleyen bir değişim oranıdır. SGP bütün uluslararası karşılaştırmalarda döviz kurunun yerine kullanılamaz. SGP temelindeki karşılaştırmalar üretim, verimlilik ve refah düzeylerinin karşılaştırılmasında daha uygun sonuçlar verirken, ithalat, ihracat değerlerinin karşılaştırılması, belirli bir ihracat düzeyini karşılamak için ne kadar ithalat yapılacağı türünden araştırmalarda cari döviz kurunun kullanılması gerekmektedir.
  • İnsani Gelişe Endeksi Yaklaşımı: İnsani gelişme ve yaşam kalitesi göreli kavramlar olduklarından bunları tanımlamak da oldukça güçtür. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), 1990 yılından itibaren her yıl düzenli olarak yayınlanan İnsani Gelişme Raporlarında ülkelerin gelişmişlik düzeylerini karşılaştırırken insani gelişme endeksi yaklaşımını kullanmaktadır. Çağdaş anlamda insani kalkınma kavramını ifade eden ülkelerin refah ve gelişmişlik düzeylerini sayısal değerlere dönüştürerek ölçüm yapılmasını sağlayan İnsani Gelişme Endeksi (İGE), hem ekonomik hem de sosyal kalkınmayı dikkate alan çok yönlü bir ölçüttür. İGE’nin üç bileşeni bulunmaktadır. Bunlar; eğitim, sağlık ve gelirdir.

Az Gelişmişlik

Bir ülkenin gelişme sürecindeki konumu ve gerçek ekonomik durumunun saptanması birçok yönden önemlidir. Toplum, gelişmiş ülkelerin neden ve ne yolla geliştiklerini bilmek ve dolayısıyla ekonomik sorunlarına çözüm aramak durumundadır. Farkına varılmamış bir sorunun çözümü elbette ki mümkün değildir. Toplumun az gelişmişliğinin bilincine varıp bunu ortadan kaldırmaya karar vermesi, kalkınma yolunda atılmış en önemli adımdır. Bu nedenlerle az gelişmişliğin ölçülmesi kaçınılmazdır.

Az Gelişmişliğin Tanımlanması ve Ölçülmesi, Az gelişmişliğin tanımlanması ve ölçülmesi oldukça güçtür. Bu amaçla oluşturulan ölçme yöntemleri de genellikle yetersizdir. Nobel ekonomi ödülü sahibi Simon Kuznets, az gelişmişliği tanımlarken üç temel kritere göre bir ayırım yapmıştır. Bunlar az gelişmişliğin uluslararası gelişme farklılıklarına göre, ekonomik kaynakların kullanım durumuna göre, bireysel ve toplumsal temel ihtiyaçların karşılanmasına göre tanımlanması ve ölçülmesidir.

  • Uluslararası Gelişme Farklılıklarına Göre Tanımlama ve Ölçme: Az gelişmişliğin tanımlanmasında en çok kullanılan yaklaşımlardan biridir. Buna göre az gelişmiş ülkeler, mevcut tüm ülkelere ilişkin gelişme tablosunda en alt sıralarında yer alan ülkelerdir. Bu durumda, belirlenen kıstaslara göre ülkeleri bir sıralamaya sokmak ve gelişmişlerle az gelişmişleri ayıran sınırları tanımlamak yeterli olacaktır. Az gelişmişliğin gelişme farklılıklarına göre tanımlanması, gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerin karşılıklı ilişkilerinin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Az gelişmişliğin, gelişmiş ülkelerin yapısal özelliklerine göre tanımlanması ise, az gelişmişlerin kalkınma strateji ve politikalarını yönlendirebilmelerinde ipuçları vermektedir. Az gelişmişliğin uluslararası gelişme farklılıklarına göre ölçülmesinde kullanılan ölçütler parasal ölçütler ve parasal olmayan ölçütler olmak üzere ikiye ayrılabilir.
  • Kaynak Kullanım Durumuna Göre Tanımlama ve Ölçme: Kaynak kullanım durumuna göre az gelişmişliği tanımlarken iki yöntem kullanılmaktadır: GSYH açığıyla ölçüm ve kaynak kullanım oranlarıyla ölçüm. GSYH açığıyla ölçüm, kaynak kullanımında fiili durum ile potansiyel durumun karşılaştırılmasına dayalı olarak yapılabilmektedir. Her ülkenin kendisine göre, ekonomik kaynaklarını tam ve etkin bir biçimde kullanmasına bağlı olarak ulaşabileceği bir potansiyel üretim düzeyi vardır. İlgili ülkede gerçekleştirilen (fiili) üretim düzeyi, bu potansiyelden düşük ise, bu ülkeyi az gelişmiş olarak adlandırmak mümkündür. Diğer taraftan az gelişmişliği kaynak kullanım oranlarıyla tanımlamak ve ölçmek de mümkündür. Bilindiği gibi bir ülkenin ekonomik kaynakları; işgücü, sermaye ve doğal kaynaklardır. Kaynak kullanım oranlarıyla yapılan ölçümlerde; işgücü için işsizlik oranı, sabit sermaye için kapasite kullanım oranı ya da atıl kapasite oranı, doğal kaynaklar için ekilebilir arazinin kullanım oranı, yeraltı kaynakları için hammadde ihracatı gibi göstergeler kullanılmaktadır. Kaynak kullanım oranları ne kadar düşükse az gelişmişlik derecesi o kadar yüksektir.
  • Bireysel ve Toplumsal Temel İhtiyaçların Karşılanmasına Göre: Az gelişmişliğin tanımlanmasında temel alınan bu yaklaşımda, insanın temel ihtiyaçlarının bilimsel kıstaslarla saptanmış ölçütler ve kalıplar çerçevesinde karşılanması temel alınır. Bir ülke, nüfusunun büyük çoğunluğu toplumsal ve bireysel ihtiyaçlarını (insanca yaşamak için gerekli masraflarını) gideremeyecek durumdaysa o ülke az gelişmiştir. İnsanların temel ihtiyaçları beslenme, barınma, giyinme, eğitim ve sağlıktır. Bu temel ihtiyaçların karşılanma düzeyini gösteren rakamlar az gelişmişliğin ölçülmesinde kullanılabilir. Asgari koşulları sağlayamayan ülkeler az gelişmiş ülke olarak sınıflandırılır.

Az Gelişmiş Ülkelerin Özellikleri, Az gelişmişlik her yerde aynı şekilde ortaya çıkan homojen bir olgu değildir. Az gelişmişlik farklı ülkelerde, değişik tarih ve sosyoekonomik koşullar altında oluştuğu için birbirinden farklı özellikler sergilemesi mümkündür.

  • Makroekonomik Özellikleri: Az gelişmiş ülkelerin makroekonomik özelliklerinden en önemlileri kişi başına düşen gelir seviyesinin düşüklüğü, dengesiz gelir dağılımı, yoksulluk, işsizlik, yüksek ithalat bağımlılığı, tasarruf ve yatırımların düşüklüğü ile yetersiz sermaye birikimidir.
  • Demografik Özellikleri: Hızlı nüfus artışı, yüksek bağımlılık oranı, kırsal yaşam gibi özellikler başı çekmektedir.
  • Beşeri Özellikleri: Az gelişmiş ülkeler düşük beşeri sermaye düzeyine sahip ülkelerdir. Beşeri sermaye işgücünün verimlilik düzeyini belirleyen eğitim, sağlık ve beslenme gibi unsurlardan oluşmaktadır. Düşük eğitim düzeyi, yetersiz sağlık koşulları, yetersiz ve dengesiz beslenme gibi özellikler bu başlıkta yer almaktadır.
  • Sektörel Özellikler: Ekonominin sektörel bazda yapısı incelendiğinde az gelişmiş ülkelerin çok önemli bir özelliği olan ikili yapılarla karşılaşılmaktadır. Bu anlamda hem tarım, sanayi ve hizmetler gibi ekonomik sektörler hem de toplumsal yapı, geleneksel ve modern kesim olarak ikiye ayrılmaktadır.
    • Tarım Sektörü: Az gelişmiş ülkeler genelde tarım sektörünün hâkim sektör olduğu ülkelerdir. Tarım sektörünün toplam hâsıla, toplam istihdam ve toplam ihracattaki payı oldukça yüksektir. Toprak üzerinde yoğun nüfus baskısı bulunmaktadır.
    • Sanayi Sektörü: çoğu az gelişmiş ülkede ara ve yatırım malları sanayilerinin zamanında ve yeterince geliştirilememesi, tüketim malı sanayisinin ise aşırı büyümesi, dengesiz bir sanayileşmenin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. İmalat sanayisinin içyapısındaki bu dengesizlik hem ekonomide sanayi kesiminin katma değerinin düşük olmasına yol açmakta, hem de yaratılan sanayinin hammadde ve teknolojik yönden dışa bağlı kalmasına ortam hazırlamaktadır. Sonuçta, ülkede başlatılan sanayileşme belirli bir çizginin üstüne çıkamamakta ve nihayet kalkınma sürecini olumsuz etkilemektedir.
    • Hizmet Sektörü: Az gelişmiş ülkelerde hizmetler sektörü ise normalin üstünde büyüktür. Ayrıca hizmetler sektörü, kırsal kesimin dışladığı işsiz kitleyi, sanayinin yeterince istihdam olanağı yaratamaması nedeniyle de yapısında taşır. Bir bakıma gizli işsizler ordusuna katılan bu kitle marjinal verimliliği son derece düşük işlerde çalışır görünürler.
    • İkili Yapı Özelliği: Az gelişmiş ülkeler ikili yapı özelliği olan ülkelerdir. İkilik ya da düalizm, bir ülkede iktisadi, teknolojik, sosyal ve bölgesel alanlarda birbirinden farklı iki ayrı kesimin (geleneksel kesim ve modern kesim) olduğunu ifade etmek üzere kullanılan bir kavramdır. Bu ülkelerde bir yandan ileri gelişmişlik düzeyindeki ülkelerin Pazar yapısına, ileri teknolojiye, gelişmiş sosyal ilişkilere, ileri kurum ve organizasyonlara rastlanabileceği gibi, öte yandan geri kalmışlığın tipik özelliklerinden aile ekonomisi, geri ve ilkel teknoloji, durgun bir sosyal yapı, geleneksel kurum ve organizasyonlarla da karşılaşılabilir.
  • Sosyal Özellikler: Az gelişmiş ülkelerin sosyal yapılarını yansıtan özellikler arasında; geleneksel toplum yapısı, geniş aile düzeni, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çocuk işçilerin fazlalığı ve orta sınıfın azınlıkta olması sayılabilir. Az gelişmiş ülkelerin çoğunda gelenek, görenek ve dini inançların hâkim olduğu toplumsal bir doku söz konusudur. Az gelişmiş ülkelerde ekonomik anlamda bireycilik ve girişimcilik duyguları gelişmemiştir. Gelişmiş ülkelerde girişimciliği özendiren bireycilik ön plandayken az gelişmiş ülkelerin ataerkil aile yapısı bireyciliği engeller. Bu tip ülkelerde her şeyi devletten bekleyen hazırcı bir anlayış hâkimdir. Ekonomik kalkınma sürecinde geleneksel toplum yapısında da çözülmeler başlamaktadır. Az gelişmiş ülkelerde toplumsal cinsiyet eşitsizliği oldukça belirgindir. Her ne kadar yasalar önünde kadın ve erkeğin eşit olduğu ifade edilse de az gelişmiş ülkelerde sosyo-ekonomik koşullar nedeniyle kadınlar geri planda kalmaktadır. Kırsal kesimde yaşayan kadınlar en ağır işlerle uğraşmakta ve ücretsiz aile işçisi olarak çalışmaktadır. Kentlerde yaşayan kadınların belirli bir meslek kolunda çalışması, başarıya ulaşması ve yükselmesi pek mümkün değildir. Az gelişmiş ülkelerde çocuklara ilişkin bir özellik ise, eğitim çağındaki çocukların iş yaşamına sokulmasıdır. Az gelişmiş ülkelerin sosyal özelliklerinden biri de orta sınıfın azınlıkta olmasıdır. Gelir dağılımına ilişkin istatistiksel verilerin ışığında, az gelişmiş ülkelerin zengini çok zengin, fakiri ise çok fakirdir. İki grubun arasındaki boşluk, dengeli bir sosyal yapıya sahip ülkelerde olduğu gibi orta sınıfla doldurulamamıştır.
  • Siyasal ve Yönetsel Özellikleri: Az gelişmiş ülkelerin en önemli siyasal özellikleri arasında demokratikleşememe, siyasi istikrarsızlık, politik yozlaşma, mutlak gücün kötüye kullanımı, oy ticareti ve rant kollama gelmektedir. Az gelişmiş ülkeler; temelde az gelişmişlik sorununu çözümleyebilmek amacıyla uygun bir siyasal sistem arayışı içinde olmuşlar ve bu amaçla çeşitli siyasal mekanizmaları denemişlerdir. Henüz kısa sayılabilecek bir geçmişte bağımsızlığını kazanan çoğu az gelişmiş ülke ise, etkisinde kaldığı ülkenin siyasal modelini benimsemeye çalışmıştır. Belirli bir sosyo-ekonomik gelişme ve kültür birikiminin ürünü olan batı demokrasisi, bunu benimseyen çoğu az gelişmiş ülkede tam anlamıyla başarılı olamamış, ya sürekli istikrarsızlıklara ya da diktatörlüklere yol açmıştır. Az gelişmiş ülkelerde devlet bir yandan geleneksel yönetim işlevlerini yerine getirirken diğer yandan ekonomik kalkınmayla ilgili sorunları çözmeye çalışır. Ekonomik kalkınmanın sağlanması yolunda ortaya çıkan yönetimsel sorunlar; hazırlanan kalkınma planlarının etkin bir biçimde uygulanamaması, aşırı merkeziyetçilik, yerel organlara yeterince yetki göçerilememesi, yeterli fiziki ve sosyal altyapının oluşturulamaması, devlet kurum, organ ve kuruluşları arasında koordinasyon eksikliği, vergi ve bütçe sistemlerinin sağlıklı bir yapıya kavuşturulamaması, kamu yönetiminin bürokrasiye boğulmuş olması nedeniyle ağır aksak işlemesi, objektif kriterlerin bir yana itilerek siyasi kriterlerin ağırlık kazanması, yöneticilerin görevlerini kötüye kullanması, devlet memurlarının kamu hizmetinin gerektirdiği sorumluluk ve sadakat duygusunu yeterince taşımaması, rüşvet ve yolsuzlukların had safhaya ulaşmasıdır.