Fotoğraf Tarihi Dersi 7. Ünite Özet

Osmanlı İmparatorluğu’Nda Ve Cumhuriyetin İlk Döneminde Türkiye’De Fotoğrafın Gelişimi

Giriş

3 Kasım 1839’da Topkapı Sarayı’nın Gülhane Bahçesi’nde okunarak halka duyurulan Tanzimat Fermanı birlikte İstanbul’da yepyeni yaşam başlamıştır. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bu dönemde İstanbul’da mimariden yaşama tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi kuruluşlarına kadar, birçok alanda yenilikler yaşanmıştır. İşte fotoğraf böyle bir dönem içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’na gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda fotoğraf, Fransa’da 1937’te Daguerre’nin görüntüyü bir kâğıt üzerine tespit etmeyi başarmasından ve bu buluşunun Fransız Bilimler Akademisi tarafından 1839 yılında kabul edilişinden kısa bir süre sonra girmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten II. Abdülhamit kültür ve sanata önem vermiş eğitim konusunda hizmet verecek pek çok okul ve kurum oluşturmuştur. Gerek II.Abdülhamit döneminde fotoğrafa verilen önem ve sarayın maddi ve manevi olarak fotoğrafı desteklemesi gerekse o dönem içerisinde İmparatorluğun başkenti İstanbul’a gelen yabancılar kendi kültürlerini de buraya taşımışlardır. Oryantalist bir gözle baktıkları bu gizemli topraklara sanatsal eserlerinde de yer vermişlerdir. Özellikle fotoğraf söz konusu olduğunda; batı kültüründe oryantalizm konusu, “Kutsal Topraklar” gerçeğinden “Bin Bir Gece Masalları” hayalîne kadar geniş bir yelpazede yüzyıllar boyunca işlemişlerdir. Bu dönem içerisinde gezgin fotoğrafçılık, stüdyo fotoğrafçılığı, manzara fotoğrafçılığı, çevre fotoğrafçılığı, sosyal yaşam fotoğrafçılığı haber fotoğrafçılığı gelişme göstermiştir.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte fotoğrafa batılılaşma hızla devam etmiş ve Osmanlılıktan Cumhuriyet’e geçişle birlikte fotoğrafçılık daha bilinçli olarak ele alınmaya başlamıştır. Bu dönemde çağdaş dünya, fotoğraf sanatını görsel bir iletişim aracı biçiminde kullanmakta ve artistik birikimleri değerlendirmiştir. İlerleyen yıllarda Türkiye’de fotoğraf eğitimi başlamış ve dernekleşmeyle birlikte ve onu takip eden Halkevleri’ nde verilen eğitimlerle bilinçli bir amatör kitle yaratılmıştır. Bu dönem aynı zamanda haber fotoğrafçılığının da kurumsallaştığı bir dönemdir. Kurtuluş savaşından itibaren başlayan haber fotoğrafçılığı kurulan haber ajanslarıyla daha da gelişmiştir. Bu dönem ayrıca Osmanlı geleneğinden gelen stüdyo fotoğrafçılığının da geliştiği bir dönemdir. Daha sonrasında ortaya çıkan tanıtım fotoğrafçılığı da zaten temellerini stüdyo fotoğrafçılığı üzerine kurmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğrafın Gelişimi

Başta İstanbul olmak üzere diğer illere de dağılan fotoğraf dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu dışında diğer İslam ülkelerine de yayılmıştır. Sonuçta fotoğrafçılık Osmanlı İmparatorluğu’yla beraber İslam dünyasında başlamıştır. Başlangıçta fotoğrafın din açısından yasaklanması konusunda bir görüş ileri sürülmemiştir. Ama yenilik olarak bazı din alimleri acaba kullanılır mı sorusuna cevaplar aramışlardır. Aslında Kuran-Kerim’de biçim verme yasağı putperestliğe karşıdır. Ama resim konusu buna dâhil değildir. Hatta Abbasi ve Emevi devrinden itibaren resimlerin olduğunu biliyoruz. Ancak Osmanlı İmparatorluğu Müslüman bir topluluk olmanın verdiği bir refleksle; başta resme ve resmetmeye karşı bir duruş göstermiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda fotoğraf matbaa da olduğu gibi çok geç başlamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda fotoğraf, Fransa’da Daguerre’nin görüntüyü kâğıt üzerine tespit etmeyi başarmasından (1837) ve bu buluşunun Fransız Bilimler Akademisi tarafından 1839 yılında kabul edilişinden kısa bir süre sonra girmiştir. Yayımını İstanbul’da sürdüren Takvim-i Vekayi Gazetesi 28 Ekim 1939 tarihli sayısında Daguerre’in ve aynı zamanda başka bir yerde Talbot’un fotoğrafı buluşunu haber vermiştir.15 Ağustos 1841 tarihinde çıkan 47. sayısında Ceride-i Havadis Gazetesi’nde, Daguerre’in ticari amaçla çoğalttığı makinesinden bahsetmiştir.

Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten II. Abdülhamit kültür ve sanata önem vermiş eğitim konusunda hizmet verecek pek çok okul ve kurum oluşturmuştur. Hafiye (haber alma) Teşkilatı ve fotoğrafa güvenerek İstanbul ve Anadolu’nun her köşesini; Mısır’dan Balkanlar’a Arabistan’dan Kafkaslar’a kadar uzanan İmparatorluk topraklarını Çin, Orta Asya, Rusya, Hindistan Ortadoğu, Balkanlar’ı fotoğraflamışlardır. II. Abdülhamit bu dönem içerisinde; Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nin önemli şehirlerinin fotoğraf karelerine kaydettirmiştir. Devlet memurlarını tahta çıkışının 25. Yılı nedeniyle affedeceği mahkûmların hapishanede fotoğraflarını çektirmiş ve kararını fotoğrafları inceleyerek vermiştir. İmparatorluk sınırlarında çekilmiş fotoğraflardan albümler bastırıp bunları ülkedeki büyükelçilere hediye etmiştir. Bu şekilde Osmanlı İmparatorluğu’nu dünyaya tanıtmaya çalışmıştır.

Abdülhamit her ne kadar sanat ve kültüre önem verse de devlet işlerinde işler istediği gibi gitmemiştir. Bunun sonucunda bir ayaklanma yaşanmış ve Abdülhamit tahttan indirilmiştir. Bu ayaklanma aşamasında Yıldız Sarayı da işgal edilmiştir ve sarayı işgal eden kuvvetler sarayı yağmalamışlardır. Yağmacılara karşı kütüphane emini olan Sabri Kalkanderen, “Beni çiğnemeden buraya dokunamazsınız, kütüphane devletin hafızasıdır.” diyerek kütüphanenin kapısına yatmış böylece kütüphanede bulunan ünlü “Yıldız Fotoğraf Koleksiyonu” olarak bilenen cam negatifleri korumuştur. Daha sonrasında kütüphane 14 Mart 1910’da maarif nezaretinde, Yıldız Müzesi de 7 Haziran 1910 tarihinde hazineye devredilmiştir. Bu koleksiyon daha sonra da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Kitaplığına devredilmiştir. Böylece Sabri Kalkanderen’in cesur duruşu bugün bu koleksiyona sahip olmamızı sağlamıştır.

Yıldız Sarayı’ndaki bu koleksiyona fotoğraflarıyla katkı sağlayan fotoğrafçılardan bazıları şunlardır; Abdullah Fereres, Ali Sami Aközer, Ali Rıza Paşa, Ali Sami Bahriyeli, Nıkolas Andriomenos, Behçet, Berggren, Gülmez Freres, Vasilaki Kargopoulo ve Pascal Sebah’dır.

Gezgin fotoğrafçılığa Osmanlı topraklarında en fazla ilgi duyan sanatçılar Fransız kökenlidir. Bu fotoğrafçıların birinci derece rağbet ettiği bölgeler, doğal olarak Kudüs ve çevresinde bulunan ve İncil’de de anılan yerlerdir. Aynı zamanda bu topraklar üzerindeki çeşitli uygarlıklardan kalan kalıntılar da bu gezgin fotoğrafçıların konuları olmuştur.

II.Abdülhamit döneminde fotoğrafa verilen önem ve sarayın maddi ve manevi olarak fotoğrafı desteklemesi o dönem içerisinde İmparatorluğun başkenti İstanbul’a yabancılar gelmesine ve kültürlerini de buraya taşımalarına yol açmıştır. Oryantalist bir gözle baktıkları bu gizemli topraklara sanatsal eserlerinde yer vermişlerdir. Özellikle fotoğraf söz konusu olduğunda; batı kültüründe oryantalizm konusu, “Kutsal Topraklar” gerçeğinden “Bin Bir Gece Masalları” hayalîne kadar geniş bir yelpazede bu konuları yıllarca işlemişlerdir. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimindeki çok geniş bir alanı kaplayan Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz bölgeleri, gerek tarihsel ve politik nedenlerle, gerekse değişik kültür yapılarıyla, batı dünyası için her zaman bir cazibe merkezi olmuştur. Bu nedenle birçok fotoğrafçı bu bölgeye gelip fotoğraf çekmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğrafçılar

Fotoğrafçıların yoğun olarak fotoğrafladıkları ana yer başkent İstanbul’dur. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu yıllarda eski gücünü çoktan yitirmiş olmasına rağmen başkent İstanbul, 19. yüzyıl başlarında da dünyanın önemli metropollerinden biri olarak anılmaya devam etmiştir. Doğunun gizemli yaşamının ve İstanbul’un eşsiz doğal konumunun yarattığı duygusal ve fiziksel birliktelik, uluslararası sanat çevreleri tarafından da göz ardı edilebilir nitelikte değildir. Böylece imparatorluğun başkenti, Londra ve Paris’in önde gelen sanatçılarının çalışma alanı olmuştur. Sanatın birçok dalında eserlerinde bu gizemli toprakların izlerini görmek mümkündür.

Doğu toplumunu tanımak isteyen oryantalistlerin, ayrıca Boğaziçi ve dört mevsime hitap eden İstanbul’u, görmek isteyen gezginlerin uğrak yeri olmuştur. Dolayısıyla fotoğrafın Doğu’da yayılmasına öncülük edenler maceraperestler, yazarlar, arkeologlar, ressamlar ve mimarlar, daha önce gravürlerden tanıdıkları ilginç görüntüleri yeni icat araçları ile saptamak istemişlerdir. Doğu ile batı kültürleri Asya ile Avrupa kıtaları çeşitli dinler, imparatorluğun başkentinde buluşmuştur. Gustave Flaubert’in dediği gibi Mevlevilerden çıkılıp operaya gidilen ilginç bir kenttir İstanbul o tarihlerde. Her yıl İstanbul’dan Mekke’ye, Kabe eşyasının yenilenmesi için gönderilen deve kervanlarının ihtişamı, minarelerden duyulan ezan seslerinin kilise çanlarıyla karıştığı bir şehirdir İstanbul... Anadolu’nun uzak ve zor bozkırlarına rağmen ellerindeki esrarlı kutunun marifetini ortaya koymak istercesine bu gezgin fotoğrafçılar her şeyi çekmeye başlamışlardır.

Stüdyo fotoğrafçılığının geliştiği ana bölge Galata’dır. Bizanslılarla ticari ilişkileri olan toplulukların (Pizalılar ve Cenevizliler gibi) olduğu bir surların içinde olan bir bölgedir. Stüdyo fotoğrafçılığındaki ilk hareketlenme İmparatorluğa gelen bay Kompa isimli fotoğrafçıyla başlamıştır. 17 Temmuz 1842 günlü Ceride-i Havadis gazetesi, Bay Daguerre’in öğrencilerinden bay Kompa’nın İstanbul’a geldiğini ve bütün gün Beyoğlu Belle Vue’de dolaşarak çekimler yaptığını bildirmiştir. 8 Haziran 1845’de yine aynı gazete, İtalyan ressam ve fotoğrafçı Carlo Naya (1816-1882)’nın Beyoğlu Doğruyol’da Moskof Sarayı (Rusya Sefareti) karşısındaki fotoğraf atölyesinde çalıştığını bildirmiştir. Bu stüdyo, Osmanlı İmparatorluğu’nda açılan ilk ticari fotoğrafhane özelliğini de taşımaktadır. 1850 yıllarında ise ilk yerli stüdyo, Basile Kargopoulo tarafından Péra’da açılmıştır. Kargopoulo, başarılı çalışmaları nedeniyle de Sultan Abdülmecid’den “Padişah Hazretleri’nin Fotoğrafçısı” unvanını almıştır. Daha sonraki ünlü fotoğrafhaneler de, imparatorluğun bu batılı anlayışa en yakın yeri olan Pera’da yerlerini almışlardır.

Üzerinde büyük medeniyetlerin geçmiş olduğu Küçük Asya toprakları bu medeniyetlerin bıraktığı arkeolojik eserle doludur. Bu kadar çeşitli kalıntılar arkeologlar için bulunmaz bir hazinedir. Fotoğrafa uğraşan ve eski eserlerle ilgilenen gezginlere yeni bir çalışma olanağı ve buna bağlı yeni araştırma kapısı açılmış olmuştur. Bu arkeologların yanında bulunan fotoğrafçılar ya da doğuya sefer yapan gemilerle bu medeniyetlere gelen fotoğrafçılar bu alanları fotoğraflamışlardır. İskenderiye’den gelen vapurdan Kahire ve Nil yolu ile Karnak bölgesinin piramitlerini, Beyrut limanı basamağı ile Akdeniz’in doğu ucunun çok geniş arkeolojik kalıntılarını ve İzmir yolu ile de Ege’nin bağrını dolduran eski Frigya, Roma, Miken ve İyonya medeniyetlerinin kalıntılarını, özellikle Efes’i ve İstanbul limanı ile de Osmanlı’nın Marmara Denizi çevresindeki İslam mimarisinin en güzel örneklerini belgeleme olanağı bulmuşlardır. Dar sokakları, ahşap evleri ile Batı’dan apayrı görünümündeki kentlerin mimari yapılarının belgecisi olmuşlardır. Yalıları, kasırları, sarayları ve köşkleri, Türk evlerinin yapısını, yok olan değerleri, manzaraları, anıtları bu belgeci anlayışla fotoğraflamışlardır.

Aynı dönem içerisinde manzara ve çevre fotoğrafçılığıyla birlikte ortaya çıkan sosyal yaşam fotoğrafçılığıyla da uğraşan fotoğrafçılar da olmuştur. 18 ve 19.yy. gravürlerindeki kompozisyonların etkinliği ilk fotoğrafçılara, giderek yeni bir konu daha eklemiştir; İnsan. Gezginler İslam dünyasını tanıdıkça çekingenliklerini üzerlerinden atıp fotoğraf makinelerini insanlara da bu şekilde çevirmişlerdir. Anıtlar, çarşılar, sokaklar, köy pazarları, tarihin çevre kompozisyonunun içine insan görüntüsü de fotoğrafa girmiştir. Bu eğilim portrecilikle birlikte stüdyoların da doğmasına neden olmuştur. Stüdyoların yaygınlaşması ile İmparatorluğun topraklarında iyice bilinmeye başlayan fotoğraf; kasap, berber, şerbetçi, baca temizleyici, bozacılar, hamallar gibi tiplerin saptanması dönemini de başlatmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Öne Çıkan İsimler

Osmanlı İmparatorluğu’nda çoğunluğu gayrimüslim birçok fotoğrafçı çalışmıştır. Bunların bazıları gezgin fotoğrafçıyken bazıları stüdyo fotoğrafçısı bazıları ise yaptıkları kaliteli işlerle saray fotoğrafçılığına kadar yükselmiş usta fotoğrafçılardır. Bu fotoğrafçılar bazen tesadüfler bazense elçilerle beraber İmparatorluğu ziyaret eden kişilerdir. Bazılar ise yurtdışından görev dolayısıyla İmparatorluğa çağrılan insanlardır. Bu isimler;

  • Maxime du Camp
  • John Shaw Smith
  • Francis Bedford
  • Ernest de Caranza
  • Felix Bonfils
  • Carlo Naya
  • Basile Kargapoulo
  • Pascal Sebah
  • Abdullah Freres
  • Nikolai Andreomenos
  • Guilaumae Berggren
  • James Robertson

şeklinde sıralanabilir.

Cumhuriyetin İlk Döneminde Türkiye’de Fotoğrafın Gelişimi

Bu dönem demokrasiye geçişle birlikte sanatında da ön plana alındığı bir dönem olmuştur. Dolayısıyla, Osmanlılıktan Cumhuriyet’e geçişle birlikte fotoğrafçılık daha bilinçli olarak ele alınmıştır. Bu dönemde çağdaş dünya, fotoğraf sanatını görsel bir iletişim aracı biçiminde kullanmakta ve artistik birikimleri değerlendirmiştir.

Genç Cumhuriyeti tanıtmak için yapılan çalışmalar kuruluştan hemen sonra başlamıştır. Çünkü 600 yüzyılı aşkın hükümdarlığını sürdüren Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, Türkiye’nin ve Türk insanın dışarıda tanıtılması dönemini başlatılmıştır. Bu tanıtımda en büyük görevi Vedat Nedim Tör’ün başkanlığında Matbuat Umum Müdürlüğü üstlenmiş ve “La Turquie Kemaliste” adı ile çıkartılan periyodik yayın ve birçok tanıtıcı albüm, kitap fotoğraflarla beslenerek yayımlanmıştır.

Cumhuriyetin İlk Fotoğrafçıları

Cevap: Cumhuriyet’in ilanı, Osmanlı döneminde fotoğrafçılık işine Müslümanların girmemesine özen gösteren küçük bir azınlığın hakimiyetine de son vermiştir. Bu dönemde öne çıkan fotoğrafçıları şunlardır;

  • Şinasi Barutçu
  • Ferit İbrahim
  • Burhan Felek
  • Semiha Es
  • Hikmet Feridun Es
  • Arif Hikmet Koyunoğlu
  • Hikmet Ildız
  • Selahattin Giz
  • Cemal Işıksel
  • Esat Nedim Tengizman
  • Etem Tem
  • Naciye Suman
  • Hamza Rüstem
  • Namık Görgüç
  • Himi Şahenk
  • Eleni Küreman
  • İsmet Gümüşdere
  • İhsan Erkılıç
  • Ara Güler
  • Baha Gelenbevi
  • Limasollu Naci
  • Haluk Konyalı
  • Zeki Faik İzer
  • Othmar Pferschy
  • Sami Güner

Yaz Okulu Sınavı
4 Eylül 2021 Cumartesi