aofsoru.com

Uluslararası İlişkilere Giriş Dersi 5. Ünite Özet

Uluslararası Ekonomik Düzen

Giriş

Uluslararası ilişkilerde ekonomi faktörünün önemine dikkat çekilmesiyle beraber, uluslararası politik ekonomi 1960’ların sonu ve 1970’lerin başından itibaren uluslararası ilişkilerin bir alt disiplini olarak gelişmeye başlamıştır. 1970’lerdeki petrol ambargoları ve Bretton Woods sisteminin çöküşü, uluslararası ekonomik örgütlerin rolleri ve kalkınma sorunları uluslararası politik ekonominin başat konularıydı. 1990’ların ortalarından bugüne özellikle Washington Uzlaşısı’nın öngördüğü neoliberal iktisadi politikalar ve küreselleşmenin etkisiyle, özellikle uluslararası iktisadi bağımlılık ve bütünleşme meselelerinin ve bunların yansımaları olan Doğu Asya krizi ve bugün yaşamakta olduğumuz Dünya ve AB Finans Krizi gibi olaylar ve meseleler, uluslararası siyasal ekonominin önemini daha da görünür kılmıştır. Bu bölümün temel amacı, uluslararası ekonomik düzeni, Bretton Woods Sistemi öncesi Dönem, Bretton Woods Sistemi Dönemi ve Bretton Woods Sistemi sonrası Krizler Dönemi olmak üzere, önemli dönüm noktalarına ve uluslararası ekonomik örgütlere odaklanarak açıklamaktır.

Uluslararası Politik Ekonomiye Temel Bakış Açıları

1970’lere kadar siyasal ekonomi ve uluslararası ilişkiler konusunda varolan literatürde Adam Smith, David Ricardo, Karl Marx ve Frederich Engels’in çalışmaları önemlidir. Uluslararası siyasal ekonomide;

a. Piyasanın ekonomik büyümeye ve zenginliğin toplumda dağılımına etkisi;
b. Piyasa-devlet-toplum ilişkisi;
c. Piyasanın iç ve uluslararası toplumun organizasyonuna etkisi gibi konulardaki farklılıklara göre şekillenen üç temel bakış açısından bahsedilebilir:

  • Merkantilizm (ekonomik milliyetçilik),
  • Liberalizm,
  • Marksizm.

Bugün bu bakış açıları, uluslararası ilişkilerde sırasıyla;

  • Realizm,
  • Liberalizm ve
  • Yapısalcılık perspektiflerinin öncülü olarak anılır.

Merkantilist Bakış Açısı

Ekonomik milliyetçilik ya da korumacılık olarak anılan Merkantilizm, XIV. Louis’in danışmanı olan Jean Baptiste Colbert’in devletlerin gücünü garanti altına almanın yolunun gümüş ve altın biriktirmek olduğu görüşlerine dayanır. Buna göre Merkantilizm, 1500-1800 yılları arasında Batı Avrupa’da ticaret faaliyeti yürüten devletlerin, gümrük vergileri uygulamasıyla ithalatı azaltıp ihracatı artırarak, değerli madenlerin (altın, gümüş gibi) rezervlerini artırma yoluyla zenginlik sağlamasına, askeri gücü desteklemesine ve buna bağlı olarak milli ekonomisini güçlendirmesine dayalı bir piyasadır.

Liberal Bakış Açısı

Merkantilizme tepki olarak ortaya çıkan liberal bakış açısının kökleri, İngiliz iktisatçı Adam Smith’in 1776’da yazdığı “Milletlerin Zenginliği” adlı kitabında, ulusal zenginlik ve güç için gerekli olanın ekonomik büyüme olduğunu, ekonomik büyümenin de, üretim, ekonomik uzmanlaşma ve işbölümü ile mümkün olduğu iddiasına dayanır. Bu görüşe göre, merkantilist devlet, korumacı politikalarla ticareti ve büyümeyi engelleyerek zenginliğinin gelişmesini geriletmektedir. Serbest piyasaya ve asgari devlet müdahalesine dayanan liberal görüşe göre piyasa, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için kendiliğinden ortaya çıkar ve pazardaki değiş-tokuş işlemleri “görünmeyen el” ile düzenlenir. Piyasanın temel işlevi, ekonomik verimliliği artırması, ekonomik büyümeyi azami hale getirmesi ve insanların refahını artırmasıdır. Rekabete dayalı piyasa düzeninde, değişim şartlarını arz ve talep belirler. Son kertede ekonomik problemlerin serbest piyasa çözümleriyle halledilmesinin, sistemin refahını sağlayacağı görüşü egemendir. Smith’e göre, insanlar kendi çıkarlarını maksimize etmek için rasyonel davranırlar. Serbest pazarda ortaya çıkan rekabetle ürün en düşük fiyattan alınabilir.

Marksist Bakış Açısı

Liberal ekonomi politikalarının yarattığı eşitsizliklere tepki olarak ortaya çıkan bu bakış açısı, Marx ve neoMarkist kuramcıların kapitalizm eleştirilerine dayanır. Bu bakış açısına göre, ekonomik yapı, devletler arasındaki ve devlet içindeki siyaseti belirler. Bir diğer belirleyici özelliği ise, küresel ekonominin temel kaygısının devletlerin ulusal çıkarlarının ve onların ulusal güvenlik meselelerinin olmadığı, asıl meselenin kapitalist sınıflarla işçi sınıfları arasındaki sömüren-sömürülen ilişkisi olduğu inancıdır.

Marksist bakış açısının bağımlılık ve dünya-sistemi kuramları gibi farklı biçimleri vardır. 1950’li yıllarda ortaya çıkan bağımlılık kuramına göre, az gelişmiş ülkelerdeki fakirliğin en önemli nedeni sömürgeciliktir. Bu nedenle söz konusu kuram, iktisadi emperyalizmi dayanak alır ve az gelişmiş ülkelere yapılan yardımların amacının bu ülkeleri kendilerine bağımlı hale getirmek olduğunu iddia ederek eleştirir. Uluslararası sistemi, merkez/çevre, hakim/bağımlı veya metropol/uydu devletlerin olduğu bir kapitalist sistem olarak ele alan bu görüşe göre; merkez devletler, çevre ülkelerden hammadde alıp onu işleyerek satan gelişmiş Batılı sanayi devletleri iken, çevre devletler Afrika, Asya ve Latin Amerika’da merkez ülkelere hammadde sağlayan azgelişmiş ülkelerdir.

Dünya sistemi, merkez-çevre ve yarı-çevre olarak belirlenen hiyerarşik bir işbölümünün hâkim olduğu, kapitalist dünya ekonomisi olarak tanımlanır. Küresel eşitsizliklerin kökeni, Batının hegemonyasındaki merkezi ve onun tarafından sömürülen çevreyi yaratan Sanayi Devrimi’ne götürülebilir. Bugün bu sömürü ağının çokuluslu şirketler ve hükümetlerarası kuruluşlar tarafından kullanıldığını savunan bu görüşe göre, uluslararası ekonomik kuruluşların temel görevi, bu ülkelerin uluslararası ilişkilerine ve ekonomisine müdahale etmekten ziyade, küresel eşitsizliklerin giderilmesi için uğraşmak olmalıdır.

Bretton Woods Öncesi Uluslararası Ekonomik Düzen

Bretton Woods Sistemi öncesinde uluslararası ekonomik düzeni anlamak için, Klasik Altın Standardı Dönemini ve 1929 Ekonomik Buhranı’nı anlamak gerekmektedir.

Klasik Altın Standardı Dönemi (1870-1914)

1870’lerden I. Dünya Savaşı’na kadar (1914) geçen sürede, uluslararası ödeme sisteminde altının sabit döviz kuru olarak kabul edildiği döneme, Altın Standardı Dönemi denmektedir. Bu dönemde, merkantilistlerin sıfırtoplamlı uluslararası ilişkiler düşüncesinin yerini, ticari ve ekonomik rekabetin ulusların çıkarlarında doğal bir uyum ve zenginlik yarattığını savunan klasik liberal bir görüş almıştır. Dolayısıyla, bu dönemin belirleyici özelliği, görülmemiş bir maddi refaha yol açan serbest piyasa ekonomisiydi. Avrupa ülkelerinde üretim artmış, dış ticaret serbestleşmiş ve uluslararası sermaye hareketleri hızlanmıştır. 1900’lü yılların başlarında Avrupa ülkelerindeki ekonomik faaliyetler öyle genişlemiştir ki hem ithalat hem de ihracat rakamları o zaman kadar görülmemiş oranlara yükselmiştir. Bu nedenle, bu dönemi küreselleşmenin birinci dönemi olarak kabul edenler bulunmaktadır.

Dünya ekonomik sistemi, 1900’den beri çöküş içerisindeydi. I. Dünya Savaşı, bu çöküşü hızlandırdı. I. Dünya Savaşı’na yol açan düşmanlıklar sonucunda, savaş ekonomilerini destekleyebilmek için ülkeler, sabit kur sisteminden ayrıldı. Böylece, altın standardının sonu geldi ve ulusal paraların altınla ilişkisi kesilerek kağıt paraya geçildi. Savaştan sonra, ulusal paralar dalgalanmaya bırakılmış ve tercih altından yana olduğu için pek çok ülke tekrar altın standardını benimsemiştir. Böylece, altın standardı, 1929 ekonomik buhranına kadar tekrar yürürlüğe girmiş ve krizle beraber sona ermiştir.

Dünya Ekonomik Buhran Dönemi (1929-1933)

I. Dünya Savaşı, hem gelişmekte olan ülkelerde hem de sanayileşmiş ülkelerde ciddi ekonomik sorunlara neden olmuştu. Bunun en önemli nedenleri, hammadde ve tarım ürünlerinin fiyatlarındaki düşüş, talep daralması ve dış ticaret açığıdır. 1910’lu yıllara kadar uluslararası ekonomide Britanya’nın egemenliği vardı. Ancak İngiltere denizaşırı yatırımlarından gelen bütün kaynağı ithalat fazlasına aktarınca, daha iyi bir ticaret dengesine sahip olan Kuzey Amerika, 1920’li yıllarda ekonomik anlamda sıçrama yaşadı ve uluslararası ekonominin liderliği rolünü üstlendi. Ancak Amerika’nın büyük oranda kredi sağlayan devlet haline gelmesiyle oluşan uluslararası ekonomik dengesizlik nedeniyle, bu gelişme olumsuz sonuçlara sebep oldu. Uluslararası ekonomideki dengesizliğe ek olarak, Amerika’da maaşların yükselen verimliliğin gerisinde kalması, çiftçilerin tarım ürünlerindeki düşüşe rağmen yaşam koşullarında artan pahalılığa bağlı olarak gelirlerinin gerilemesi, ulusal gelirin kötü dağılımına yol açarak Büyük Buhran’ı tetikledi.

1929 Krizi, hem yoğunluğu hem de dünya çapında etkisi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Serbest piyasa ekonomisinin sorgulanması ve devlet korumacılığının benimsenmesine yol açmıştır. Özellikle sanayileşmiş ülkeleri etkileyen Büyük Buhran, dünya ekonomisinde daralmaya ve mali dünyanın çöküşüne, bunun yanı sıra da sanayi üretiminde ve dış ticarette de gerilemeye yol açtı. İşsizlik sorunuyla başa çıkmak isteyen ülkeler, ithalatı düşürüp ihracatı artırmak için devalüasyon yaparak paralarının dış değerini düşürdüler. Ancak bu tür korumacı politikalar, diğer ülkelerdeki ihracatın düşmesine neden olarak işsizliğe yol açtı. Bütün bu kötü gidişatın ciddi sosyal ve siyasal etkileri oldu. Bunlardan en önemlisi, bütün ülkelerde yaşam koşullarının kötüleşmesine neden olan trajik oranlarda büyük kitlesel işsizlikti. Ayrıca 1929 Ekonomik Buhranı, Almanya’da Nazi iktidarının yükselişine ve II. Dünya Savaşı’na zemin hazırlayan temel sebeplerden biri olmuştur.

Bretton Woods Sistemi ve Liberal Ekonomik Düzen

II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaygın görüş, savaşın temel kaynağını, 1930’larda yaşanan ekonomik buhran ve ona eşlik eden istikrarsızlık sonucunda patlayan aşırı ekonomik milliyetçiliğin oluşturduğuydu. Ekonomik şartların zorlaştığı dönemlerde, devletlerin kendi iç pazarlarını korumak adına tarifeleri yükselterek korumacı politikalar benimsemelerinin dünyada ticarette ve uluslararası ekonomik faaliyetlerde durgunluğa sebep olduğu düşünülüyordu. Bu doğrultuda, Temmuz 1944’te ABD’nin Bretton Woods kentinde 44 ülkenin katılımıyla gerçekleşen Konferansta, II. Dünya Savaşı sonrası yeni uluslararası para sisteminin esaslarını içeren Bretton Woods Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmayla oluşturulan yeni sistemde amaç, devletlerin kendi çıkarlarını korumak için tarifelerle aracılığıyla, izolecikorumacı politikalarla ekonomide durgunluk yaratmalarını önlemek ve savaş sonrası uluslararası ekonomik faaliyetlerde canlanmayı teşvik etmekti. Aslında temel amaç, ekonomik liberalizmin teşvik edilmesiydi.

Bretton Woods Sistemi, 1973 yılında sona ermiştir. Her ne kadar Bretton Woods Sistemi’nde ulusal hükümetlere ekonomi politikalarını kendileri belirleme konusunda özgürlük tanınsa da, 1930’lu yıllarda yaşanan yıkıcı rekabeti kontrol altında tutmak için, doların altına ve diğer ülkelerin ulusal paralarının kurlarının ise doların değerine göre sabitlendiği sabit kur sistemi benimsendi. Buna ek olarak, dolar rezerve para niteliğindeydi. Böylece ABD ve onun benimsediği liberal ekonomi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası ekonominin merkezi haline geldi. Bu durum 1971 yılına kadar sürdü. 1960’lardan itibaren ABD Dolarının altın karşısında fazlaca değer kazanmasından dolayı sistem çalkalanmaya başlamıştır.

Bretton Woods Sistemi, iki unsura dayanır. Bunlar;

  • Liberal uluslararası ticaret düzeni ve
  • Uluslararası para rejimidir.

Bu doğrultuda, uluslararası finans ve kur ilişkilerini düzenlemek, mali akışı sağlamak, uluslararası ticaretin gelişmesini sağlamak ve yabancı yatırımı teşvik etmek üzere yeni uluslararası ekonomik örgütler kuruldu. Bretton Woods sisteminin temelinde, BM’nin kardeş kuruluşları olarak anılan ve düzenleyici rollere sahip üç ekonomik örgüt yer aldı. Bunlar;

  • Uluslararası Para Fonu (IMF),
  • Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT, daha sonra Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ, WTO),
  • Dünya Bankası’dır.

Uluslararası Para Fonu

29 Aralık 1945’te kurulan IMF’nin temel amacı, uluslararası parasal işbirliğinin teşvik edilmesi, uluslararası ekonomide likidite sağlanması ve uluslararası ticaretin geliştirilmesiydi. Burada IMF’nin temel fonksiyonu, üye ülkelerin ödemeler bilançosu açıklarını azaltmada onlara yardımcı olmaktı. Bunun için gelirlerinden daha fazla giderleri olduğu için ödeme dengesi problemi yaşayan ülkelere, kredi yoluyla para sağlar. Bunun karşılığında da o ülkenin iç işlerine müdahale etme hakkı kazanır.

Borç olarak verilen krediler, üye ülkelerin milli gelirleri oranında parasal katkılarıyla oluşturdukları fondan sağlanır. Bu fon, her üye ülkenin dünya ekonomisindeki büyüklüğü oranında sahip olduğu kotaya göre oluşturulur. Üye ülkeler, katkıları oranında oya sahip olduklarından IMF ve Dünya Bankası’nda en fazla söz sahibi olan ülke ABD’dir. Bu nedenle IMF’nin merkezi Washington DC’dedir.

Dünya Bankası

Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (bundan sonra IBRD) ve Uluslararası Kalkınma Birliği (bundan sonra IDA) adıyla kurulan Dünya Bankası’nın 1 Temmuz 1944’te Bretton Woods Konferansı’nda belirtilen amacı, yıkıma uğramış Batı Avrupa ülkelerine ekonomilerini yeniden yapılandırmaları ve kalkınmaları için yardım dağıtmaktı. 15 Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler’in uzman kuruluşlarından biri olan Banka, daha sonra dünyada yoksulluğu azaltmak ve gelişmeyi desteklemek misyonuna dönüşen göreviyle, gelişmekte olan ülkelere yatırım, yardım ve borç vermekle yükümlü hale geldi.

Dünya Bankası, amacına yönelik gelişmekte olan ülkelerdeki kalkınmayı desteklemek adına kredi sağlayarak, bu bölgelerdeki yatırımları teşvik etme gayretini gütmektedir. Bunun dışında, inovasyonu, kuruluşlar arasındaki işbirliğini ve yerel paydaşların projelere katılımını teşvik ederek kalkınma projelerine kolaylık sağlamak üzere hibe veriyor. Dünya Bankası, IBRD ve IDA tarafından iki tip kredi sağlamaktadır. Bunlar;

  • Yatırım kredileri ve
  • Kalkınma politikası giderleridir.

Dünya Bankası tarafından gelişmekte olan ülkelere sağlanan IBRD fonları için gerekli geliri, dünya mali piyasalarındaki tahvil satışlarından ve kendi sermayesini borç vermesinden elde ediyor.

Dünya Bankası’nın politikaları, Guvernörler Kurulu tarafından yapılır. 187 üye ülke, genellikle üye ülkelerin maliye ya da kalkınma bakanlıklarından oluşan bu Kurul tarafından temsil edilir. Guvernörler, Dünya Bankası Grubu’nun ve Uluslararası Para Fonu’nun Guvernörler Kurullarının yıllık toplantılarında yılda bir kez bir araya gelir. Banka’nın genel olarak yönetiminden sorumlu olan Dünya Bankası’nın başkanı, Yönetim Kurulu’na başkanlık eder. Geleneksel olarak Amerikan vatandaşı olan Bankanın başkanı, en büyük hissedarı olan ABD tarafından atanır. Başkan, Guvernörler Kurulu tarafından, beş yıllık bir süre için ve yeniden seçilebilecek şekilde göreve getirilir. Yönetim Kurulu, İcra direktörlerinden oluşur. İcra Direktörleri; kredi ve teminatların onayı, yeni politikalar, idari bütçe, ülke yardım stratejileri, borçlanma ve mali kararları içeren Banka işlerini denetlemek üzere haftada en az iki kez toplanır.

Dünya Bankası, günlük faaliyetlerini, başkanın, banka yönetiminin ve kıdemli personelin ve bölgeler, sektörler, ağlar ve görevlerden sorumlu başkan yardımcılarının liderliği ve yönlendirmesi altında yürütür. Dünya Bankası’nın 2030’a kadar iki temel hedefi var. Bunlar;

  • Yoksulluğu sona erdirmek ve
  • Tüm ülkelerde nüfusun en yoksul yüzde 40’ını oluşturan insanların refahını artırmak olarak belirlenmiştir.

Yoksullukla mücadele için kalkınmayı öncelikli amaç olarak hedefleyen Dünya Bankası, bu konuyla ilintili görülen iklim değişikliği, sağlık, eğitim, şiddet ve yoksulluk meselelerine odaklanmıştır.

GATT ve DTÖ

Liberal bir ekonomik düzen oluşturmanın en önemli girişimlerinden bir diğeri, 30 Ekim 1947’de Cenevre’de 23 ülke tarafından imzalanan ve büyüme ve ekonomik gelişimin ticaretin serbestleştirilmesi ve artırılması ile mümkün olacağı düşüncesine dayanan bir Antlaşma olarak GATT (DTÖ)’tır.

Soğuk Savaş’ın sonrasında kurulan DTÖ, GATT gibi, üye ülkeler arasında ticari ilişkileri düzenlemekle yükümlü olmakla beraber, GATT’dan daha kapsamlı olarak, mal ve hizmet ticaretinin serbestleşmesine yönelik müzakereler yapmak, çok-taraflı ticaret sistemini geliştirmek, uluslararası ticaret ilişkilerinde ayrımcılığı önlemek, gelişmekte olan ülkelerin dünya ticaretinden hak ettikleri oranda paylarını almalarını sağlamak, mal ve hizmet üretimini ve ticaretini geliştirmek gibi amaçlarla, dünyada mal ve hizmet ticaretinin liberalleştirilmesi açısından önemli rol oynamıştır.

Merkezi Cenevre’de (İsviçre) olan DTÖ’de kararlar, üye ülkelerin Cenevre’deki delegeleri, ülkelerin başkentlerindeki bürokratlar ve DTÖ sekreteryası tarafından alınmaktadır. Üye ülkelerin temsilcilerinden oluşan Bakanlar Konferansı, en üst düzey karar alma organıdır ve Çok Taraflı Ticaret Anlaşması’nın karar alma konusundaki özel hükümlere bağlı olarak, Anlaşma kapsamındaki konular dâhilinde karar almaya yetkilidir.

Bretton Woods Örgütlerine Yönelik Eleştiriler

Bretton Woods Örgütleri’ne yönelik eleştiriler, temel olarak iki iddiaya dayanmaktadır:

a. Bu Örgütler Batı-merkezlidir;
b. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren Washington Uzlaşısı çerçevesinde, gelişmekte olan ülkelerde uygulanan liberal iktisadi politikalarla, devlete ekonomide sınırlı rol veren piyasa ekonomisini destekleyen neo-liberal fikirler empoze edilmektedir.

Bu yönde en fazla eleştiri, bu politikaların uygulanmasında öncülük eden iki kurumun, IMF ve Dünya Bankası ’nın, gelişmekte olan ülkelerin kalkınması ve krizden çıkmaları için Washington Uzlaşısı’nı bir reçete niteliğinde sunmasına yöneliktir. Bu reçetenin özü, ekonomik liberalleşme ile gelişmenin sağlanabileceği iddiasıdır.

Bu doğrultuda, birinci eleştiri noktası, bu kurumların neoliberal siyasalarının yol açtığı siyasal ve ekonomik eşitsizliklerin zengin-fakir ayırımındaki uçurum ve yoksulluğu körüklediğidir. Bu sorunla ilgili olarak en önemli tepki, insan hakları grubu, çevreciler, sendikacılar, çiftçilerden oluşan geniş bir grubun DTÖ’nün 1999’daki toplantısına yönelik “Seattle Protestosu”dur. Bu protestonun en temel çağrısı, serbest ticaret düzenlemelerinden kaynaklı küresel adaletsizliğin hem Amerika’nın kendi içinde hem de dünyada sebep olduğu sosyal ve ekonomik eşitsizliğin ve ulus-ötesi şirketlerin çalışma şartlarındaki kötü ve sömürüye dayalı koşulların sona erdirilmesiydi. Dünya Finans Krizi’nden sonra bu eleştirilere yönelik özellikle IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlarda reform görüşleri ağırlık kazanmıştır.

İkinci eleştiri noktası, bu kuruluşların temsil ve buna bağlı olarak meşruiyetleriyle ilgili sorundur. IMF ve Dünya Bankası’na verdikleri katkı (yani sermaye) doğrultusunda oy hakları olduğu için, bu kurumlarda ABD ve Avrupa tüm oyların yarısını kontrol edebiliyor. Bugüne kadar bu iki kurumun başkanlıkları ABD ve Avrupa ülkeleri arasında paylaşılmıştır. Dünya Bankası’nın başkanları her zaman ABD’den seçilirken IMF başkanları da Avrupa ülkelerinden seçilmiştir. Bu durumun yarattığı rahatsızlık her iki örgütte de son dönemde yapılan seçimlerde yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. 2011 yaz döneminde IMF başkanlığı için yapılan seçimde de değişimin gerekliliği yönündeki baskı, Fransa ekonomi eski bakanı Christine Lagarde’nin başkanlık koltuğuna oturmasıyla sonuçsuz kaldı. Lagarde 2016’daki seçimde de tek aday olarak, ikinci kez IMF başkanı oldu. Nisan 2012 tarihinde yapılan Dünya Bankası başkanlığı için ABD’nin hegemonyasını yıkma girişiminde bulunmak için Nijerya Ekonomi Bakanı Ngozi Okonj Iwela aday oldu. Ancak yine ABD’nin adayı Jim Yong Kim seçildi. 2017 yılında yapılan seçimlerde ise Jim Yong Kim dışında aday olmadığı için, Kim ikinci kez Dünya Başkanı seçildi.

Küresel Ekonomik Krizler ve Uluslararası Ekonomik Düzen

2000’li yıllarda, uluslararası/küresel liberal ekonomi politikalarının, özellikle finans sektöründen kaynaklı olarak A.B.D “mortgage krizi” olarak başlayan ve diğer ülkelere yayılan çeşitli krizlere, neden olduğu görülmüştür. Bu krizler, varolan küresel/uluslararası ekonomik düzeni yönlendiren Bretton Woods kurumlarına, krizleri önleme, hızlı müdahale etme ve krizin negatif etkilerinin yayılmasını engelleme konusundaki başarısızlıkları nedeniyle yöneltilen eleştirileri artırırken, “Yeni Bir Bretton Woods” sistemi oluşturma yönündeki taleplerin ortaya konmasına yol açmıştır.

2008 Dünya Finans Krizi

2008 Dünya Finans Krizi, Temmuz 2007’de A.B.D’de başlayarak domino etkisiyle Çin’den Güney Kore ve Japonya’ya, Rusya’dan Venezuela’ya, İzlanda’dan Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği ülkelerine kadar Dünya’da pek çok ülke ekonomisinde farklı düzeylerde finans krizine neden oldu. Kriz, A.B.D’de düşük gelirli kesimlere ipotek karşılığında sunulan kolay kredi imkanlarının emlak piyasasında yarattığı balon etkisiyle, emlak fiyatlarının hızla düşmesi, kredileri veren kurumların batması ve kredi alanların iflasından kaynaklanmıştır.

2009 Euro Bölgesi Krizi

1 Ocak 1999’da Euro’nun yürürlüğe girmesiyle, hem Avrupa’nın doğusundaki hem de Afrika’daki eski koloni ülkeler için uluslararası bir para birimi olacağı ve uluslararası finansta doların merkezi rolünün yerine geçeceği öngörülmekteydi. Ancak 2009 yılında yüksek kamu maaşları ve uzun-vadeli emekli maaşı zorunluluklarının neden olduğu kamu borçlanması neticesinde Yunanistan’da başlayan borç krizi ile Euro’nun hem Avrupa için bir parasal birliğinin geleceğine hem de Avrupa dışında uluslararası bir para rezerv birimi olarak ayakta kalabileceğine dair inanç sarsıldı. 2010-2012 yılları arasında uluslararası ekonomik düzenin en temel sorunlarından biri, Avrupa borç krizi haline geldi. Burada borçlanma dışında ticaretteki dengesizlikler de özellikle İspanya, İtalya ve Portekiz’de ekonomik krize neden oldu.


Yukarı Git

Sosyal Medya'da Paylaş

Facebook Twitter Google Pinterest Whatsapp Email