aofsoru.com

Osmanlı´da İskan ve Göç Dersi 1. Ünite Özet

Osmanlı Devleti’Nde İskan

İskânın Tanımı, Çeşitleri Ve İskâna Tabi Tutulan Zümreler

İskânın Tanımı ve Kapsamı

Kelime anlamı “yerleştirme” dir. Genel olarak; yerleşik veya konar-göçer grupları kendilerinin veya devletin isteği doğrultusunda belli bir yöreyi Türkleştirmek, İslamlaştırmak, şenlendirmek veya güvenliği sağlamak gibi nedenlerle, başka bir bölgeye yerleştirme faaliyetine verilen isimdir.

1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu şehirlerini bir bir fetheden Türkler, fethettikleri alanlara kalıcı olarak yerleşmeye de başladılar. Bunun neticesinde Anadolu’da birçok beylik ortaya çıktı. Bunların en güçlüsü konumundaki Türkiye Selçukluları öncülüğünde gaza ve cihat hareketlerini devam ettirdiler.1085 yılında Avrupalılar Anadolu’ya “Turquie” adını verdiler. Bu göç dalgasında Oğuz boylarına mensup, Kayı, Bayat, Karaevli, Yazır, Döğer vb. teşekkülleri Anadolu’ya yerleşmişlerdi.

Türkiye Selçukluları döneminde yapılan ilk iskân hareketlerinde, sınır bölgelere yerleştirilenlerden bölgeleri korumaları istenmekteydi. Ancak bu iskân hareketleri, belli bir metotla olmadığından oldukça sınırlı kalmış, fethedilen yerlerde ciddi anlamda kalıcılık sağlanamamıştır. Bu arada Haçlı seferleri ve akabinde beliren Moğol istilası bir taraftan Türkiye Selçuklu Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesine yol açmıştır.

Söğüt ile Domaniç mıntıkasında bir uç beyliği oluşturan Osmanlılar ise Bizans’ın iç çekişmelerinden yararlanarak bir dünya gücü oluşturmaya başlayacaklardır.

Osmanlıların bir dünya devleti olması sağlam bir iskân siyaseti izlemesiyle olmuştur. Fetihlerle birlikte Hıristiyanların boşalttıkları alanlar, yeni gelen genç ve dinamik nüfus sayesinde süratle dolduruluyordu. Böylece yeni fethedilen topraklarda hem kalıcılık artıyor hem de oralar şenlenerek Müslüman diyarı haline geliyordu.

Bu bölgelere yerleştirilen zümreler kısmen boy yapısına bağlı, genel olarak askeri örgütlenmeye tâbi idiler. Bu durum Bölgenin nüfus dengesini lehine çevirmek yanında, o topraklarda kalıcılığını arttırıyor, ülke içindeki üretim sürekliliğini sağlayıp vergisini alıyor, aynı zamanda asker ihtiyacının bir bölümünü karşılama imkânını da buluyordu.

İskân Meselesini Doğuran Sebepler

a. Belli bölgelerin Türkleşmesi ve İslamlaşması nedeniyle yapılan iskânlar

Fetihlerle alınan yerlerin elde tutulması için yapılan iskânlardır. Türk dervişleri ve genelde konar-göçer zümreler bu bölgelere iskân edilerek hem Türkleşme hem de İslamlaşma sağlanmaya çalışılmıştır.

Osmanlı Beyliği’nin devlet olma sürecinden itibaren son dönemlere kadar devam eden iskân politikalarını kapsar. Osmanlılar Rumeli topraklarına doğru da yönelmiştir.

Bizans ve Balkanların içinde bulundukları buhranlardan faydalanıp yaptığı fetihler sonucu sınırlarını genişletip bir imparatorluk durumuna gelmiştir.

Osmanlıların Rumeli’ye ilk olarak 1322 tarihinde geçtiği bilinmektedir. Ardından 1329 Pelekanon Savaşı ve 1331, 1334, 1353 yıllarında defalarca Rumeli’ye geçmeye çalışıldığı görülmüştür.

Yeni fethedilen alanlara yerleştirmeler bir anda olmamıştır. Rumeli’deki iskânlara ilişkin ilk kayıt 1357’de Karesi topraklarında ikamet etmekteyken Gelibolu’ya oradan da Hayrabolu’ya gelip yerleşen konar-göçer zümre ile ilgilidir. XIV. asırda Rumeli’nin fethiyle birlikte Süleyman Paşa liderliğinde bir grup Türk iskân edilmiştir.

Fatih Sultan Mehmed’in sadrazamı Gedik Ahmed Paşa’nın Kastamonu ve Sinop’u fethinden dönerken İsfendiyaroğlu İsmail Bey’i bütün cemaatiyle Filibe’ye yerleştirmesi aslında iskân işinin bir anda değil, ihtiyaca göre tedrici bir şekilde yapıldığını gösterir.

Rumeli seferlerine katılan akıncı ve dervişlerin bir kısmı buralarda kalarak bu alanlara daha sonra yapılacak olan yerleşimlere ön ayak olmuşlardır. Fethedilen yerleri gazilere temlik yoluyla vermişler ve o alanlara uç beyleri göndermişlerdir. Bu beyler kendilerine verilen bu arazilerin elden çıkmaması için ellerinden gelen gayreti göstermiş, hatta sürekli akınlar yaparak çeşitli kazanımlar elde etmişlerdir.

Fethedilen yerlere ilk olarak camiler kurulurdu ve cami iskânın çekirdeğini oluştururdu. Halk cami etrafından merkezden çevreye doğru bir gelişme içindeydi. Saraybosna, İzvornik, Foça, Rogatiça, Vişegrat, Srebirniça Dobrun vb. yerlerdeki Müslüman mahalleleri hep camiler ve mescitler etrafında gelişme gösteriyordu.

Anadolu’dan Rumeli’ye kendi maiyeti ile gelen dervişler, önce zaviye kuruyorlar ardından da onun etrafında yavaş yavaş yerleşim birimleri oluşturuyorlardı. Osmanlı Devleti, bu bölgelerde vakıflar tesis ederek, iskânı daha sistematik hale getirmiştir. Bununla birlikte Anadolu’dan yeni fethedilen alanlara yapılan iskânda teşvik edici olması açısından belli vergilerden muhacir halk muaf tutulmuştur. Osmanlı Rumeli’nin fethi sırasında ve halkın belini büken mevcut vergi ve angaryaları kaldırmış, daha cazip vergilerle yerli halkın tepkisini çekmeyerek fethi kılıçla değil, gönül çekmeyle (istimâlet) bitirmiştir.

Bazı bölgelerin fethinden sonra nüfus açısından dengenin Türk-Müslüman lehine değişme politikası 1570-1571’de fethi tamamlanan Kıbrıs’ta da uygulanmıştır. İlk yerleştirilenlere çeşitli vergi muafiyetleri tanınarak iskânın teşvik edici nitelik kazanması sağlanmıştır.

b. Aralarında veya yerleşik gruplarla anlaşmazlık olan cemaat ve aşiretlerin iskânları

Osmanlı Devleti’nde konar-göçer hayat yaşayan zümrelerin yaşam tarzından dolayı bazen kendi aralarında veya yerleşik ahaliyle sıkıntılar çıkabilmekteydi. Oluşan küçük sıkıntılar çözülmesine rağmen ülkede huzur ve güvenliğin olmasını, üretimin devam etmesini isteyen devlet daha büyük olaylarda ise iskân metodunu uygulamıştır.

Göçebeler ile yerleşikler arasında birbirini tamamlayan bir paralellik vardı. Göçerler ürettikleri her nevi eşyayı yaylak pazarlarında satıyorlardı. Bununla birlikte devlet tarafından kendilerine bir güzergâh çizilmesine rağmen, bu sınırları aşıp ekili dikili alanlara zarar verdikleri de oluyordu. Özellikle de devlet ekonomisinin tarıma dayanması ve büyük gelir kaynaklarının çiftçilerin üretimine bağlı olması devletin bu alanlar için özel önlemler almasını gerektirmişti.

XVII. yüzyılda, konar-göçerlerin şekavete başlamaları, onların yerleştirilmelerini zorunlu kılıyor, iskân güvenceye alınıyordu. Fakat bu güvenceye rağmen, bazen yerleşik halkın ekinlerini gasp edip, hayvanlara el koydukları ve hatta köylüleri kaçırdıkları da oluyordu. Sadece yerleşik halkla değil aynı zamanda yaylak ve kışlak yerleri yüzünden kendi aralarında dahi sorun çıkabiliyordu.

c. Potansiyel ayaklanma nedenlerini ortadan kaldırmak için yapılan iskânlar

Osmanlı Devleti’nin güvenliğini tehdit edebilecek kesimleri tâbi tuttuğu iskân hareketidir. Burada sadece konar-göçer zümreler değil, ister Müslüman olsun ister Hıristiyan, isyan potansiyeli olan bütün zümreleri kapsamaktaydı. Bu zümreler tehlikenin niteliği ve geliş yönüne göre Anadolu’dan Rumeli’ye veya Rumeli’den Anadolu’ya çift taraflı iskân edilmişlerdir.

Bu çeşit iskânlar genelde aşiretlerin cezalandırılması maksadıyla sürgün yoluyla yapılırdı. Gösterilen yere gitmekte direnenler için ise genellikle sürgün yeri Rakka ve Kıbrıs’tı.

d. Bataklık, ormanlık gibi alanların tarıma, harap ve boş yerlerin imara açılması amacıyla yapılan iskânlar

Osmanlı devletinde yerleşiklerin ülke içinde üretimi sağlayıp vergi vermesi önemliydi. Konar-göçerlerin de hayvancılığı tekellerinde bulundurması da bir o kadar önemliydi.

Üretimin sürmesini isteyen Osmanlı XVII. yüzyıldan sonra yoğun olarak konar-göçerlerin bataklık ve ormanlık alanları tarıma açmasını da istemiştir. Ülkenin karışık olduğu zamanlarda başıboş gezmelerinin önüne geçilip yerleştirilmeye çalışılmışlardır. Yine kendi aralarında anlaşmazlık çıkan konar-göçer grupların bu alanlara sevk edildiğini görmekteyiz.

Osmanlı Devleti’nin bu çabalarının temel gayesi ülke içindeki toprakların boş ve harap olmasını önleme isteğiydi.

Osmanlı’nın büyük bir imparatorluk haline gelmesinde sağlam bir vergi düzeni oturtması önemli yer tutmaktadır. Devlet içinde sosyal yapı ikiye ayrılmıştı: idareciler ve sivil halk. Sivil halk ister Müslüman olsun ister gayrimüslim, ister yerleşik olsun ister konar-göçer olsun devlet tarafından belli bir sınıflandırmaya tabi tutulup vergisi alınıyordu. Osmanlı Devleti asıl olarak kimden ne kadar ve nasıl vergi alacağını nüfus sayımları sonucu belirlemekteydi.

Vergilerin sürekli alınabilmesinin yolu da ülke içinde boş toprakların kalmaması ile mümkündü.

Özelikle Kıbrıs’ta geniş alanların boş kalması devletin bu bölgenin iskânı için özel önlem almasını gerektirmiştir. Anadolu, Karaman, Rum ve Dulkadirli kadılarına gönderilen 1572 tarihli hükümde Kıbrıs’a yapılacak sürgünün büyüklüğü ve yöntemi belirlenmekteydi. Buna göre her şeyden önce adaya göç edenlerden üç yıl süreyle vergi alınmayacaktı. Sürgüne tabi tutulacak olanlar zanaatkâr ve esnaf zümresinden iş yapabilecek kapasitede olanlar arasından seçilecekti. Bu şekilde belirlenecek olanların isimleri ve malları kayıt altına alınarak tanzim edilecek defterlerin birer sureti İstanbul’a, Kıbrıs Beylerbeyi’ne ve kadısına gönderilecekti. Bu defterlerde ismi yazıldığı halde sürgün mahalline gitmeyip firar edenler yakalanıp idam edileceklerdi.

e. Yeni oluşturulan yerleşim birimlerine mamur olması maksadıyla yapılan iskânlar

Yeni oluşturulan bir yerleşim biriminin boş kalmaması amacıyla çeşitli grupların iskânını gerektirmiştir.

f. Suç işleyenleri cezalandırmak maksadıyla yapılan iskânlar

Ülke içinde ortaya çıkan bazı münferit olaylar sonucunda devlet, olayla ilgili kişi veya kişileri sürgün yoluyla iskân edebiliyordu. Genelde sürgün yeri olarak Kıbrıs kullanılırdı.

g. Ülkenin çeşitli yerlerinde insanların, kervanların, madenlerin vs. güvenliğini sağlamak amacıyla yapılan iskânlar

Ülkenin ücra noktalarında kalmış alanlara yapılan yerleştirme faaliyetleri genel olarak derbent teşkilatı olarak bilinmektedir. Bulundukları yerde, asayiş ve emniyeti sağlayıp yolları tamir ve muhafaza etmek, ıssız yerleri şenlendirmek derbent teşkilatının göreviydi. İhtiyaç duyulduğunda yolculara rehberlik de yaparlardı.

Bu teşkilat sayesinde başıboş, yersiz- yurtsuz gruplar toprağa yerleştirilip kendilerinden en yüksek verim alınmaya çalışılmıştır. Derbentçi tayin edilenlerden, eşkıyanın bu sahada toplanmasına engel olmak ve şekavet sebebiyle yerini yurdunu terk etmeye kalkışan grupların firar etmesini önlemek beklenmekteydi.

Madenlerde de konar-göçer Yörükler iskân edilirdi. Bu tip alanlara iskân edilen zümreler burada hem madeni koruyorlar hem de bu alanlarda çalışıyorlardı.

h. Bazı gruplara bir takım görevler verilmesi ile yapılan iskânlar

Devletin konar-göçer veya yerleşik bazı zümrelere bir görev vermesi neticesinde ya yer değiştirmesi veya yerleşik hayata geçirmesi şeklinde tecelli olan iskândır.

i. Toprakların kaybedilmesi ile birlikte ülke içine yapılan iskânlar

17. yüzyıldan sonra uzun süren savaşlar ve kaybedilen topraklar neticesinde içe dönük iskân hareketlerinin başladığı görülmektedir.

İskân Çeşitleri

Dışa Dönük İskân Hareketleri

Fethedilen yerlere ülke içinden yapılan iskân faaliyetidir. Fethedilen yerlerde kalıcılığın temin edilmesi, nüfus dengesinin sağlanması ve alınan yerlerin imar edilip şenlendirilmesi amacıyla genellikle ülke içinde konargöçer hayat yaşayan zümrelerin tercih edilip iskân edilmesidir.

Konar-göçer durumda olan Müslüman-Türk aşiretlerini yeni alınan bölgelerin Türkleştirilmesinde ve İslamlaştırılmasında kullanan Osmanlı Devleti; onları savaşçı vasıfları, bir disiplin ve teşkilât içinde olmaları sebebiyle de bu fethedilen bölgelere yerleştirdi.

Netice olarak Osmanlı Devleti iskân siyasetini asıl olarak, Türk ve Hıristiyan toplumlarını bir araya getirmek ve böylece gayrimüslimleri İslâmiyet’in sağlam hukuk nizamı, adalet ve din hürriyetinin yanı sıra Müslümanlığın temizlik, misafirperverlik, cömertlik ve her türlü iyi ahlâk umdeleri ile bezenmiş halkının yaşayışını göstermek suretiyle İslâm’ın yayılmasını sağlamayı hedef almıştı.

İçe Dönük İskân Hareketleri

Osmanlı Devleti’nin XVII. yüzyıldan itibaren uzun süren savaşların içine girmesi ve çoğundan da başarısız ayrılması neticesinde ortaya çıkan iskân hareketleridir. Bu iskân hareketlerinin kapsamına ülke içinde çıkan karışıklıkların neticesinde terk edilen alanlara yapılan yerleştirmeler de girer.

İç iskânı gerektiren sebepler dört başlık altında toplanabilir:

  • Uzun savaşlar sebebiyle meydana gelen iktisadi buhranlar (vergilerin arttırılması, yeni verginin ihdası).
  • Çeşitli iç karışıkların (isyanlar, eşkıyalık) ortaya çıkardığı durum.
  • Devlete yeni gelir kaynakları elde etmek gayesi ile harap ve boş alanların ziraata açılması meselesi.
  • Yapılan savaşlar sebebiyle özellikle hudut bölgelerinden içe doğru olan insan akını (muhaceret).

Osmanlı Devleti’nin XVI. asrın sonlarında halktan almak zorunda kaldığı “imdat-ı seferiye” vergisi halkın da durumunun kötü olmasıyla iç hareketlenmeye neden olmuştur. Vergiyi ödeyemeyen halk çareyi göç etmekte bulmuş. Celali isyanları sırasında can güvenliğini tehlikede gören halk büyük şehirlere veya kendini daha güvende hissedebileceği yerlere göç etmiştir. 1727-1728 İzmir İsyanı, 1764-1766 Kıbrıs İsyanı ile Mısır, Akka ve Mora’daki isyanlar neticesinde de göç hareketleri yaşanmıştır.

Osmanlı Devleti dışarıdan içe gelen zümreleri genelde sınır bölgelere iskân etmekteydi. Hem bu alanda bir tampon bölge oluşturuluyor hem de kaybedilen yerler tekrar alınırsa iskân edilen gruplar hızlı bir biçimde yerlerine dönme imkânı buluyorlardı.

Yerleştirilen alanlarda Müslüman nüfusla birlikte sosyal sorunlar da yaşanmıştır. Malını mülkünü bırakıp Osmanlı Devleti’ne sığınanlar mümkün olduğunca boş alanlara yerleştirilmiştir. Genel olarak da işsiz olduklarından bu alanlardaki halk nazarında olumlu bir intiba uyandırmamışlardır.

Kaybedilen topraklardan ülkeye göç eden nüfus ciddi rakamlara ulaşmıştır. I. Dünya Savaşı’na kadar Kırım, Kafkaslar ve Balkanlardan yaklaşık beş milyon kişi göç etmiştir. Söz konusu göçmenler Osmanlı topraklarında ciddi iskân sorununu ortaya çıkarmıştır. Bu sorunları aşmak maksadıyla Muhacirin Komisyonu isimli örgütler kurulmuştur.

İskâna Tabi Tutulan Zümreler

Türkmenler

“Türkmen” kelimesi için ne zaman doğduğu, hangi anlamlar ifade ettiği vb. iddialar ortaya atılmıştır.

İlk görüş Müslüman olan Oğuzlara Müslüman devletlerin “Türk’e benzeyen” anlamında “Türkmen” dedikleridir. Burada “Türk” ve “iman” kelimeleri birleşerek “imanlı Türk” anlamını almıştır. Ebu’l-gazi ise “ Türk-manend” yani “Türk’e benzeyen” kelimesinin Farslar tarafından verildiğini, fakat halkın telaffuzunda Türk-mene dönüştüğünü söyler. J. Deny ise “-man” ekininin “karaman, şişman” gibi mübalağa, fazlalık, üstünlük manası olduğunu Türkmen’in de halis Türk, koyu Türk anlamına geldiğini söylemiştir.

Bazı tarihçilere göre Türkmen kelimesi oğuz Türklerinin Bozok Boy Birliğinin sembolü olan yay (keman) ile Üçok Boy Birliğinin sembolü olan ok (tir) kelimelerinden “tir+keman=Türkeman, Türkmen şeklinde değişerek meydana gelmiştir.

Fuad Köprülü’nün başını çektiği ve bu konuda yaygın olan kanaate göre; Maveraünnehir Müslümanlarınca Müslüman olan Oğuzlara, Müslüman olmayan Oğuzlardan ayırmak için “Türkmen” adı verilmiştir.

İbrahim Kafesoğlu Oğuzlar arasında İslamiyet’ten önce siyasi bir tabir olarak Türkmen adının kullanıldığını, İslamiyet ile birlikte bu Türkler için kullanılan Türkmen tabirinin Kök-Türk tabiri gibi kabilevî değil siyasî bir hüviyet kazandığını söyler.

Neticede Türkmen adı X. Yüzyılda Oğuzlardan bir topluluğun adı olarak geçmekteydi. Zamanla Karluk, Halaç ve Oğuzları da içine alan siyasi bir terim olmaya başlamıştı. Daha sonra Karluk ve Halaçların bu birlikten ayrılmasıyla Türkmen ismi sadece Oğuzlarla özdeşleşmişti.

Anadolu’da Türkmenlerden yerleşik hayata geçenler için “Türk” denilmeye başlanmıştır. “Türkmen” ismi ise yalnızca konar-göçer olanlar için kullanılan bir tabir haline gelmiştir.

Anadolu’ya önemli bir Türkmen göçü de Moğol istilasını müteakip gerçekleşmiştir. Moğolların püskürtmeleriyle uçlara doğru ilerleyen ve Anadolu’nun batısını fetheden Türkmenler bir taraftan da bu bölgelerin Türkleşmesini sağladılar.

Osmanlı için Türkmenlerin kontrolünde en büyük problem Şah İsmail döneminde yaşanmıştır Anadolu’dan çok sayıda Türkmen grubu, Şah İsmail tarafına geçmek üzere büyük bir göç hareketi başlatmıştı. Bu hareketin önüne geçmek isteyen Osmanlı Devleti bir taraftan İran’a gitmeyi önlemeye çalışırken diğer taraftan o tarafa meyleden grupları Rumeli’de çeşitli mıntıkalara zorunlu iskâna tabi tutacaktır.

Türkmenlerin genel olarak Rakka, Hama ve Humus bölgelerine yerleştirildikleri, ancak bu grupların bir müddet sonra yerlerini terk ettikleri görülmüştür. Bu durumun ortaya çıkmasında iskân edildikleri coğrafyanın ikliminin uygun olmaması yanında Arap aşiretlerinin baskısı da etkili olmuştur. Bunun dışında yıllarca konar- göçer hayatı yaşamış olup daha önce tecrübe etmedikleri bir hayat tarzına alışmaya çalışmaları ve iskân mahallindeki idarecilerin gerekli ilgiyi göstermemeleri de geri dönüş nedenleri arasında yer almaktadır.

Yörükler

“Yörük”, kelimesi “yürümek” fiilinden gelip o dönemde hala yerleşmeyip konar- göçer hayatlarını devam ettiren Türkmenler için kullanılan bir kelimedir. İlk dönem Osmanlı kaynaklarından Aşıkpaşazade onlar için “göçer halkı”, “göçer il”; Oruç Bey ise “göçküncü Yörükler”, “göçer Yörükler” demiştir.

Osmanlı müellifleri aynı zamanda onların Oğuz boyu olduklarını söylemektedir. Osmanlı kaynaklarında “Türkmen” kelimesi ise Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevi ve Anadolu beyliklerinin halkları için kullanılmıştır. Yaygın olarak kabul edilen görüşe göre Osmanlı Batı Anadolu ve Güney Batı Anadolu’daki oymaklar için “Yörük” tabirini kullanmıştır.

Henüz beylikler döneminde bile Yörük yerleşmeleri görülmüştür. Osmanlı Devleti kurulduktan sonra da konargöçer hayat yaşayan zümrelerin ya Rumeli’ye yerleştirilerek ya da iktisadi veya askeri teşkilat içine alınarak zamanla yerleştirildikleri bilinmektedir.

XVI. yüzyıl başında Balkanlardaki Müslüman göçerleri,Yörükler 14.435, askeri örgütlenmeye tabi Yörükler 23.000, Yörük kökenli Müsellemler ise 12.105 olmak üzere toplam 50.000 civarında olduğu kaynaklarca belirtilmektedir.

Osmanlı Devleti, Yörükleri 17. yüzyıldan itibaren çeşitli nedenlerle zaman zaman iskâna zorlamıştır. Şekavet halinde olan İçil Sancağı Yörüklerini Kıbrıs’a sürmekle tehdit etmiştir. Hallerine devam etmeleri üzerine ise devlet zoruyla Kıbrıs’a iskân edilmişlerdir.

Rumeli’de Yörük sözü, Anadolu’dakinden farklı olarak etnik bir grubu ifade etmekten çok, ordu ve devlet teşkilatında görevler alan, bazı imtiyazları ve muafiyetleri olan askeri bir sınıfı anlatıyordu.

XVI. yüzyıla ait Yörük tahrir defterleri Rumeli’deki Yörük teşkilatındaki bozulmaları gözler önüne sermektedir. İkinci Viyana muhasarası ile bu durum daha ba¬riz bir biçimde görülmeye başlanmıştır.

Aşiret ve Cemaatler

Aşiret kelimesi, Kamus-ı Türkîde bir asıldan mensup olup birlikte yaşayan ve birlikte konup göçen bedeviler halkı, oymak, kabile, Arap, Kürt, Türkmen aşiretleri olarak açıklanmıştır. Türkçede yaygın olarak göçebe toplulukları ifade etmek için kullanılmakla birlikte terim anlamı olarak boyun altında, cemaatin üstünde yer alan topluluğa verilen isimdir.

Genel olarak sıralama boy (kabile, taife), aşiret, cemaat, oymak, mahalle, oba ve aile idi. Anadolu’da Oğuz boyları olan, Avşar, Beğdili, Kayı vb. bağlı cemaatler çok yaygındı. Bağlı bulunan bu aşiretler XVII. yüzyıldan itibaren devlet otoritesinin zayıflamasıyla beraber başıboş telakki edilip iskân edilmişlerdir.

Köprülüzâde Fazıl Mustafa Paşa’nm sadrazamlık döneminde iskân edilecek kişiler ve yerler tespit edilip 1691-1696 yılları arasında aşiretler ve cemaatler iskân edilmeye çalışılmıştır. Anadolu ve Suriye’de aşiret ve cemaatlerin iskân edileceği yerlerde beylerbeyi veya sancakbeyinin nezaretinde iskân kâtibi, iskânbaşı, iskân beyleri, kethüdaları ve yerine göre diğer memurlardan oluşan komisyonlar çalışarak iskânın sistemli bir biçimde gerçekleşmesini sağlamışlardır.

İskân edilen cemaatler genelde yerleştikleri alanlara mensup olduğu cemaatin ismini veriyordu.


Yukarı Git

Sosyal Medya'da Paylaş

Facebook Twitter Google Pinterest Whatsapp Email