aofsoru.com

İktisat Tarihi Dersi 8. Ünite Özet

20. Yüzyılda Dünya Ekonomisi

Yapısal Değişmeler

Avrupa medeniyeti, 16. Yüzyıldan 20. Yüzyıla kadar dünyanın diğer bölge ve halklarını yoğun biçimde etkilemiştir. 20. Yüzyılda ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaş ve Avrupa medeniyetine karşı baş kaldırının ortaya çıkardığı üçüncü dünya ülkeleri bu etkinin ortadan kalkışının simgesi olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında barışın sağlanması ve korunmasına yönelik çabaların bir sonucu olarak Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği ortaya çıkmıştır. Ticaretin birleştirici gücü sayesinde 1950 öncesindeki bin yıldan beri aralarında çatışma bulunan Avrupa devletleri, geniş ve iddialı bir siyasi birlik oluşturma sürecini başlatmıştır.

Doğu bloğunun dağılması ve Sovyetler Birliğinin parçalanması sonrası ABD tek büyük güç olarak kalmış ve daha sonrasında bölgesel çatışmalar görülmekle birlikte geçmişte görülen global savaş tehlikesi önemli ölçüde azalmıştır.

19. yüzyılda Avrupa nüfusu ikiye katlanmış ancak dünyanın geri kalan kısmındaki nüfus artışı %20 civarında olmuştur. 20. Yüzyılda ise Avrupa’da nüfus artış hızı yavaşlamış ve dünyanın geri kalanında, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında nüfus artışı hızlanmıştır. Sanayi öncesinde Avrupa nüfusu dünyanın geri kalanı gibi yüksek doğum ve ölüm oranına sahipken sanayi sonrasında düşük doğum ve ölüm oranlarını görmüştür. Bu sayede hayat standartlarındaki yükseliş uzun dönem boyunca sürdürülebilmiştir. Avrupa dışındaki nüfus artışının sebebi ise ölüm oranlarında görülen düşüştür. Ölüm oranlarındaki düşüşün önemli bir sonucu beklenen ömrün uzaması olmuştur. Yirmi birinci yüzyılın başlarında gelişmiş ülkelerde beklenen ömür 80 yıla yaklaşmıştır. Ortalama ömürdeki artış bireylerin yaşam koşullarındaki iyileşme ile yakından ilişkilidir. Üçüncü dünya ülkelerindeki durumun aksine, Avrupa ülkelerinde

19. Ve 20. Yüzyılda görülen şehirlileşme hareketi yaşam koşullarındaki iyileşmenin temel nedeni sayılmaktadır. 19. yüzyılda göçlerin temel nedeni ekonomik nedenler iken 20. Yüzyılda göçlerde savaş ve siyasi baskılar da etkili olmuştur. 20. yüzyılda nüfusun hızla artması ve refahın en azından bazı bölgelerde artması nedeniyle ekonomik kaynaklara yönelik talebin artmasında da etkili olmuştur. Bu talep, geçici kıtlıklar dışında karşılanabilmiştir. 19. yüzyıl ile 20. Yüzyıl arasında enerji kaynakları bakımından önemli farklar bulunmaktadır. 19. Yüzyılda sanayileşmiş ülkelerin en önemli enerji kaynağı kömür iken 20. Yüzyılda petrol ve doğalgaz büyük ölçüde kömürün yerini almıştır. 19. Yüzyılın sonunda motorlu taşıtların oryaya çıkması, bu araçların hem sivil hem de askeri nedenlerle kullanılması ve petrolün elektrik üretimi, ısınma, sentetik/plastik ürünlerin üretiminde kullanılıyor olması, petrolün stratejik bir önem kazanmasına yol açmıştır. Avrupa, kömür rezervleri bakımından zengin olmakla birlikte petrol yatakları bakımından fakirdir. ABD ise dünya petrol üretiminin yarısından fazlasını gerçekleştirmesine rağmen net ithalatçı konumundadır. 1950’lere kadar enerji üretiminde ağırlığını koruyan kömür, 1980lerden itibaren enerji için sahip olduğu önemi yitirmiştir. 1950’lerde petrol ve doğalgazın enerji üretiminde payı %30 iken 1980’lerde bu oran %64’e yükselmiştir.

19. yüzyılda sanayileşmenin arkasındaki temel itici güç olan teknoloji, 20. Yüzyılda da bu rolünü korumuştur. 20, yüzyılın başından itibaren ulaşım ve haberleşme olanaklarında daha önce görülmemiş boyutlarda gelişmeler yaşanmıştır. Bilimin teknolojiye uygulanması ile kimyadan elektroniğe kadar pek çok alanda önemli buluşlar ortaya çıkmıştır. Bu buluşların bir kısmı büyük yatırımlar ve yüksek maliyetleri gerektirmiş ve bu maliyetlerin bir kısmı hükümetler tarafından karşılanmıştır.

21. Yüzyıl teknolojileri için yetersiz olmakla birlikte 20. Yüzyılın başlarında dünyadaki teknolojik gelişmişlik farklarının temel sebebi okur-yazarlık oranı olmuştur. Bilime dayalı teknoloji insan emeğinin verimliliğini önemli ölçüde artırmıştır. 20. Yüzyılın ortasında ABD’de tarım kesimindeki bir işçinin üretimi, pek çok Asya ülkesinin 10, Afrika ülkelerinin ise 25 katı olmuştur. Bu fark zamanla kapanmasına rağmen günümüzde zengin ve fakir ülkeler arasındaki verimlilik farkı devam etmektedir.

Dünya enerji üretimi 1900 ile 1950 arasında 4; sonraki elli yılda ise 3 kat artmıştır. Bu artış, elektrik üretiminde daha da belirgindir. 20. Yüzyılın diğer karakteristikleri arasında kitle üretimine konu olan otomobiller ve uçak üretimi ile uçuş teknolojileri bulunmaktadır. Yine bu dönemde bilimin teknolojiye uygulanmasının en belirgin şekli uzayın keşfi olmuştur.

Sınai ve ticari organizasyon alanındaki gelişmeler 19. Yüzyılın sonlarında başlamış ve 20. Yüzyılda devam etmiştir. 20. Yüzyılın başlarında toptan ve perakende ticarette, esnaf üretiminde, hizmet sektöründe ve özellikle de tarımda şirketleşmemiş aile işletmelerinin ağırlığı devam etmiş olsa da şirketleşme eğilimi artmıştır. Aynı dönemde büyük şirketlerin kullandığı sınırlı sorumlu anonim şirket tipi önde gelen sanayi ülkelerinde kullanılmıştır. Yatırım mallarından tüketim mallarına büyük çaplı tüketim hizmeti sunan şirketlerin ortaya çıkması ve zincir mağazaların kurulmaya başlaması bu döneme rastlamıştır. Bütün bu eğilimler ilk olarak 19. Yüzyıl içinde ABD’de başlamakla birlikte hızla Avrupa’ya da yayılmıştır. Çok uluslu şirket örnekleri daha önce de var olmakla birlikte bu dönemde artmıştır. İşçilere verilen örgütlenme hakları ile toplu pazarlık hakları bu dönemin diğer özellikleri arasında yer alır.

Birinci Dünya Savaşı 60 yıl sürecek bir çalkantı döneminin başlangıcı olmuştur. İkinci Dünya Savaşı ile görülen önemli değişimler bu çalkantıları güçlendirmiş ve Avrupa’nın Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölünmesine yol açmıştır. Doğu bloku Sovyetler Birliğinin etkisialtında iken Batı bloku ABD etkisinde kalmıştır. Komünist yönetimler serbest mal ve faktör piyasalarına karşı durmuşlardır. Merkezi planlanan bu ekonomilerde iç fiyatlarla dış fiyatlar arasında önemli farklar oluşmuş, bu ekonomiler dünyanın geri kalanından izole edilmişlerdir. 1938’de Doğu ve Batı bloğu ülkeleri arasında %73,8 olan ticaret oranı 1953’te %14’e düşmüştür.

İkinci Dünya Savaşı sömürgeciliği büyük oranda azaltmıştır. Eskiden sömürgeleri olan pek çok ülkenin bağımsızlığını tanımak zorunda kalan Avrupa ülkeleri sömürüden elde ettikleri gelirleri sömürülenlerle paylaşmadığından sömürülen ülkeler ekonomik gelişme için gerekli maddi kaynak ve beşeri sermayeden yoksun kalmışlardır. Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanması, aynı zamanda Doğu-Batı ayrımının yanında Kuzey-Güney şeklindeki ekonomik açıdan gelişmiş ve gelişmemiş olan ülkeler boyutunu ortaya çıkarmıştır. Bu iki grup arasındaki işbirliğini artırmak amacıyla da bazı uluslararası kuruluşlar doğmuştur. 1945’te halen geçerli olan bu son ayrım, bu tarihten sonra giderek belirginliğini kaybetmiştir. Bu süreçte dünya sanayi üretiminde sanayileşmiş ülkelerin payı azalırken gelişmekte olan ülkelerin payları artmıştır. Günümüzde Güney bloğunun sanayi üretimi artmış olsa da gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki farklar halen büyüktür.

20. yüzyılın ortalarından itibaren giderek daha liberal rejimler uygulayan gelişmiş ülkelere karşın gelişmekte olan ülkeler dışa kapalı kalmaya devam etmiştir. Pek çok gelişmekte olan ülke, sıkı ticaret kontrolleri ve ithal ikameci politikaları benimseyerek dışa minimum ölçüde bağımlılığı bulunan kendi kendine yeterli ekonomiler kurmayı hedeflemiştir. Bu durum yüzyılın sonuna doğru değişmiş, gümrük tarifeleri indirilmiş ve ticaret yasakları azaltılmıştır.

19. yüzyılda sayısı çok az olan uluslararası kurumlar 20. Yüzyılda artış göstermiştir. Milletler Cemiyetinin Ekonomik Şubesi birtakım çalışmalar yapmakla birlikte iki dünya savaşı arasındaki dönemde yeterince etkin olamamıştır ve 1944’te dünya ticaret sisteminin yeniden canlandırılmasını sağlamak amacıyla Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası kurulmuştur. Uluslararası Para Fonu paraların karşılıklı konvertibilitesini sağlamak ve kısa dönemli ödemeler dengesi sorunlarını aşmada yardımcı olmak amacıyla kurulmuştur. Dünya Bankası ise savaşta görülen hasarın onarımı ve yoksul ülkelerin gelişmesine destek vermek amacıyla oluşturulmuştur. Ancak her iki kuruluşun da işler hale gelmesi 1946’ya kadar mümkün olmamıştır. Daha sonra ise uzun bir süre etkinlik kazanamamışlardır. Ancak günümüzde etkin ve önemli görevleri bulunmaktadır.

19. yüzyılın serbest ekonomi idealleri dünya savaşları nedeniyle 20. Yüzyılda yerini devletin ekonomideki rolünü artmasına bırakmıştır. Üretim araçlarının ve özel mülkiyetinin yasaklanması, yüksek yatırım oranlarının hedeflenmesi ve tüketim malları yerine sermaye mallarının üretimine ağırlık verilmesi şeklinde ortaya çıkan Sovyet ekonomik modeli uzun dönemde başarılı olamamıştır. Planlamalı ekonomi uygulamaları iki dünya savaşı arası dönemde başarısız olsa da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yapılan daha bilinçli uygulamalar sayesinde kayda değer bir başarı da yakalanabilmiştir. Serbest ekonomiyi baz alırken ekonomik planlamadan da yararlanan ülkeler karma ekonomik modelin ortaya çıkmasını sağlamışlardır. 20. Yüzyılın ilk yarısında başlayan kamunun ekonomi içindeki payında görülen artışlar, yüzyılın ikinci yarısında da devam etmiştir.

Savaşlar ve Ekonomik Performans

Birinci Dünya Savaşı pek çok ölüme, yaralanmaya, açlık ve hastalıklara sebep olmuştur. Savaş için yapılan harcamalar ekonomik birimlere önemli derecede zararlar vermiştir. Uzun dönemde ekonomik açıdan ülkelerin gördüğü fiziksel zarardan daha büyük olanı, ekonomik ilişkilerin bozulması olmuştur. Savaş esnasında görülen devlet kontrolleri ve sınırlamaların terk edilmesi zaman almıştır. Savaş sırasında savaşın gerektirdiği üretimlerle meşgul olan ülkeler, savaş sonunda dış pazarlarını kaybetmişlerdir. Daha önce savaşan ülkelerin sahip olduğu pazarlar ya başka ülkelerce ya da satın alan ülkelerdeki yerel üretimle doldurulmuştur. Bu süreçte dünya tarımının dengesi de değişmiştir. Ayrıca savaşan ülkeler, mali merkez olma ve taşımacılık faaliyetlerindeki öncü konumlarını da kaybetmişlerdir. Dış yatırımların azaltılması elde edilecek geliri azaltırken savaşın maliyeti ile başa çıkmaya çalışan ülkelerin altın standardından sapması enflasyon sorununu ortaya çıkarmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanya ağır ekonomik yaptırımlarla karşılaşırken Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yıkılmış ve yerine yeni devletler kurulmuştur. Bu devletlerin kendilerine yetme çabaları ve ağır ekonomik yaptırımlar ekonomik faaliyetlerin zayıflamasına yol açmıştır. Ekonomik milliyetçiliğin uygulandığı yerler sadece yeni kurulan ülkeler olmamış, Rusya, devletin dış ticarette tek alıcı ve satıcı konumda bulunduğu bir modeli uygulamıştır. İthalat kotaları, ithalat yasakları, ihracat sübvansiyonları gibi uygulamalar karşılıklı olarak devam ettirilmiş ve dünya ticareti bu tür uygulamalardan oluşan Yeni Merkantilizm nedeniyle uzunca bir süre gelişememiştir.

Savaş sonrasında Avrupalı müttefikler karşılıklı olarak borçların tasfiyesini hedeflemişler ve aynısını ABD’den de beklemişlerdir. Ancak ABD birtakım indirimler ve kolaylıklar sağlamakla birlikte borçların ödenmesinde ısrarcı olmuştur. Bu borçların ödenmesi Almanya’nın tazminat ödemelerine; bu ise Almanya’nın mevcut ekonomik sınırlamalarla imkansız bulunan dış ticaret fazlası elde etmesine bağlı olduğundan 1922 sonunda Alman Markı aşırı değer kaybına uğramış ve Almanya ödemeleri durdurma aşamasına gelmiştir. Ödemelere karşılık olarak yapılan işgalleri durdurmak amacıyla Almanya aşırı para basma yoluna gitmiş ve toplumda büyük yaralar açan devasa bir enflasyon dalgası yaratmıştır. Daha sonra kurulan bir uluslararası komisyon Almanya’nın ödemelerini uygun bir düzene sokmuş ve bundan sonra Alman ekonomisi yeniden güç kazanmaya başlamıştır.

Savaş sonrasında İngiltere’de de ekonomik problemler büyümüştür. Dış yatırımları ve ticaret filoları zarar gören İngiltere aynı zamanda yiyecek ve içecek bakımından yurt dışına daha da bağımlı hale gelmiştir. 1920’lerin sonlarında ekonomilerini toparlamayı başaran pek çok Avrupa ülkesinin aksine İngiltere, ancak 1925 altın standardına dönebilmiş ve 1929 yılına dek bir toparlanma yaşayabilmiştir.

Birinci Dünya Savaşından Avrupa ülkelerine nazaran çok daha güçlü bir biçimde çıkan ABD bu dönemde net borç sağlayıcı konumuna gelmiştir. 1928 yılı ortalarında Amerikan Bankaları ve yatırımcılarının fonlarını New York Borsasında değerlendirmeye başlamasıyla hisse senetlerini satın alma yarışı başlamıştır. Avrupa’da Amerikan yatırımlarının kesilmesinin etkileri 1929 yılı ortalarında belirgin biçimde görülmeye başlanmıştır. 1929 Ekim’inde New York Borsasında görülen kriz sonucu hisse senedi fiyatları düşmüş ve bankaların verdikleri kredileri geri istemeleri sonucu yatırımcılar ellerindeki hisse senetlerini satmayı hızlandırmıştır. Bu dönemde Avrupa’da yeni yatırımlar yapılmadığı gibi mevcut yatırımlar da çekilmiştir.

Büyük bunalımda borsa krizi depresyonun sebebi olmamasına rağmen depresyonun önemli bir işareti olmuştur. Avrupa bankalarının çoğu bu dönemde iflas etmiştir. Üretim, istihdam ve kişi başına gelirlerde sert düşüşler görülmüştür. Temel mallara yönelik talep önemli ölçüde daralmıştır. Bu talep düşüşü pek çok ülkeyi sıkıntıya sokmuş, bazı ülkeler altın standardını terk ederken bazıları da standardı korumalarına rağmen altın ödemelerini askıya almıştır.

1929 krizini başlatan ülke ABD olmasına rağmen krizin yayılmasında uluslararası sorumluluk bulunduğu açıktır. Ülkelerin izlediği politikalar krizin derinleşmesine yol açmıştır. Depresyonun sebepleri;

  • Bir grup tarafından başta ABD olmak üzere sanayileşmiş bazı ülkelerin para arzındaki sert düşüş,
  • Başka bir grup tarafından tüketim ve yatırımlara ilişkin otonom harcamalarda bir düşüş,
  • Bazılarına göre ise de tarım kesiminde daha önceden başlayan bir daralma ile üçüncü dünya ülkelerinin temel mallar bakımından istikrarsız olan pazarlara bağımlılıkları ve dünya altın stoklarının kıtlığı/dengesiz dağılımı

olarak yorumlanmıştır.

Uzlaşmacı bir yaklaşımla krizin sebeplerinin hem parasal hem de parasal olmayan sebeplerden beslendiği ve Birinci Dünya Savaşına kadar geriye götürülebileceği savunulmaktadır. Altın standardından vazgeçilmesi, uluslararası ticaretin sekteye uğraması ve 1920 sonlarının milliyetçi ekonomik politikaları bunalımın göstergeleri arasında sayılmaktadır.

Krizin kaynağına yönelik bir uzlaşı bulunmamasına rağmen krizin şiddeti ve uzun sürmesinin nedenleri konusunda fikir birliği mevcuttur. İngiltere’nin savaş öncesinde sahip olduğu serbest ekonomi fikri ve buna dayalı politikaları dünyanın her tarafından gelen malların orada Pazar bulabilmesine olanak tanımıştır. İngiltere’nin büyük dış yatırımları başka ülkelerin, önemli dış ticaret açıklarına rağmen ödemelerini dengelemelerine imkan sağlamıştır. Altın standardına olan bağlılık ise geçici ödemeler dengesi problemi olan ülkelerin sorunlarını çözebilmiştir. Savaş sonrasında bu rolünü devam ettiremeyen İngiltere’nin yerini ABD almış ancak o da belirleyici gücünü İngiltere’nin kullandığı yöntemden farklı bir şekilde kullanmayı yeğlemiştir. ABD’nin daha açık politikalar izlemiş olması durumunda krizin daha hafif ve daha kısa süreli olacağı üzerinde uzlaşı vardır. Kriz sonrasında döviz rezervlerinin korunması, ithalat talebinin kısılması, sermaye kaçışının engellenmesi ve uluslararası sermaye hareketlerinin sınırlanması gibi uygulamalar başlamış ve sermaye hareketlerinin kısıtlanması 1980’lere kadar sürmüştür.

İkinci Dünya Savaşı da ilki gibi önemli kayıpların yaşanmasıyla sonuçlanmıştır. Pek çok şehir, üretim tesisi ve fiziksel sermaye yok olmuştur. Savaş sonundaki sınai ve zirai üretim savaş öncesinin yarısı düzeylere gerilemiştir. Savaş uygulamaları nedeniyle ekonomilerin kurumsal yapıları bozulmuş ve sosyal sıkıntılar baş göstermiştir. Savaştan önce ihraç ettiğinden fazla mal ithal eden Avrupa, savaş sonrasında temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz duruma gelmiştir. 1930’ların başında pek çok ülkenin uygulamaya başladığı döviz kontrolleri bu ülke paralarının konvertibl olmasına engel olmuştur. Savaşta sonra da devam eden kontroller yüzünden oluşan Dolar kıtlığı, ABD’den sağlanabilecek malların elde edilmesini zorlaştırmıştır. Problemin çözümü ise Marshall Planı çerçevesinde yapılan tek taraflı yardımlar ile olmuştur. Bu sayede temel malların yanında Avrupa’da sanayinin yeniden inşası için gerekli sermaye malı, ham madde ve yakıt elde edilmiştir. Plan 1952’de sona ermiş ve ekonomik gelişmeleri teşvik edecek nitelikte Avrupa Ödemeler Birliği ’nin kurulması ile sonuçlanmıştır. Bu kurum sayesinde Avrupa ülkelerinin birbirlerine yönelik ihracatını artırmaları mümkün olmuştur. Birliğin başarısı sonucu 1958’de paraların karşılıklı konvertibilitesi sağlanmış ve 1961’de birlik büyüyerek Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) haline gelmiştir.

Avrupa’nın savaş sonrasında inşası esnasında ekonomik ve sosyal hayatın iyileştirilmesi bakımından devlete büyük bir rol düşmüş ve devletin ekonomi içindeki etkisi giderek artmıştır. Ekonomik mucize olarak adlandırılan bu yeniden yapılanmanın belirleyicileri;

  • Amerikan yardımları,
  • Hükümetlerin yapıcı tutum ve rolleri,
  • Uzun dönemde Avrupa’nın beşeri sermaye gücü

olmuştur.

20. Yüzyılın İkinci Yarısında Dünya Ekonomisindeki Gelişmeler

20. yüzyılın ikinci yarısı dünya ekonomisinin geçmişte gösterdiği en yüksek ekonomik performansa şahit olmuştur. Ekonomik büyüme hızları artmış, kişi başına düşen gelir yükselmiş, dünya mal ticaret hacmi hızla artmış, uluslararası ticaret, haberleşme ve diğer hizmetlerde önemli artışlar görülmüştür. Uluslararası göç bu dönemde yeniden hızlanmış, göç veren bir bölge olan Batı Avrupa bu dönemde göç almaya başlamıştır.

1950-1973 dönemi kişi başına gelirlerin yıllık ortalama %2,9 oranında arttığı ve en yüksek ekonomik performansın görüldüğü yıllardır. 1973 sonrasında görülen neoliberal düzenin uygulandığı yıllar ise dünya ekonomisi bakımından ikinci en iyi performans dönemi olmuştur. Liberalleşme süreciyle ekonomik ilişkiler hızla gelişirken ekonomik büyüme hızları yavaşlamış, işsizlik oranları artmaya başlamış ve dünyanın bazı bölgelerinde ciddi ekonomik performans farklılaşmaları görülmüştür.

1998 itibariyle dünya ekonomisinin 34 gelişmiş ülkesi tüm üretimin %53,4 kadarını gerçekleştirmektedir. Bu ülkelerin toplam dünya nüfusu içerisindeki payları ise sadece %14,2’dir. Çin, Hindistan, Pakistan, Malezya ve Güney Kore bu dönemde dünya nüfusunun yarısına sahip olmalarına karşın dünya üretiminin sadece dörtte birini sağlamaktadır. Yine bu dönemde Asya ülkelerinin yakaladığı başarılar daha önce Japonya’nın yakaladığı başarı ile benzerlikler göstermektedir. Aynı dönemde dünyanın ekonomik olarak geri kalmış 168 ekonomisinin toplam üretimi dünya toplamının beşte biri kadarını oluşturmaktadır. Bu ülkelerin performansları 1973 sonrasında önemli ölçüde kötüleşmiştir.

1973 sonrasında dünya ekonomisini etkileyen 4 önemli şok yaşanmıştır:

  • İlk şok , 1970’lerde yüksek enflasyon ve uluslararası para sisteminin çöküşü ile OPEC’in petrol fiyatlarını 3-4 kat kadar yükseltmesinden kaynaklanmıştır.
  • İkinci şok , 1980’lerin başlarında Latin Amerika ekonomilerini sarsan borç krizidir.
  • Üçüncü şok , 1990’larda Japon senetlerinde görülen fiyat düşüşü sonrası ortaya çıkan deflasyonist etkidir.
  • Dördüncü şok ise, 1991’de Doğu Avrupa üzerindeki Sovyet kontrolünün son bulması, COME-COM ticaret anlaşmalarının geçerliliğini yitirmesi Varşova Paktının dağılması ve Sovyetler Birliğinin dağılması sonucu oluşmuştur.

Bütün bu şoklara rağmen liberal uluslararası düzen gücünü korumuş ve dünya ticareti ve sermaye piyasaları bu şoklardan çok ağır biçimde etkilenmemiştir.


Yukarı Git

Sosyal Medya'da Paylaş

Facebook Twitter Google Pinterest Whatsapp Email