aofsoru.com

Türkiye´nin Kültürel Mirası 1 Dersi 1. Ünite Özet

Dünya Mirasında Türkiye: İlk Çağ Yerleşimleri İle Halikarnas Mozolesi Ve Efes Artemis Tapınağı

Giriş

nsanlık tarihinde binlerce yıldan beridir pek çok kültür ve uygarlıklara ev sahipliği yapmış Türkiye topraklarında başka ülkelerde eşi benzeri olmayacak kadar çok arkeolojik, tarihsel, doğal ve kültürel değer bulunmaktadır. Antik dönemden beri bu önem ve zenginliği ortaya koyan pek çok anıt evrensel miras olarak kabul edilmiştir. Günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce tarihçi Herodot tarafından dile getirilen Dünyanın Yedi Harikası Listesi’nin en önemli iki eseri (Kral Mausollos’un Mezarı/Halikarnas Mozolesi ve Efes Artemis Tapınağı) Anadolu’da yer almaktadır. Anadolu’nun kültürel zenginlik ve önemi bu eserlerle sınırlı kalmamaktadır. Evrensel kültür değerleri olarak kabul edilen UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’nde de Türkiye’den 10 eser bulunmaktadır. Bu eserlerden beşi (Troia, Hattuşa-Boğazköy, Hierapolis-Pamukkale, Ksanthos-Letoon; Nemrud Dağı) arkeolojik anıtlardır. Söz konusu bu eserlerin Türkiye kültür ve turizmindeki önemi çok büyüktür.

Türkiye’nin Dünya Kültür Mirası Listesi’nde Yer Alan İlk Çağ Yerleşimleri:

Troia Arkeolojik Kenti: Çanakkale ili, Tevfikiye köyü sınırları içinde yer almaktadır. “Troya” ya da Fransızca okunuşundan dolayı “Truva” olarak da bilinmektedir.

Homeros ve Destanlar: Antik Dönem tarihçileri Troia Savaşı’nı MÖ 1250-1135 yılları arasına tarihlerler. Destandaki bazı öğelerin MÖ 2. bine kadar geri gittiği araştırmacılar tarafından kabul edilmektedir. Bu süreçte en önemli olay, Smyrna (İzmir)’da doğduğu kabul edilen ozan Homeros’un M.Ö. 730’larda Troia Savaşı ile ilgili olayları bir araya getirip, Troia /İlion kentinin öyküsünü, İlyada Destanı olarak yazıya geçirmiş olmasıdır.

Homeros sonrasında, İlyada Destanı sürekli kopyalanarak kuşaktan kuşağa aktarılır. İstanbul Topkapı Saray Kütüphanesi’nde bulunan 10. yüzyıla ait kopya, destanın bir bütün olarak aktarıldığı en eski ve en iyi korunagelmiş kopyadır. İlyada Destanı, ilk kez 1488 yılında Florensa’da kitap olarak basılmıştır. Özellikle bu tarihten sonra, sürekli işlenerek Avrupa kültür ve edebiyatının en önemli temel eseri haline gelir.

Araştırma Tarihi: Homeros’un epik destanlarına konu olan Troia kenti, Gelibolu Yarımadası’nın karşısındaki Çanakkale Boğazı’nın Asya kıyılarında yer almaktadır. MÖ 8. yüzyıldan itibaren, denizden yaklaşık 5 km uzaklıktaki bir platonun en batısında yer alan Klasik Dönem İlion kentinin sakinleri, yaşadıkları kentin Troia olduğuna inanmışlardır. Söz konusu bu kent, MÖ 500’lerde gerçekleşen şiddetli bir depremle yıkılır ve daha sonra terk edilir. Ancak, Troia ismi bölgede anılmaya devam etmiştir.

Troia’nın O Farklı Kenti: İki kıta (Avrupa ve Asya) ve iki büyük denizin (Ege ve Karadeniz) kesiştiği, stratejik açıdan önemli konumu Troia’nın 3 bin yıl boyunca sürekli yerleşim görmesini sağlamıştır. Burada, Anadolu’nun birçok yöresinde olduğu gibi, ev duvarlarının yapımında büyük ölçüde kerpiç kullanılmıştır. Yeniden inşa sırasında ise, kerpiçin tekrar kullanılmaya uygun olmaması nedeniyle, eski tabakalar düzeltilip, üstüne yeni binalar yapılmıştır. Bunun sonucu olarak da giderek yükselen ve 16 metreyi aşan bir höyük oluşmuştur. 1863’den beri yapılan kazılarda aşağıdan yukarıya doğru farklı 10 ana yerleşim-kültür evresi saptanmıştır.

Gerçekleştirilen kazılar sonrasında burada 10 farklı kent katmanı ve 50’den fazla yapı evresi tespit edilmiştir. Bu kentler şöyle sıralanabilirler; Troia I-III (Kıyısal Troia Kültürü), özellikle Akdeniz bölgesindeki bu dönem yerleşmelerinin dağılımı nedeniyle bu isim verilmiştir. Bu dönem MÖ yaklaşık 3000’de başlayıp 2100’e kadar devam eder. Troia IV-V, Anadolu karakterli Troia Kültürü: MÖ 2100’lerde başlayıp 1700’lere kadar devam eder. Troia VI-VII, (MÖ 1700’den 1100’lere kadar ) arkeologlar tarafından Yüksek Troia Kültürü olarak tanımlanmıştır. Troia VIII’de, birkaç yüzyıllık bir yerleşme boşluğundan sonra MÖ 700’lerde başlayan Grek yerleşmesi MÖ 85’lere kadar devam eder. Troia IX’da MÖ 85‘lerden M.S. 500’lere kadar bir Roma yerleşmesi bulunmaktadır. Troia X’da, 13. yüzyılda başlayan Bizans yerleşmesi 14. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu tarihten sonra, o dönemdeki büyük politik değişiklikler nedeniyle Troia, kültür hayatındaki eski önemini kaybetmiştir. 17. yüzyıldan itibaren özellikle Avrupalı aydınların artan Troia ilgisi, Heinrich Schliemann’ı doruk noktasına ulaştırmış ve bu önem günümüze kadar devam etmiştir.

Troia’nın Anadolulu Ozanı Homeros ve Destanları: Anadolu topraklarındaki sistematik ilk tarih öncesi dönemi kazısı Troia’da başlamıştır. Troia’nın uygarlık tarihindeki önemi şöyle özetlenebilir; Antik Grek tapınak planının öncüsü olan megaron (dikdörtgen planlı yapı) yapılarının en görkemlileri MÖ 3000’den itibaren Troia’da görülmektedir. Demirin daha bilinmediği dönemlerde, MÖ 2500’lerden itibaren Troia’da kesme taş tekniği ile duvar örgülerine rastlanılmaktadır. Troia II dönemi (MÖ 2500) tabakaları arasından çıkartılan ve Schliemann’ın, Türkiye’den kaçırdığı, hatalı olarak “Priamos Hazinesi” olarak adlandırılan hazine buluntuları, Troia’nın Mısır’dan Mezopotamya’ya uzanan ticaret ağını belgelemektedir. Anadolu’daki ilk kez hızlı çömlekçi çarkının yoğun bir şekilde kullanımı MÖ 2500’de Troia’da ortaya çıkmıştır. Troia antik kenti, Persli komutan Kserkes’ten, Büyük İskender’e, Hadrian’dan Fatih Sultan Mehmed’e kadar Batı ve Doğu’yu birleştirme çabalarında bulunan pek çok hükümdar ve komutanın ziyaret edip, kurban kestikleri Anadolu’nun en önemli antik kenttir.

Hattuşa/Boğazköy: Anadolu platosunun kuzeyindeki dağlarla çevrili geniş bir alanın, güney bitiminde iki vadi arasında yamaç bir arazide yer alan Hattuşa ören yeri, Çorum ili, Boğazköy ilçesi sınırları içindedir. Bir Hitit başkenti olan bu yer, 1986 yılında Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır. 2001 yılı içinde ise sayıları otuz bin kadar olan, Hattuşa çivi yazılı belgeleri nedeniyle UNESCO'nun ‘The Memory of the World (Dünya Belleği) Listesi’ne alınmıştır. Boğazköy ilk kez 1834 yılında Fransız gezgin Charles Texier tarafından keşfedilmiştir. Uzun bir aradan sonra 1893-94 yıllarında Ernst Chantre, küçük çapta kazılar yapmış ve ilk çivi yazılı belgeleri yayınlamıştır. İlk sistematik kazılar, 1906’da İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden Makridi Bey ve Alman Asur uzmanı Hugo Winckler tarafından gerçekleştirilmiştir. Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün 1931- 39 yılları arasında yaptığı kazılara 2. Dünya Savaşı nedeniyle bir süre ara verilse de, 1952 yılından itibaren çalışmalar yeniden başlatılmıştır.

Hattuşa’daki ilk yerleşim izleri MÖ 6. bine kadar geri gitmektedir. İlk Tunç Çağı’ndan (MÖ 3000’ler) itibaren yoğun yerleşmenin görüldüğü kentin tarihsel dönemi, Anadolu’da MÖ 2. bin yılın başlarından itibaren yazılı buluntuların ortaya çıkmasıyla başlatılır. Kendilerini Hatti olarak adlandırılan Hattuşalılar, ilk yerleşmelerini bugün Büyükkale olarak bilinen yerde kurmuşlardır.

O dönemin iki süper devleti olan Hitit İmparatorluğu ve Mısır İmparatorluğu arasında güç savaşı yaşanır. MÖ 1272’de Asi Irmağı kıyısında yapılan Kadeş Savaşı’nda Büyük Kral II. Muwattali ile firavun II. Ramses komutasındaki ordular yenişemez ve birkaç yıl sonra bir barış antlaşması imzalarlar. Söz konusu barış antlaşması Hitit İmparatorluğu’nun MÖ 1180’lerdeki yıkılışına kadar geçerli olur (New York kentindeki Birleşmiş Milletler binasına, uluslararası ilk barış antlaşmasının metni olarak Hattuşa’da bulunan bu anlaşma nüshasının büyütülmüş bir kopyası asılmıştır).

Hattuşa kenti Büyükkale, Aşağı Şehir ve Yukarı Şehir olmak üzere üç ana bölgeye ayrılmaktadır. Kente anıtsal kapılardan girilmektedir. Bu kapılar, Aşağı ve Yukarı Batı Kapıları, Aslanlı Kapı, Sfenksli Kapı ve Kral Kapısı’dır. Arkeolojik buluntular ve yazılı metinler, taş döşeli setin iki kenarındaki dik merdivenlerden ulaşılabilen Sfenksli Kapı’nın sıradan bir kapı olmadığını ortaya koymaktadır. Kente bakan tarafta olan ve kapatılmayan sfenkslerle bezeli bu kapı geçidi, bu girişin kutsal bir alan girişi olduğunu akıllara getirmektedir. Bir olasılıkla dış kapı sadece bazı önemli günlerde açılıyor, Yer kapı ise tören günlerinde etkileyici bir sahne gibi kullanıyor olabilirdi. Arslanlı Kapı’nın kentin dışına bakan yüzünde kapının iki yanına yerleştirilmiş aslan heykelleri Hitit taş işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

Kent, Büyükkale adı verilen kral sarayından yönetilmiştir. Saray birbiri ardına dizili üç ayrı galerili avlu etrafında yerleştirilmiş yapılardan meydana gelmektedir. Bir avludan diğer avluya aslanlarla süslü kapılardan geçilmiştir. Hitit Krallığı’nın siyasi başkenti Hattuşa, dinsel ve ekonomik özellikleriyle çağının en önemli merkezlerindendir. Burası aynı zamanda o dönemin tarih ve kültürünün aydınlatılmasında çok önemli yeri olan binlerce çivi yazılı tabletin bulunduğu bir arşivler kentidir. Büyükkale ve Büyük Tapınak’ta yapılan kazılarda ele geçen çivi yazılı belgeler Hitit tarih ve kültürünün yanısıra, Anadolu ve komşu bölgelerdeki diğer kültürlerin aydınlatılmasında başlıca çıkış noktası olmaktadır.

Hierapolis/Pamukkale: Denizli ilinin 20 km kuzeybatısında, Pamukkale beldesinin hemen kuzeyinde yer alan Hierapolis kenti, travertenleri ve antik kent kalıntılarıyla Türkiye’nin en tanınmış doğal, tarihsel ve turistik değerlerindendir. Antik kent ve çevresi 1988 yılında Dünya Mirası Listesi’ne kültürel ve doğal özellikleri nedeniyle kabul edilmiştir. Pamukkale ovasından yaklaşık 100 m yükselen platodaki kaynaktan çıkan termal suyun içinde bulunan yüksek orandaki hidrokarbonatın havadaki oksijenle temas etmesiyle meydana gelen çökeltinin oluşturduğu beyaz renkteki travertenler buranın en dikkat çeken özelliğidir. Termal suların tedavi edici özelliği nedeniyle burası antik dönemde yoğun olarak sağlık merkezi işlevi görmüştür. Bu nedenle kuruluşu bu bölgedeki sıcak su kaynaklarıyla ilişkilendirilen Hierapolis kenti, travertenlerin hemen kuzeyinde yer almaktadır.

Helenistik karakterli kent, MÖ133’te Bergama kralı 3. Attalos'un vasiyeti üzerine, Bergama antik kenti ile birlikte Romalıların hükümranlığına geçmiştir. Kent MS 17 de Roma İmparatoru Tiberius zamanında gerçekleşen şiddetli bir deprem sonrasında büyük oranda yıkılmıştır. Kent yeniden inşa edilirken tümüyle Roma kenti özelliklerine sahip olmuştur. MS 1. ve 2. yüzyıllarda Roma İmparatoru Septimus Severis ve Karakalla Dönemi’nde kent en zengin çağını yaşamıştır. Hierapolis, Roma döneminden sonrasında, Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Philip’in MS 87 yılında burada öldürülmesi nedeniyle önemli bir dini merkez olmuştur. Kent ve bölge MS 12. yüzyılın sonlarında Türklerin eline geçmiştir. Hierapolis’in günümüze ulaşabilen en önemli kalıntılarını mezarlık alanı (nekropol), kent surları, hamam, bazilika, sütunlu cadde, pazar alanı (agora), Apollon Tapınağı, tiyatro, su kanalları ve kiliseler oluşturur.

Ksanthos: Ksanthos antik kenti, Antalya ili, Kaş ilçesi Kınık köyü sınırları içerisinde bulunmaktadır. Ksanthos kutsal alanı ise Muğla ili Fethiye ilçesi, Kumluova beldesi sınırları içerisindedir. Ksanthos-Letoon 1988 yılında Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Antik kent ilk kez İngiliz Charles Fellow tarafından 1838 yılında ziyaret edilmiştir. 1842 yılında, buradaki pek çok önemli eser Londra’daki British Museum’a götürülmüştür. Antik Dönem’de aynı ismi taşıyan Ksanthos Nehri (Eşen Çayı) doğusundaki yüksek bir kayalık üzerine kurulmuştur. Günümüzdeki Akdeniz bölgesinin sınırlarıyla benzerlik taşıyan Antik Dönem Likya bölgesinin en önemli ve en büyük kenti olma özelliğini taşımaktadır. Yapılan araştırmalar yerleşim tarihinin MÖ 8. yüzyıla kadar geri gittiğini ortaya koymuştur.

Letoon: Letoon Kutsal alanı, Ksanthos’un 5 km uzağındadır. Burası Likya Birliği’nin de kutsal yeridir. Kente paralel bir gelişime sahip bu kült merkezinde Likya Birliği’nin bayram ve şölenleri kutlanmıştır. Araştırmalarda MÖ 8. yüzyıla tarihlenen çanak çömlekler bulunmuştur. Buradaki kült merkezinin daha eski tarihlere gittiği tahmin edilse de, alandaki yüksek taban suyu çalışmaları engellemiştir. Letoon kutsal alanının MS 7. yüzyıl sonrasında tümüyle terk edilmiş olduğu tahmin edilmektedir. Bu dönemde kutsal alanın kuzey bölümünde, bugün de görülebilen kalıntıların altındaki bölgede bazı düzenlemeler yapılmış ve bu kapsamda buraya ek yapılar inşa edilmiştir. İlk başlarda Letoon kutsal alanının kırsal bir kült yeri olduğu kabul edilmektedir. Ksanthos düzlüklerinin ortasındaki bir tepenin altından fışkıran su kaynağı Elyanlar kült merkezi olarak işlev görmüştür. Antik Dönem’de su tanrıçaları olarak görülen Elyanlar, daha sonraki dönemde Yunan mitolojisindeki su tanrıçaları Nympheler ile birlikte anılmışlardır. Kutsal alanın 5. yüzyılın sonunda Aribas Hanedanı Dönemi’nde önem kazanmaya başladığı tahmin edilmektedir.

Kesin olan, Letoon kutsal alanının 4. yüzyıldan itibaren önemli bir gelişme göstermiş olduğudur. Buranın görkemli bir anıta dönüşmesi ise Helenistik Dönem’in ilk yıllarında gerçekleştirilmiştir. Helen stilindeki üç tapınak ve tiyatro bu dönemdeki eserlere verilebilecek en iyi örnektir. Letoon, Roma Dönemi’nde çeşitli düzenlemelere sahne olmuştur.

Günümüzde sadece temelleri görülebilen Leto’ya adanmış İyon tarzındaki tapınak MÖ 3. yüzyıla tarihlenmektedir. Ortadaki en küçük tapınak ise MÖ 4. yüzyılda yapılmıştır. Onun doğusundaki üçüncü tapınak ise Dor tarzında yapılmış olup Helenistik Dönem’e tarihlenmektedir. Bu tapınağın yakınında bulunan üç dilli yazıt (Likçe, Eski Yunanca, Aramca) Letoon’un en önemli buluntusudur. Buranın su kültüyle bağlantılı kutsal bir yer olduğu araştırmacılar tarafından kabul edilmektedir.

Nemrut Dağı: Nemrut Dağı, Adıyaman ili, Kahta ilçesi sınırları içinde yer almaktadır. Coğrafi olarak Doğu Toroslarda, Kahta-Gerger sınırında yer alan topografyaya hakim 2206 metre yükseklikteki bir zirvede bulunmaktadır. Nemrut Dağı, 1987 yılında Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. 1988 yılında çevresi ile birlikte, Bakanlar Kurulu Kararı ile Milli Park ilan edilmiştir. Nemrut Dağı’nın da içinde yer aldığı bölge, konumu nedeniyle pek çok farklı medeniyete ev sahipliği yapmıştır.

Nemrut Dağı, Antik Dönem Anadolu’sundaki en görkemli kutsal alan olarak kabul edilmektedir. I. Antiokos’un kendisi için bir bütün olarak yaptırdığı mezar tepesinin (tümülüs) çapı 140 metre, yüksekliği 60 metredir. Tümülüsün batı, doğu ve kuzeyinde birer teras bulunmaktadır. Doğu ve batı teraslarında sırtları tümülüse dönük duran, kireç taşından yapılma beş tanrı heykeli ve her iki terasın başlangıcında birer çift olmak üzere, koruyucu kartal ve aslan heykellerinden meydana gelen, heykeller dizisi yer almaktadır. Heykellerin sıralanışı genelde birbirlerine benzemektedir. Yükseklikleri 9 metreden başlayarak 3,5 metreye kadar devam etmektedir. Kuzey terası, doğu ve batı terası arasında bir geçit gibi kullanılmıştır. Teras, kumtaşından yapılma bir duvarla çevrilmiştir. Günümüze söz konusu duvarların yıkıntıları gelebilmiştir. Doğu ve batı terasında, heykellerin oturduğu taht taş blokların arkasında Grek harfleriyle yazılmış 237 satırlık uzun bir kült yazısı bulunmaktadır. Bu yazıtta kutsal alan ile ilgili bilgiler ve kült uygulamalarıyla ilgili kurallar, emirler yazılıdır. I. Antiolos’un yaptırdığı kutsal alandaki Tümülüs ve heykellerin, Helenistik Dönem kültürünün en etkileyici anıtlarından olmaları ve Hristiyanlıktan hemen önceki dönemde, farklı dinlerin gelişim ve etkileşimini göstermeleri Nemrut Dağı’ndaki tümülüs ve teraslardaki eserleri eşşiz ve ölümsüz kılan ana özelliklerdir.

Türkiye’nin Dünyanın Yedi Harikası Listesi’nde Yer Alan Eserleri:

Dünyanın Yedi Harikası, kökeni Antik Dönem’e kadar giden çok özel yapılar ya da anıtların listesidir. Bu liste ile ilgili en eski bilgiler tarihci Herodot’a (MÖ 450’ler) kadar geri gitmektedir. Dünyanın Yedi Harikası olarak bilinen tam bir liste MÖ 2. yüzyılda yaşamış olan Antik Dönem yazarı Sidonlu Antipatros’un Akdeniz ve Yakın Doğu için yazdığı bir gezi rehberinde yer almaktadır. Roma’da yaşamış olan Sidonlu Antipatros’un günümüzde de halen kabul edilen Dünyanın Yedi Harikası listesindeki eserler sırasıyla şunlardır: Babil’in Asma Bahçeleri, Güneş Tanrısı Hellios’un Rodos Adası’ndaki heykeli, Kral Mausollos’un Mezarı (Halikarnas Mozolesi), İskenderiye Pharaos Ada’sındaki deniz feneri, Mısır Gizeh piramidleri, Efes Artemis Tapınağı ve Olimpia kentindeki Zeus Heykeli.

Günümüzde Dünyanın Yedi Harikası arasından sadece Gizeh piramidleri ayaktadır. Diğer eserlerin hepsi deprem, yangın ve savaş gibi felaketler sonrasında tümüyle yok olmuşlardır. Türkiye’de bu listeden iki eser Halikarnas Mozolesi (Kral Mausoleus’un Mezarı) ve Efes Artemis Tapınağı) yer almaktadır.

Halikarnas Mozolesi (Kral Mausoleus’un Mezarı): Muğla ilinin, Bodrum ilçesinde bulunmaktadır. Kariya bölgesi satrabı ve küçük kralı Mausoleus’un mezarıdır. İlk olması nedeniyle bundan sonra aynı stilde inşa edilmiş mezar anıtları mozole olarak adlandırılmıştır. MÖ 368’de yapımına başlanan anıt MÖ 350’de bitirilmiştir. Anıt mezarın yapım emrini Mausoleus’un yerine karısı ile kızkardeşi Artemissia, Mausoleus’un, hükümdarlığının son yıllarında verirler. Anıt, Mausoleus’un ölümünden üç, Artemissias’ın ölümünden bir yıl sonra sanatçıların inisiyatifleriyle tamamlanmıştır. Geniş kayalık bir teras üzerinde yer alan anıt 32 m x 38, 40 m ölçülerinde ve 46 m yüksekliğindedir. Temeli volkanik yeşil bir taştan yapılmış, yüzeyi mermerle kaplanmıştır. Her basamağın önüne kahramanlara ait büyük heykeller yerleştirilmiştir. Anıtın çatısı 24 basamaklı, 7 m yüksekliğindeki bir piramitle kapatılmıştır. 24 basamak, kralın 24 yıllık hükümdarlığına işaret etmektedir. Anıt, MÖ 2. yüzyılda yaşamış Sidonlu Antipatros’dan beri, etkileyiciliği, değerli heykel ve rölyefleriyle (kabartma) Dünyanın Yedi Harikası arasında yer alan eserlerin en önemlisi olarak kabul görmüştür

Halikarnas Mozolesi’nin mimari parçaları ve heykelleri Londra’daki British Museum’dadır. Günümüzde ise, mezar odasının girişini kapatan iki tonluk dikdörtgen bloklardan biri mezar odasına giden koridorun içine yerleştirilmiş bir şekilde görülmektedir. Eserlerin büyük bir çoğunluğu 1846 yılında Padişah Abdülmecit’in izniyle, İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi Lord Stratford Canning tarafından, Bodrum Kalesi'nin duvarlarından sökülerek Londra'ya götürülmüştür. Bodrum’da ise buradan götürülen eserlerin sadece alçıdan kopyaları sergilenmektedir.

Efes Artemis Tapınağı: Tapınak, İzmir ili Selçuk ilçesindeki Efes antik kent sınırları içerisinde yer almaktadır. 1895 yılından beri yapılan kazılarda Artemis Tapınağı’nın pek çok farklı evreleri tespit edilmiştir. Buna göre en eski tapınak MÖ 8. yüzyılda ahşap konstürüksiyonludur. Araştırmacılar bu dönemdeki tapınak yapısını yapım evrelerine göre A ve B olarak ikiye ayırmaktadır. MÖ 7. yüzyılda Tiran Pithagoras tarafından yeniden yaptırılmaya başlanan ve araştırmacılar tarafından Tapınak C olarak adlandırılan yapı bitirilmeden kısa bir süre önce su taşkınları tarafından tümüyle tahrip edilmiştir.

En ünlü ve en çok tanınan 19 m yüksekliğindeki D Tapınağı 106 adet İyonik mermer sütundan meydana gelmiştir. Tapınağın temeli 111, 7 m X 57, 3 m ölçülerindedir. Tapınak girişindeki bazı sütunların alt kısımları rölyeflerle süslenmiştir. Tapınağın içindeki küçük odacıkta (cella) yer alan iki metre yüksekliğindeki Artemis Heykeli asma kütüklerinden yapılmış, altın ve gümüşle kaplanmıştır. Tapınağın çatısı sedir ağacından inşa edilmiştir.

Antik Dönem’in en önemli dini merkezi olan Artemis Tapınağı, daha ilk dönemlerden itibaren, o dönemin kutsal yolculuklar yapan turistlerinin yoğun ilgisini çekmiştir. Tapınağın geliri de büyük oranda bu ziyaretçiler ve hemen yakınlardaki kutsal limanı kullanan gemilerden elde edilmiştir. Günümüzde, bataklık alanındaki tapınaktan sadece yeniden dikilen bir tek sütun görülebilmektedir. Kazılarda bulunan eserler ve Artemis Heykeli’nin kopyası Selçuk’taki Efes Müzesi’nde sergilenmektedir.


Yukarı Git

Sosyal Medya'da Paylaş

Facebook Twitter Google Pinterest Whatsapp Email