aofsoru.com

İnsan Davranışı Ve Sosyal Çevre 2 Dersi 7. Ünite Özet

Yoksulluk Ve Sosyal Dışlanma

Yoksulluğun Tanımları ve Türleri

En basit tanımıyla yoksulluk, elde edilen gelirin, yaşamı sürdürebilmek için gereken asgari ihtiyaçları karşılayamaması halidir.

Yoksulluğa ilişkin tartışmalarda kullanılan dil, failin belirlenmesi açısından önemli olduğu kadar yoksulluğun ortadan kaldırılması stratejilerinin belirlenmesi ve yoksullara yaklaşım bakımından da önem arz etmektedir.

Diger görüş ise, yoksulluğu bir sistem sorunu ve ekonomik adaletsizliğin sonucu olarak değerlendirir.

Yoksulluk sadece ekonomik verilerle açıklanamayacak kadar çok boyutlu bir meseledir. Zira ekonomik verilerle açıklansa dahi her ülkenin, toplumun yoksulluk algısı ve koşulları farklıdır.

Hangi disiplin/bilim tarafından tanımlanırsa tanımlansın yoksulluk, hayati birtakım gereksinimlerden yoksunluğu, temel ihtiyaçların karşılanamaması durumunu ifade eder. Buna göre “yoksulluk genel olarak yeterli kaynak ve gelir sahibi olmama konumuyken, insan yaşantısının onurlu bir şekilde sürdürülebilmesi için gerekli olan gıda, su, giyecek, barınacak ev, sağlık hizmetlerinden yararlanma ve güvenlik gibi temel insani gereksinimlerden yoksun olmak olarak” tanımlanabilir (Oktik, 2008: 25). Friedman’a göre ise yoksulluk (akt. Oktik, 2008: 25): “Uzman tarafından dünyaya gelmek, güvenli bir yaşam alanı, yeterli beslenme, sağlık ücretini ödeyebilmek, iyi ve pratik bir eğitim sürecinden geçebilmek, siyasal katılım, ekonomik olarak üretici olabilmek, işsizliğe karşı korunmak, onurlu bir yaşlılık, saygın bir şekilde defnedilmek” gibi olanak ve haklardan yoksunluk olarak özetlenebilir.

Yoksulluk sadece yokluk ve bedensel tehlike anlamına gelmez; aynı zamanda sosyal ve psikolojik bir durumdur (Bauman, 1999). Yoksullar için yoksulluk, yoklukla beraber devlet ve toplum kurumları tarafından iyi gözle görülmemek, bu kurumlardaki söz ve iktidardan dışlanmışlık demektir (Özdek, 2002).

Yoksulluk Türleri

Bir insanın yaşamını minimum düzeyde sürdürebilmesini sağlayacak imkânlardan yoksun olması, yani biyolojik olarak kendisini yeniden üretebilmesi için gerekli kalori ve diğer besin bileşenlerine ulaşamaması mutlak yoksulluk olarak tanımlanır. Buna karşılık bir insanın gelirinin, toplumsal olarak yeniden üretebilmesi için gerekli tüketim ve yaşam düzeyinin, başka ifadeyle o toplumda geçerli minimum tüketim düzeyinin altında kalması ise göreli yoksulluk olarak tanımlanır (Öztürk, 2008).

Günlük 1 doların altında gelire sahip olmak açlık sınırı; 2 dolar ile geçinmek ise yoksulluk sınırı olarak belirlenmektedir. Mutlak yoksulluk tanım ve ölçümü ekonomik verilerle belirlendiği ve Amerikan para birimi üzerinden yapıldıgı için pek çok bakımdan sorunlu olsa da “açlık” meselesini içerdiği için önemlidir. Mutlak yoksulluk daha çok “azgelişmiş” ülkelerin yaşadığı yoksulluğu ifade eder ancak ülkelerin koşullarını, toplumsal dayanışma ağlarını dikkate almaz ve yoksul kitleleri tek bir bütün olarak değerlendirir. Mutlak yoksulluk yaklaşımı, yoksulları ve onların özneliğini dikkate almaz (Şenses, 2001).

Mutlak Yoksulluk

Hane halkı ve bireyin yaşamını sürdürebilecek asgari refah düzeyini yakalayamaması durumudur (Bircan, 2002: 119).

Göreli Yoksulluk

Toplumun ortalama refah düzeyinin belli bir oranın altında kalması durumudur (Bircan, 2002: 119).

Öznel Yoksulluk

Toplumun kabul edeceği minimum yaşam standardından hareket edilerek yoksulluk çizgisinin belirlenmesidir. Bu belirleme genellikle anketlerle yapılmaktadır (Bircan, 2002: 119).

İnsani Yoksulluk

UNDP tarafından, gelire bağlı olarak belirlenen yoksulluk sınırları yeterli olmadığı için geliştirilmiştir. Buna göre, insanın, insana yaraşır bir hayat sürmesi için sadece temel ihtiyaçlarının karşılanması yeterli değildir. İnsanların temel ihtiyaçlarının yanı sıra sosyal ve kültürel birtakım imkânlara da sahip olması gerekir.

Yeni Yoksulluk

Literatürde yoksulluğun pek çok görünümünün “yeni yoksulluk” olarak tanımlanmasına yol açan gelişme, küresel ekonomik koşullarda, yoksullukla işsizlik arasındaki ilişkinin büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Yoksulluğu belirleyen düşük ücretlerdir ve düşük ücretle çalışanlar geniş bir yoksullar kesimini oluşturur (Laçiner, 2002).

Yeni yoksulluk, yoksulluğun küreselleşmesi ile yakından ilişkilidir. (Bkz. Bauman, 1999; Şenses, 2003; Chossudovsky, 1999).

Yoksulluk Tartışmaları

Yoksulluk Kültürü

Lewis (1966: 3) yoksulluk kültürü kavramını şöyle açıklar:

Bu çekici bir ifadedir ve literatürde şu anda sıklıkla hem doğru hem de yanlış biçimde kullanılmaktadır. Benim yazılarımda, kendi yapısı ve mantığı olan, aile bağları boyunca kuşaktan kuşağa aktarılan bir yaşam tarzıyla Batı toplumuna ait bir alt kültürü olumlu ifadelerle betimleyen, özgün bir kavramsal modelin adıdır. Yoksulluk kültürü, sadece yoksunluk ve düzensizlik meselesi değildir, daha birçok şeyin yokluğunu işaret eden bir terimdir. Bu, geleneksel antropolojik anlamda, insan problemlerine yönelik hazır çözümleriyle insanoğlu için bir yaşam tasarımı sunan bir kültürdür ve böylece önemli bir uyum işlevini yerine getirmiş olur.

Lewis’e göre, yoksulluk ile yoksulluk kültürü aynı şey değildir; yoksulluk kültürü, yoksulluğa ait kendi norm ve değerleri olan farklı bir alt kültürdür. Lewis yoksulluk kültüründen söz edebilmek için şu koşulların gerekli olduğunu belirtir (Kayaoglu, 2009):

  • Ücretli emeğin olduğu, üretimin kâr için gerçekleştiği ve süreğen bir biçimde yüksek düzeyde işsizliğin ve niteliksiz emek için ücretlerin düşük olduğu bir nakit ekonomisinin mevcut olması.
  • Toplumun, gönüllülük temelinde ya da hükümetler aracılığıyla düşük-gelirli nüfusun sosyal, politik ve ekonomik örgütlenmesini sağlamakta başarısız kalması.
  • Klan ve tek yanlı-akrabalık sisteminden farklı olarak iki-yanlı akrabalık sisteminin mevcut olması.
  • Egemen sınıfın, tutumluluğu ve zenginlik ve mülkiyet birikimini ödüllendiren, yukarıya doğru hareketlilik olasılığını vurgulayan ve alt ekonomik statüyü bireyin kişisel yetersizliği ve aşağılık olmasıyla açıklayan bir değerler dizisini öne sürmesi.

Lewis’e göre (Akt. Oktik, 2008: 32-33), yoksulluk kültürünün başlıca özellikleri, “Bireysel düzeyde güçlü bir kıyıda kenarda kalma duygusu, çaresizlik, bağımlılık, aşağılık duygusu, görece olarak az bir haz alma gücüyle şimdiki zamana yönelim, teslim olma duygusu ve kadercilik”tir.

Yoksulluk kültürü, yoksulluğu üretir ve sürekli kılar; kuşaktan kuşağa aktarılır ve belirgin özellikleri ile egemen toplumsal kültürden ayrılır. Yoksulluk kültürünü esas alan tezler, yoksulluğu kültürel bir verili durum olarak kabul ettiklerinden, yoksulluğun yoksulların suçu olduğu tezini ve devletin sosyal devlet uygulamalarının yoksulların tembelliklerini beslediğini savunan muhafazakâr, neo-muhafazakâr ve neo-liberal tezlerle örtüşür.

Ekonomik koşullar her toplumsal yapıda kendi yaşam formunu oluşturur. Ancak meselenin verili ve hiç değişmeyecek bireysel özelliklere indirgenmesi hem hak temelli bakış açısından uzaktır hem de toplumsal formu oluşturan sosyo-politik ve ekonomik özelliklerin göz ardı edilmesine neden olur.

Yoksulluğun Küreselleşmesi

Yoksulluk, bugün insanları her zamankinden daha fazla etkilemekte ve umutsuzluğa sürüklemektedir. Bunun başlıca sebebi de yoksulluğun artık bölgesel ya da yöresel olmaktan ya da sadece işsizlerin yahut belli bir sınıfın (işçi sınıfı) sorunu olmaktan çıkıp küreselleşmesidir.

Yoksulluğun küreselleşmesi, küreselleşmenin ekonomik boyutu ile yakından ilişkilidir ancak sadece ekonomik bir sorun değildir. Zira küresel çapta uygulanan neo-liberal ekonomik programlar “azgelişmiş” ülkeler ile “gelişmiş” ülkeler arasındaki uçurumu derinleştirirken, gündelik hayattan politikaya uzanan bir takım başka sorunları da beraberinde getirmiştir.

Göçmen ve mülteci nüfusunun dünyanın her yerinde artması yabancı düşmanlığı ve ırkçılığı da artırmakta, dayanışma ağlarının zedelendiği toplumlarda insanlar en temel güven duygularını yitirmektedir.

Yoksulluk “üçüncü dünya” ülkelerinde temel ihtiyaçların ya hiç karşılanamadığı ya da yeterince karşılanamadığı toplumsal bir mahrumiyet olarak belirmektedir (Wedel, 2001).

Sınıfdışı (Sınıfaltı) : Genellikle işsiz, çalışsa da marjinal işlerde çalışan, okulu terk etmiş insanları, evlilik dışı çocuğu olup da devlet yardımı alan genç kadınları ifade eder (Bauman, 1999: 98).

Cinsiyet ve Yaş Bağlamında Yoksulluk

Kadın Yoksulluğu: Kadın yoksulluğu ya da yoksulluğun kadınlaşması kavramları da 1970’lerde yoksulluğun etkilediği dezavantajlı grupların başında kadınların gelmesi nedeniyle ortaya atılmıştır. Tartışmanın belirmesinde ve cinsiyetin yoksulluk analizlerinde dikkate alınmasında kadın mücadelesinin ve feminizmin etkisi büyüktür.

Kadınlar dünyanın hemen her bölgesinde yoksulların, işsizlerin, topraksız ve mülksüzlerin çoğunluğunu oluşturur; ikincil toplumsal konumları nedeniyle “daha az güçlü, daha az bağımsız, daha az okur-yazar ancak daha fazla işsiz, daha fazla yoksuldurlar” (Kümbetoglu, 2002: 139).

Kamusal-alan özel alan ayrımı nedeniyle kamusal alandan dışlanan kadınların siyasal katılımın da dışına itilmesi; kadınların hapsoldukları özel alanda örgütlenmeden, yoksullukla baş etme stratejileri geliştirmek zorunda kalmalarına neden olmaktadır.

Kadın kendisini birey hissetmemekte, kadınların üretimi değersiz görülmekte, sömürü ilişkisi mazur gösterilmekte ve erkek egemen yapılar güçlendirilmektedir (Wedel, 2001).

Kadınlar içlerinden geldikleri sosyal sınıfların sunduğu olanaklar ölçüsünde, becerilerini hane halkının daha rahat ve iyi yaşaması için kullanırlar ve bu çabaları kayıtlı ekonomide yer almasa da hanenin ayakta kalabilmesi açısından son derece önemlidirler (Kümbetoglu, 2002).

Çocuk Yoksulluğu: Yoksulluğun küreselleşmesi, çocukların yoksullukla doğrudan ve en acımasız biçimlerde karşılaşmasına neden olmaktadır. Sosyal devlet uygulamalarındaki küçülme ve hanenin yoksulluğu çocukların temel ihtiyaçlarının karşılanamamasına neden olmakta ve yoksul hanelerin çocukları çok küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmaktadır.

Ucuz ve itaatkâr işgücü olmalarının yanı sıra yetişkinlerin görece sahip olduğu örgütlenme ve siyasi katılım hakkından da yoksun olan çocuklar, çocukluk vasfını  yitirmekte, damgalanmakta, ötekileştirilmekte ve şiddetin pek çok türüyle karşı karşıya kalmaktadır.

Sosyal Dışlanma

En genel tanımıyla sosyal dışlanma, kişilerin, toplumla bütünleşmelerini sağlayan sivil, politik, ekonomik ve sosyal haklara ulaşamaması ve kendilerini toplum dışı hissetmelerine neden olan bir süreci ifade etmektedir (Şahin, 2010).

Sosyal dışlanma, ekonomik nedenler (işsizlik, mülksüzlük, düşük ücret vb.), eğitimsizlik, yaş, cinsiyet, cinsel kimlik ve cinsel yönelim, sosyal güvenceden yoksunluk, bağımlılık, politik süreçlere katılamamak, karar alma mekanizmalarında yer alamamak gibi toplumsal, kurumsal, politik ya da bireysel nedenler sonucunda ortaya çıkar.

Sosyal dışlanmanın yoksulluğa neden olması mümkün olduğu gibi yoksulluk da sosyal dışlanmaya neden olabilmektedir (Şahin, 2010).

Dışlanma ve ayrımcılık pratikleri yoksulluk nedeniyle olabileceği gibi yoksulluğun nedeni de olabilir. Sosyal dışlanma, dışlanmaya maruz kalan kişi ve grupların ayrımcılık pratiklerinin mağduru olmasına da neden olur.

Sosyal Dışlanma Biçimleri

Ekonomik Dışlanma

Daha çok gelire dayalı dışlanma biçimlerini içerir. Bunların başında yoksunluk; başka deyişle toplumun ortalaması kadar tüketememek ile işgücü piyasasından dışlanma gelir (Sapancalı, 2003).

Mal ve Hizmet Piyasalarından Dışlanma : Tüketimden dışlanma ve o toplumda gerekli olan temel ihtiyaçların karşılanamaması durumudur.

İşgücü Piyasasından Dışlanma : Uzun süredir işsiz olanlar, teknolojik gelişme ya da sermaye çıkarları nedeniyle işinden olup uzmanlaştığı alanda iş bulamayacak olanlar ile ilk defa iş arayıp da vasıflarına uygun iş bulamayanları kapsar (Çakır, 2002).

Toplumsal Alandan Dışlanma

Mülksüzlük : Sosyal dışlanma toplumsal olduğu kadar mekânlarla da ilgilidir. Sosyal dışlanma, dışlanan kesimlerin büyük kentlerin çeperinde ve genellikle belediye hizmetlerinden yoksun olarak ya da toplu konutlarda devlet yardımları ile yaşamaları anlamına gelir. Mülkün kaybedilmesi devlet politikaları; etnik, demografik veya ekonomik gerekçelerle; tarıma devlet desteğinin kesilmesi gibi nedenlerle olabilir.

Sosyal Devlet Hizmetlerinden Dışlanma

Eğitim Hizmetlerinden Dışlanma : Eğitim bir insan hakkı olmanın yanı sıra toplumsal bütünleşmenin en önemli araçlarından birisidir. Bu açıdan bakıldığında dışlanmışların ya hiç eğitim almadığı yahut okullarını erken terk etmek zorunda kaldıkları görülür.

Sağlık Hizmetlerinden Dışlanma : Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre sağlık “sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam iyilik hali”dir (Durusoy Öztepe ve Ünlütürk Ulutaş, 2013: 311). Ana çocuk sağlığı hizmetlerindeki geri çekilme, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi ve ulaşılabilir ucuz, güvenli kliniklerin olmaması sağlık hakkının ihlâli anlamına gelir.

Sosyal Güvenlikten Dışlanma : Sosyal güvenlik sosyal risklerle ilgilidir ve bir insan hakkıdır. Ancak dışlanmışlar primlerin yüksekliği, işsizlik yahut kayıt dışı ekonomide çalışıyor veya da marjinal işler yapıyor olmaları nedeniyle sosyal güvenlik programlarından da yararlanamamaktadır.

Politik Alandan Dışlanma

Sosyal dışlanma politik alana da yansımaktadır. Dışlanmış kesimler politik karar alma mekanizmalarında yer alamadıkları gibi onların katılımını sağlayacak mekanizmalar geliştirilmediği müddetçe siyasetten uzaklaşmaya başlamaktadır.

Politik dışlanmanın konusu olan haklar, kişisel güvenlik, hukuk önünde eşitlik, ifade özgürlüğü, siyasi katılım ve fırsat eşitliği olarak sıralansa da, Sapancalı’nın (2003: 196) belirttiği üzere sendikal hakları da eklemek gerekmektedir.

Adalete erişim imkânının yüksek vergi ve harçlar, tercüman bulundurulmaması, hak arama mekanizmalarının zayıflığı gibi nedenlerle herkes için gerçekleştirilmemesi toplumsal kırılmalara yol açmaktadır.

Sosyal Dışlanmanın Sonuçları

Sosyal dışlanmanın yol açtığı sorunlardan ilki, kişinin öz değer duygusunu yitirmesidir. Stres, kınanma korkusu, damgalanma kişinin toplumla bütünleşmesini engellerken; temel ihtiyaçların karşılanamaması fiziki rahatsızlıkları da beraberinde getirmektedir. Toplumun önemli kesimlerinin politik alandan dışlanması, ülke demokrasisinin zarar görmesine; kayıt dışı ekonominin genişlemesi ise uzun vadede ülke ekonomisine zarar vermektedir.

Sosyal dışlanmayı önlemeye yönelik araçlar genellikle yoksulluk ve işsizlikle mücadele biçiminde belirirken, eş zamanlı olarak sosyal devlet hizmetlerinin fırsat ve sonuç eşitliği yaratacak biçimde düzenlenmesi, insan haklarının güçlendirilmesi ve etkin bir adalet mekanizmasının kurulması da önemlidir.


Yukarı Git

Sosyal Medya'da Paylaş

Facebook Twitter Google Pinterest Whatsapp Email