aofsoru.com

Restorasyon ve Koruma İlkeleri Dersi 6. Ünite Özet

Tarihi Dokuda Yeni Tasarım Sorunları

Giriş

Geçmişi binlerce yıl öncesine dayanan kentlerde yan yana dizilen yapılar ile oluşmuş ve tarihsel sürecin bir bölümünden korunarak bugüne gelmiş olan katmanlar tarihi doku veya tarihi kentsel mekân olarak adlandırılır. Burada önemli olan; kentsel ve kültürel anlamda niteliği olan bir dokunun tamamen veya ağırlıkla bozulmadan günümüze ulaşabilmesidir. Özellikle Avrupa’da; İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkelerin orta ölçekteki kentlerinde doku bütünlüğü gözlenebilmekte, ancak büyük kentlerde tarihi kent dokuları incelendiğinde ise, sanayileşmenin getirdiği büyük kent olma sorunlarının sonucunda daha sınırlı korunabilmiş örneklerle karşılaşılmaktadır. Kentsel tarihi dokunun kesintiye uğradığı yerlerde; dönem özelliklerini gösteren yapıların korunması, mimari devamlılığı sağlayacak ipuçları vermeleri nedeniyle önemlidir. Var olan yapıdan alınan referanslarla yapılacak yeni tasarımlar, tarihi yapılarla birlikte doku devamlılığını sağlamaktadırlar. Türkiye’de; kentlerde tarihi dokunun zarar gördüğü ve koruma bilincinin azaldığı söylenebilir. Günümüzde tarihi alanlarda yapılmak istenen yapılar mimarlık alanının önemli bir ilgi alanını oluşturmaktadır.

Tarihi Kent Dokusunun Tanımı

Modern mimarlık kongrelerinin ilki 1928 yılında yapılmış, 1933 yılında Atina’daki kongrede alınan kararlar “Atina Antlaşması” olarak kitaplaştırılmıştır. Atina Antlaşması’nda tarihi kent ile ilgili; “Tarihi çevre bir bütündür, tarihi çevrenin bileşenlerini oluşturan elemanların birinin veya birden fazlasının farklı nedenlerden ötürü yok olması, tarihi çevrenin niteliğinin değişmesine, kimliğinin dönüşmesine neden olur. Tarihi çevrede varlık gösteren tarihi yapıların korunmamış olmasından ötürü ortaya çıkan harabe peyzaj ya da boş parseller süreç içerisinde yapılanmaya açılır. Tarihi çevreye eklemlenecek bu yeni yapı stoku da, tarihi dokuda üretilen çağdaş bir ek olarak nitelendirilebilir” ifadeleri geçmektedir. Atina Antlaşması’nın ardından 1964 yılında imzalanan Venedik Tüzüğü de tarihi çevreyle ilgili önemli kararlar içermektedir. Papageorgiou’ya göre tarihi kent, tarihi merkez, tarihi kentsel merkezlerin, ‘Tarihi Yerleşme’ler olarak adlandırılması için; orijinal ve karakteristik bir kent strüktürüne, önemli mimari özelliklere ve devam eden bir sosyal yaşama sahip olmalıdır. Ahunbay ise bir yapı veya yapılar grubunun tarihi belge niteliğinde olabilmesi için; tarihi bir olayla veya kişiyle ilişkisi olması gerektiğini ve tarihi bir süreci yansıtması gerektiğini ifade etmektedir. Asatekin de, “Çevreyle uyumlu olmak, ‘özgün’ niteliklerini sürdürebilmek, dönemin özgün niteliklerini taşımak, o döneme ait toplumsal yaşamın fiziksel kanıtı olmak” ifadesini kullanmıştır. Büyük kentlerde ağırlıklı olarak kent merkezlerini oluşturan ve kentleşmenin getirdiği büyüme ile birlikte toprak değerlerinin yükselmesi paralelinde gerçek sahiplerini kaybeden yapılar, koruma bilincinin, koruma yasalarının oluşması paralelinde de modern yaşama ayak uydurmaya çalışarak ancak fiziksel varlıkları ile ayakta kalabilmişlerdir.

Tarihi Kent Dokusunda Yeni Yapı Sorunu

Tarihi dokunun üst ölçekte korunması gerekliği hem planlamanın, hem mimarinin önemli sorunlarından bir tanesidir. Korumanın kriterleri, yapılacak müdahaleler sonucunda geleceğe taşınacak kültürel miras ile ilgili alınacak kararlar, daha önce de değinildiği gibi söz konusu alanın tamamına yönelik olmak zorundadır. Tarihi kent dokusunun korunması konusu 1960’lı yıllardan itibaren özellikle Avrupa kentlerinde baş edilmesi gerekli önemli bir sorun olarak ele alınmıştır. Fransa’da Kültür Bakanı Andre Malraux, 4 Ağustos 1962 tarihli “Malraux Yasası” olarak bilinen yasayı çıkartmıştır. Bu yasa gözü kara inşaat firmalarına dur diyebilecek ve Fransa’nın özgün çehresini koruyabilir niteliktedir. Yasa; bir yandan tarihi kent dokularında yaşam kalitesinin daha anlamlı olabileceği seçeneğini getirirken, diğer yandan II. Dünya Savaşı sonrası bir türlü üstesinden gelinemeyen konut sıkıntısına da belli bir oranda çözüm getirmeyi amaçlamaktadır. Bu çözüm; yoksulluk ya da istençsizlik nedeniyle terk edilmiş, yıpranmış, alt yapısı eskimiş tarihi dokuya ait konutların, devlet destekli teknik yardım, kredi, vergi rejiminde getirilen istisnalar yoluyla sağlıklı hale getirerek yeniden kazanılması şeklindedir. Diğer yandan, geleneksel konutlarda ikamet eden mal sahibi veya kiracı nüfusu yerinde koruyarak sosyal doku parçalanmasına da engel olmaktadır. Bu da fiziksel mekânın var olan nüfusla sürdürülebilirliği açısından önemli bir karardır. Plan genel olarak şu esaslar üzerine kuruludur:

  • Arazi kullanımları ele alınacak, mimari gelişmelerin plan kararı ile saptanacak alt bölge alanları,
  • Özel koruma alanları,
  • Doğal niteliği korunacak alanlar,
  • Tarihi dokunun çevresinde yer alan modern yerleşim alanlarında yapılaşmanın tarihi dokuyu olumsuz etkileyebilecek rant değerini ve işlevlerini dengeleyici koruma kuşağı alanları,
  • Tarihi dokuyu tamamlayıcı mevcut yapılaşmalar ile parsellerden teşekkül etmiş yapı adaları üzerine getirilen plan kararlarıdır.

Çağdaş örneklerde; çok kuvvetli yararlılık tutumundan ötürü, mirasçısı olduğu unsurlar arasından faydası görülmeyenlerin geçmişle bağın reddedildiğini, bu unsurun estetik değerine pek önem verilmediği görülmektedir.

Tarihi Kent Dokusunda Yeni Yapı Tasarım Kuralları

Tarihi dokuda yapılacak yeni tasarım konusunda öncelik; yine üst ölçekten yaklaşarak; var olan dokunun karakterini kavrayabilmek, ruhunu yakalayabilmek amacı ile dokusal özellikler analiz edilmesidir. Fiziksel mekânın nitelikleri doğru ortaya konulduktan sonra yapılacak tasarımın yöntemleri belirlenebilir.

Gülersoy; tarihi çevrenin niteliklerini değerlendirme konusunda aşağıdaki biçimde bir sıralama yapmaktadır:

  • Tarihsel alanın sahip olduğu değer,
  • Tarihsel alanın bütünlüğü ve bozulmamışlığı, Tarihsel çevredeki tescilli yapıların yeni yapıya yakınlık derecesi düşünceleriyle çevrenin özelliklerini değerlendirmektedir.

Tarihi dokunun analiz edilmesinde; tarihi dokunun geçmişi, varoluş süreci ve günümüzdeki sosyal ve demografik göstergeleri, tescilli yapılar, anıt eserler, mevcut işlevler, yapıların kat adetleri, parsel büyüklükleri, yapıların siluetleri, yapıların pencere oranları, yapıların mimari özellikleri ön planda tutulmalıdır. Yapılacak yeni yapıların tarihi doku ile bütünlük kurabilmeleri, bu dokunun devamlılığını sağlayabilmeleri önemlidir.

Ahunbay ise bu tip yerleşmelerde yapılacak tek yapı ölçeğindeki çözümleri de “işlevsel içerik olarak yoğunlaştırılmış, iri kütleli yeni binalar yaparak dokunun ölçeğinin bozulmamasını, bölgede bulunan arsa büyüklükleri paralelinde, var olan kütlelerin boyutlarına ve mimarinin genel çizgilerine uygun davranılmasını, mevcut tipolojilerin, cephelerdeki doluluk boşluk oranlarının, kullanılan renk ve malzemelerin, çatı biçimlerinin dikkate alınarak, çevreyle bütünleşmesini” önermektedir.

Asatekin, restorasyonu yapılacak tescilli tarihi yapılarda yalnız cephe korumaya yönelik, plan şemalarını dikkate almayan uygulamaların yapının içini ve ruhunu boşalttığını belirtmektedir. Tarihi kent dokusunda yeni yapı yapma sorununda kent dokusunu oluşturan çevrenin tamamlayıcı parçası olacak yöntem ve uygulamalar kategorize edildiğinde Aydın üç farklı yaklaşımı savunmaktadır. Bunlar;

Uygunluk yaklaşımında, yapılara benzer yapılması bakımından benzerlik ve yapılan yapının dikkat çekmeyecek biçimde gizlenmesi ya da çevredeki görüntünün ayna etkisiyle yansıtılarak etkisizleştirme uygulamaları önemlidir.

Taklit yaklaşımında, çevrede dokuya dair bilgi veren yapıların aynen kopyalanmasıyla mimarinin uygulanması söz konusudur.

Karşıtlık yaklaşımında, tarihi yapıların niteliklerini zedeleyici, giderek mimarın kendi damgasını vurduğu, yeni yapının tarihi dokunun rolünü çaldığı uygulamalar söz konusudur. Günümüzdeki karşıtlık-zıtlık yaklaşımı gerek ölçek, gerek üslup olarak tarihi dokuyu fazla dikkate almayan bir anlayışa evrilmiştir.

Tarihi Kent Dokusunda Yeni Yapı Sorununu Örnekler Üzerinden Yorumlamak

Tarihi dokuda yeni yapı hakkında geliştirilen yöntemler ve uygulamalar batıda çeşitli biçimlerde gerçekleştirilmiştir, ancak bugün kentsel dinamikler ve mimari tavırlar adına ciddi bir karmaşadan bahsedilebilir. Mimarinin ve mimari yaratıcılığın kentlerde önemli rol oynamaya başlaması, yaratıcı, marka kent imajlarında farklı mimari formların çekici unsurlar olarak kullanılması bağlamında günümüzde tarihi dokuda yeni yapı konusunun içi boşaltılarak, özellikle karşıtlık başlığının altına sığınılarak yeni denemeler ortaya çıkmaktadır. Bu yeni mimari anlayış hem kentte yeni bir odak noktası yaratabilmek, hem yapı sahibinin kurumsal kimliğini ön plana çıkartabilmek amacı ile hem de gerek yerel, gerek merkezi yönetimler tarafından desteklenerek ayrıcalıklı imar koşulları verilerek gerçekleştirilmektedir. Bu nedenle tarihi dokuda yeni yapı sorunu farklı bir boyuta evrilmektedir. 1960’lı yılardan başlayarak geliştirilen ve kabul gören bazı çözüm önerileri bulunmaktadır. Bunlardan birincisi çevredeki tarihi yapılardan referans alan, ancak bu yapıları asla taklit ve tekrar etmeyen, tarihi dokunun parsel boyutlarını, yüksekliklerini, oranlarını, kısaca siluet etkisini devam ettirerek yeni yapı tasarlamak biçiminde bir yaklaşımdır. Brolin, bu yaklaşımı aşağıdaki biçimde tanımlamaktadır:

Mevcut ve yeni yapı arasında uyumlu bir ilişki kurmak için cephedeki küçük elemanlar önemlidir, yapılar arası komşuluğun karakterini kuvvetlendirmek için bazı form ve motifleri ödünç almak gerekir, bu da değişik şekillerde yapılabilir.

  • Var olan plan motiflerini oldukça yakın kopyalamak
  • Temel olarak benzer formlar kullanmak, ama onları yeniden düzenlemek
  • Eskiyle aynı görünüş etkisi verecek yeni formlar yaratmak
  • Orijinal formları ayırt etmek.

Asatekin ise, bazen kütle veya açık, kapalı mekân ilişkileri, bazen renk ya da doku, kimi zaman da malzeme bu birlikteliğin ana teması olabilir. Malzeme ya da ögelerin tekrarı ya da ritmi olabilir. Bu ritimlerin tekrarı veya kırılma noktaları o çevreye katkı sağlayabileceği görüşünü savunmaktadır.

1970-80’li yıllar cam ve giydirme cephe teknolojisinin geliştiği yıllar olması nedeniyle; tarihi çevrede saydamlık ve yansıtma fikri ön plana çıkmış, cam, yansıtıcı yeni ve kurtarıcı bir çözüm olarak yaygın biçimde nötr bir bakış olarak kullanılmaya başlamıştır. Ancak cam teknolojisinin bugüne kıyasla henüz çok gelişmemiş olması, yansıtıcı yüzeylerde kullanılan renkler, bu eğilimin yer yer kötü sonuçlar vermesine de neden olmuştur. Camın yansıtıcı ve nötr etkisi günümüzde tarihi mekanlar için yine yaygın bir biçimde kullanılmaktadır, ancak camın tasarımda daha etkin kullanılması ve teknolojinin gelişmesi paralelinde daha saydam, geçirgen yüzeyler elde edilebilmektedir. Yansıtma fikri ise; yansıtıcı camların demode olması ile artık çok fazla uygulanan bir yaklaşım olarak tercih edilmemektedir. Gerek bitişik durumda bulunan eski yapılarla olan yatay ve düşey etkili cephe arayışları ile doluluk ve boşluk oranı olarak adlandırdığımız pencere oranları ve malzeme ile kurdukları dille, bunların yanı sıra güncel mimariyi de vurgulamaları ile yeni tasarlanan yapılar ön plana çıkmadan bu dokuda yer almışlardır. (S. 158, Resim 6.1-6.5)

Günümüzde kentler arasında var olan rekabet, daha fazla insan ve sermaye çekebilmek amacı ile yaratılan yeni stratejiler ve arayışlar “marka kent” imajını yaratmış, mimarların, mimarinin de bu rekabette lokomotif görevini üstlenmeleri ile kentlerde yeni dinamiklerin doğmasına neden olmuştur. Markalaşma veya ön plana çıkma çabaları Avrupa’nın son derece korunmuş tarihi dokuya sahip küçük ölçekli kentlerinde bile kendini göstermiştir. Bu stratejiler “kültür başkentliği, tasarım kenti vb.,” hedeflerle oluşturulmuş, mimarların da bu işe damgalarını vurabilmek amacı ile “benzersiz” tasarımlar yapmalarını sağlamış ve tarihi kentlerde de ciddi imaj değişikliklerine yol açmıştır. Bu özellikle tarihi kent imajına çağdaş bir yenilik, yüz katmak isteyen ve bu bağlamda yeni mimari dili ilgi çekici bir katkı olarak düşünen yerel yöneticilerin ve karar vericilerin son dönemde sıklıkla başvurdukları bir yoldur. Bu tasarımlar arasında bazı uç ve bilinen örnekler vardır ki, en bilineni Frank Gehry’nin Art Nouveau’nun başkenti sayılabilecek Prag’da yapmış olduğu dans eden Ginger ve Fred yapısıdır ( S.160, Resim 6.6).

Yapının iddialı mimarisi bir kenara bırakılıp, çevresindeki tarihi yapılar ile ilişkisi incelendiğinde, yalnız bitişik yapıya geçişte; deforme olmuş, benzer pencere oranları, yükseklik ve rengi ile bağlantı kurulmaya çalışıldığı, diğer kısımlarda Gehry’nin kendi bağlamını ve anlayışını oluşturduğu açıktır. Bu anlamda benzer bir örnek te Avusturya’nın Graz kentinde bulunan Kunsthaus’tur. Bu örnek tüm dönemler için tarihi çevrede bulunan en kötü yeni yapı olarak yorumlanabilir (S.161, Resim 6.7).

Graz gibi orta ölçekli ve son derece iyi korunmuş bir Orta Avrupa kentinde irrasyonel formu, medyatik cephesi ve üzerine çıkarak, içinden de bağlantılı olarak kullandığı Eisernes haus ile kurduğu kötü ilişki nedeniyle tarihi çevre içinde sorgulanması gereken bir yapı niteliğindedir. 2003 yılında Avrupa Kültür başkentliği yapan Graz’a bu yapı da yine ilgi çekici olabilmesi ve 2000’li yıllara damgasını vurabilmesi amacı ile yapılmıştır. Graz’ın tarihi sokaklarında dolaşırken, sürprizli ve yadırgatıcı bir biçimde karşılaşılan bu yapı, aslında bu anlamda amacına ulaşmış sayılabilir. Tarihi doku içinde yeni yapı sorununa Türkiye açısından bakıldığında, öncelikle koruma olgusunun batıya göre çok daha geç bir dönemde oluşturulabilmesi, ahşap konutlardan oluşan tarihi dokunun hızla yok olmasına neden olmuş, ardından kaybolan yapıların yerine de, imar koşularını maksimum düzeyde kullanan tipik yap-sat apartmanlarının yapılması sonucunu doğurmuştur.

1960’lı yıllarda çıkartılan bir yasayla tüm binaların üzerlerine verilen ek kat yapabilme hakları da, eski yığma yapılardan oluşan tarihi dokuların ciddi anlamda deformasyonuna neden olmuştur. Tarihi dokuda yeni yapı yapma fikri ise; ağırlıkla eski yapıların kopyaları örnek alınarak oluşmuş ve tarihi yanıltabilecek betonarme taşıyıcılı ahşap veya taş kaplama yapılar yapılmıştır. 1980- 90’larda uygulanan ikinci derece tarihi eser yenilemesi de, geleneksel dokuda az sayıda varlığını sürdüren sivil mimarlık örneğinin, yüksek katlı apartmanların cephelerinde çok ta uyumlu ve gerçekçi olmayan bir biçimde eklenmeleri ile sahne dekoruna benzeyen yeni uygulamaların kentsel çevrelerde yaygınlaşmasına yol açmış, bu da fiziksel çevrede tiyatro dekoruna benzeyen sahte bir doku yaratmıştır.

Sonuç

Koruma kentsel ölçekten başlayarak bütünlük içinde ele alınmalıdır. Bu bütünlüğü sağlamanın en önemli yöntemlerinden ve ilk adımlarından bir tanesi; sınırları belirlenmiş tarihi dokuda koruma amaçlı imar planı yapmak olmalıdır. Bu planlar hazırlanırken de tarihi tescilli yapılar komşuluğunda yapılacak yeni yapılar ile ilgili siluet etkisini bozmayacak yükseklikler, yoğunluklar ve işlev kararları ile bu dokuyu koruyabilecek sağlıklı kararlar alınmalıdır. Tarihi dokuda yapılacak analizler ve daha önceki bölümlerde anlatılan yöntemlerle yapılacak araştırmalar doku ile ilgili referans noktalarını ortaya çıkartacaktır. Özellikle yapı ölçeğinde yapılacak tipolojik tanımlamalar, yeni tasarımlarla ilgili ipuçlarını da verecektir. Yapılacak yapının işlevsel açıdan tarihi doku ile zıt düşmeyecek biçimde ele alınabilmesi de önemli karalardan bir tanesidir, bu karar fiziksel sürdürülebilirliğin yanı sıra işlevsel, hatta sosyal açıdan da sürdürülebilirliği sağlayacak sonuçlar doğurur. En önemli tasarım kararlarından biri ise yapının boyutları ve siluet etkisinin var olan tarihi dokudaki yapı büyüklüklerine gerek yükseklik, gerek kitle etkisi olarak aykırı olmamasıdır. Bu kararların oluşturulması ile birlikte, ulaşılan sentezlerden çıkan sonuçlar ve mimarın tavrı sonuç ürünü belirler. Tarihi dokuda başlıca tasarım yöntemleri ise uyumlu olma, benzetme, nötr etki ve zıtlık gibi başlıklar altında tanımlanabilmektedir. Bunlar, referanslara dayandırılarak oluşturulacak tasarımlar, cam, duvar, zemin altına gömme biçiminde yapılacak nötr tasarımlar veya kütle ölçüsü, siluet etkisi sabit tutularak oluşturulacak, ancak mimari açıdan tamamen zıt biçimde yapılacak, fiziksel çevreyi inkar etmeyen ve beli bir saygı ile yaklaşan tasarımlar olarak sayılabilir. Koruma bir bütünlük içinde ele alındığı zaman; bu bütünlüğün içinde oluşturulacak yeni tasarımların; yine bu bütünün parçaları biçiminde değerlendirilip, içinde bulundukları siluetin sorumluluğunu taşıyarak, günümüzden bu katmana da değer katacak biçimde yapılması gerekmektedir. Kentler binlerce yıllık birikimlerle oluşmuşlardır, bu nedenle kentlerimizi geleceğe doğru taşımak için de yaşanır çevrelerde, eskiden gelen değerlere, bugüne ve geleceğe saygı duyarak tasarımlar yapmak ve ölçülü olmak gerekmektedir.


Yukarı Git

Sosyal Medya'da Paylaş

Facebook Twitter Google Pinterest Whatsapp Email