aofsoru.com

XVII. Yüzyıl Türk Edebiyatı Dersi 6. Ünite Özet

Xvıı. Yüzyıl Türk Edebiyatında Mesnevi

XVII. Yüzyıl Türk Edebiyatında Mesnevi

XVII. yüzyılda Osmanlı Devletinde yaşanan siyasi ve toplumsal sorunlar edebî eserlerde hemen hissedilmez. Divanların sayısı ve niteliği çok değişmemiştir. Ancak öykülemeye (tahkiyeye) dayalı eserlerde yansımaları görülür. Siyasi gerginlik toplumunda kamplaşmalara, dinî anlayışlarda farklılaşmalar, medrese ile dergâh çekişmeleri ayrışmalara sebep olur. Bu ayrışmalar, toplumu tutuculuk derecesinde muhafazakârlığa ve sıradanlığa düşürür. Mesnevilerde bir yandan dinî-tasavvufi nitelikli ve öğüt verici konular öne çıkarken diğer taraftan eğlence ve açık saçık anlatımlar içeren konular ilgi çeker. Edebiyatın kendi içinde yeni bir üslup arayışı olarak ortaya çıkan Sebk-i Hindî ile birlikte daha içe dönük, mistik ve metafizik derinliği olan gazeller söylenir. Tasavvuf düşüncesinin de etkisiyle klasik anlayış reddedilmezken yeni imajlar, mazmunlar ve alışılmadık bağdaştırmalar kullanılır. Bu durum klasik anlayışın yanı sıra mecazlarla örülü bir dil kullanımını beraberinde getirmiştir. Sosyal ve siyasî hayat, mesnevi konularının belirlenmesinde yönlendirici olmuştur. Bu yüzyılda, konularda yeni kümelenmeler ve moda konular oluşmuştur. Aşk ve macera mesnevileri ikinci planda kalmıştır. Fars ve Türk edebiyatında beş mesnevi yazarak hamse tertip etme geleneği, bu yüzyılda da devam etmiştir. Ancak nitelik ve nicelikleri düşmüştür. Bu yüzyılda görülen Nevizade Atayî’nin hamsesi Sakiname (Âlemnüma), Nefhatü’lEzhar, Sohbetü’l-Ebkâr, Heft-Hân ve Hilyetü’l-Efkâr isimli mesnevilerden oluşur. Daha çok divan edebiyatının diline yönelik eleştirilir çerçevesinde adı gündeme gelen Nergisî ise mensur eserleriyle hamse düzenleyerek kendince geleneğin içinde bir yenilik yapmıştır. Bu yüzyılda Nabî, Sabit, Simkeşzade Feyzî ve Nadirî de mesnevileriyle tanınır. Nabî ve Simkeşzade Feyzî daha çok öğretici ve öğüt verici eserleriyle öne çıkarken Sabit, Ethem ü Hüma adlı eserinin dışındaki mesnevileriyle gündelik hayatın her türlü ayrıntısını açık saçık anlatımlarla manzum hikâyelere dönüştürür. Dönemin mesnevilerini konularına göre değişik biçimlerde sınıflandırmak mümkündür. Şimdiye kadar yapılan sınıflandırmaları dikkate alarak XVII. yüzyıl mesnevilerini şu başlıklar altında gruplandırmak yararlıdır.

a. Aşk konulu mesneviler
b. Temsilî mesneviler
c. Eğitici ve öğüt verici mesneviler
d. Yerli ve realist mesneviler
e. Tarihî ve destanî nitelikli mesneviler

Bu sınıflandırmada bir eser, aynı zamanda başka birçok grubun içerisinde ele alınabilir.

Aşk Konulu Mesneviler

Aşk, toplumun hayat algısına ve dünyaya bakışına göre farklı şekillerde ele alınır. Bu yüzyılda toplumun değişen anlayışına göre daha gerçekçi bir anlatım rağbet görmüştür.

Leyla vü Mecnun, Yusuf u Züleyha gibi gelenekselleşmiş mesnevi konuları, daha az ilgi görse de yine işlenmiştir. Bursalı Mustafa Hevayî, Bağdatlı Zihnî ve Rifatî’nin Yusuf u Züleyha’sı, Faizî ve Rifatî’nin Leyla vü Mecnun’u, Fasih Dede’nin Hüsrev ü Şirin ve Mahmud u Ayaz isimli mesnevileri bu yüzyılda klasik aşk mesnevileridir. Nabî’nin Hayrabad’ı ve Sabit’in Edhem ü Hüma’sı gibi yeni mesnevi konuları da vardır. Bu yüzyılın aşk mesnevileri arasında yer alan Nabî’nin Hayrabad’ın konusunu İranlı şair Feridüttin Attar’ın İlahiname’sindeki “Hikâyet-i Fahrettin Gürgânî ve Padişahın Kölesi” isimli hikâyeden almıştır. Kurgusu değiştirilmeden birkaç bölüm ilavesiyle yeniden yazılmıştır. Eserin konusu için sayfa 102’ye bakınız.

Tanınmış aşk mesnevilerinden biri de Sabit’in eseri Edhem ü Hüma’dır. İstanbul hayatından sahnelerin ve bahar tasvirleri dikkat çeker. Yerli unsurlarla zenginleştirilmiştir. Konusu için sayfa 103’e bakınız.

Sabit (ö. 1712): Asıl adı Alaattin Ali’dir. Bosna’dan divan şiirine katılmış bir şairdir. Eğitimini İstanbul’da tamamlamış ve Tekirdağ, Kefe, Yanya Bosna, Konya ve Diyarbakır’da müftü ve kadı olarak görev yapmıştır. 1709 yılında azledilerek İstanbul’a dönmüş ve orada ölmüştür. Sabit, Nabî mektebi ekolünün içerisindedir ancak kendi şahsî üslubunu oluşturmuştur. Atasözlerini, halk tabirlerini, günlük konuşma dilinin kelime ve tabirlerini şiire taşımakla tanınır. Şiirlerinde yerelliğe rağbet ettiği, müstehcen ima ve ifadelere kaydığı görülür. Hacimli bir divanı da vardır. Başarısını daha çok mesnevilerinde göstermiştir. Hamse oluşturacak kadar çok mesnevisi vardır; Zafername, Edhem ü Hüma, Berbername, Derename, Amru’l-Leys. Örnek için sayfa 103’e bakınız.

Temsili Mesneviler

Kahramanları mecaz ve sembollerden kurulu anlatılar, temsili veya alegorik hikâyelerdir. Bu mesneviler daha çok tasavvufî ve didaktik konuların anlatımında tercih edilmiştir. Mutasavvıfların hâlleri ve farklı basamaklardaki algıları günlük konuşma diliyle anlatıma gelmediği için tasavvufî anlatımlarda sembolik bir dil tercih edilir. Tasavvufun soyut anlatıma elverişli sembolik dili her şair tarafından kullanılmıştır. Kimi şair gerçekten yaşadığı hâlleri anlatmış kimisi de söylemekten çekindiği şeyleri, tasavvufi remiz ve sembollerle örterek söylemiştir.

XVI. yüzyılda sık rastlanırken XVII. yüzyılda da yazılmaya devam etmiştir. Bir kısmı Farsçadan çeviridir. Bu tarz, Şebusterî ve Attar’dan yapılan tercümelerle gelişmiş ve XVII. yüzyılda da bu tercüme geleneği devam etmiştir. Fedayî Dede’nin Mantıku’l-Esrar’ı, Feridüttin Attar’ın Mantıku’t-Tayr isimli eserinin tercümesi niteliğindedir. Attar’ın on bir hikâyesini çıkarıp “Hikâyet-i İskender-i Zülkarneyn” isimli bir hikâye ilave etmiştir. Eser, kırk kuşun vahdet-i vücut yolculuğunu anlatır. 4609 beyitten oluşur. Aruzun fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilün kalıbı tercih edilmiştir. Tasavvufî ve ahlakî öğütler vermek amacındadır. Attar’dan yapılan ikinci tercüme Kastamonulu Ömer Fuadî’ye aittir. 333 beyitlik Bülbülname’sini 2150 beyite genişleterek yazmış ve Bülbüliyye adını vermiştir. Kuşların konuşturulduğu, ilahî aşkın ve vahdet (Tanrı’nın tekliği) konusunun işlendiği bir mesnevidir. İlave ettiği manzumelerle ahlakî öğütler verir. Metnin şiirselliği ihmal edilmiştir. Bazı mesneviler telif olarak yazılmıştır. Bunlardan biri Şanî Mehmet Efendi’nin Gülşen-i Efkâr isimli eseridir. Aruzun fe‘ilâtün mefâ‘ilün fe‘ilün kalıbı kullanılmıştır. 1800 beyitlidir. Akıl, ilim, hilm ve devlet arasında geçen münazara, marifet şehrine gidişleri, Rûh-ı Seyranî ile buluşmaları, Rûh-ı Seyranî’nin onları Ârif-i Rabbanî olan Rûh-ı pür-hikmet ile tanıştırmasıyla devam eder. Rûh-ı pür-hikmet onların hallerine ilişkin sorular sorup münazaralarda bulunur. Pürhikmetin öğütleriyle eser sona erer. Bu yüzyılda dinî ve tasavvufî mesnevileriyle tanınan Simkeşzade Feyzî’nin Gamze vü Dil adlı eseri de temsillere dayalı anlatım tarzıyla yazılmıştır. Gamze vü Dil, tasavvufî düşünceler, telmihler ve Halvetî tarikatının adabını dair anlatılarla örülü temsilî bir mesnevidir. IV. Mehmet’e sunulmuştur. Aruzun fe‘ilâtün mefâ‘ilün fe‘ilün kalıbıyla yazılmıştır. Konusu kısaca şöyledir: Dil adındaki derviş, Muhabbet vadisinde dolaşırken gittiği Vücut şehrinde Gamze ile tanışır. Ona âşık olur. Kavuşmak için bir yığın sıkıntıya katlandıktan sonra Dil, Gamze’ye; Gamze de Dil’e ayna olur.

Eğitici ve Öğüt Verici Mesneviler

Bu konuyu anlatan eser sayısı çoktur. Kendi içinde

  • Dinî eserler
  • Tasavvufî eserler
  • Ahlakî ve öğüt nitelikli eserler
  • Bilgi aktarmak amacıyla yazıldığı halde öğüt vermeyi de ihmal etmeyen eserler

olarak kümelenebilir..XVII yüzyılda yaşanan siyasî ve sosyal sıkıntıların mensur eserlere ve mesnevilere daha fazla yansıdığı görülür. Manzum sözün çekiciliği ve sunduğu imkânlar mesnevi biçimini teşvik etmiştir. Tahkiyeli (öykülemeye dayalı) eserlerle anlatılabilen didaktik konular yüzyılın mesnevi konuları arasında önemli bir yer tutar. Hamse sahibi şair Nevizade Atayî, mesnevilerinde genellikle didaktik bir üslup benimsemiştir. Klasik aşk hikâyelerinin anlatıldığı mesnevilerden uzak durmuş, gündelik hayatla ilişkili konulara yer vermiştir. Onun Nefhatü’l-Ezhar’ı da Nizamî’nin Mahzenü’l-Esrar’ı ile Emir Hüsrev’in Matlau’l-Envar’ı örnek alınarak yazılmış tasavvufi mesnevilerdendir. Eser yirmi nefha ve her nefhanın sonunda yer alan yirmi hikâyeden oluşur. Nefhalar, mistik ve didaktik konuları içerir. Nefhaların sonunda anlatılan hikâye veya menkıbeler de eserin öğüt verme amacını pekiştirir. Atayî’nin bu çerçevedeki bir diğer eseri Sohbetü’l-Ebkâr’dır. Eserde asıl konunun işlendiği bölüm kırk sohbet ve ona uygun kırk hikâyeden oluşur. Sohbetlerde aşk, ibadet, ilim, alçak gönüllülük, adalet, iyilik, cömertlik ve edep gibi konular işlenmiştir. Sohbet ve hikâyeler öğretici mahiyettedir. XVII. yüzyılda ilmiyenin bozulması, rüşvet ve adam kayırmanın devlette yaptığı yıkım, makam ve mevkilerin nasıl satıldığı bu hikâyelerde anlatılır. Nabî’nin Hayriname olarak da bilinen Hayriyye’si nasihat ve eğitim amaçlı olduğu kadar toplumun aksayan yönlerini de eleştirir ve yüzyılın en önemli eseridir. XVII. yüzyılda dinî konuları işleyen mesneviler arasında Hz. Muhammet etrafında gelişen olaylar önemli yer tutar. Peygamberler ve dört halifenin fizikî ve ahlakî bakımdan güzelliklerine dair bilgiler veren hilyeler, Miraç konulu miraçnameler yazılmıştır. Neşatî’nin, yazdığı Hilye-i Enbiya’sı ve Nevizade Atayî’nin Hilyetü’l-Efkâr’ı merkeze Hz. Peygamberi alan eserlerdir. Cevrî’nin Hilye-i Çihâryâr-ı Güzîn adlı eserinde ise dört halifenin hilyesi anlatılmıştır. Güftî’nin Hilye-i Aşere-i Mübeşşere'i de dönemin hilyesidir. Hz. Hüseyin ve ilk dört halifenin hayatlarına dair bilgiler verilmiştir. Hz. Peygamber etrafında şekillenen bir diğer tür de miraçnamelerdir. Miraçnameler farklı nazım şekilleriyle yazılabildiği gibi herhangi bir eser içerisinde bölüm olarak da karşımıza çıkar. Bu yüzyılda mesnevî nazım şekliyle yazılmış güzel örnekleri vardır. Muslihittin Vahyî’nin Miracu’l-Beyan isimli eseri farklı olarak sufilerin tasavvuf yolunda yaşadıkları hâl ve mertebeleri konu alır. Simkeşzade Feyzî’nin Miraçname-i Resul-i Ekrem isimli eseri miraç konusunu mesnevi biçiminde işler.

Simkeşzade Feyzî (1636-1691): Başlangıçta “Simî” mahlasını kullanan Feyzî’nin adı Hasan’dır. 1636 yılında Bütün ömrünü İstanbul’da geçirmiştir. Fazıl Molla Çelebi, Salih Efendi, Bıçakcızade Mehmet Efendi’lerden dersler almıştır. Tasavvuf terbiyesini, Şeyh Abdulahad Nuri’den almıştır. Medreselerde müderrislik, vaizlik ve Emir Buharî Tekkesinde şeyhlik yapmıştır. Başlangıçta Simî mahlasıyla yazmış, Abdulahad Nuri’ye bağlandıktan sonra Feyzî mahlasını kullanmıştır. Daha çok Gamze vü Dil ve Cevabname isimli eserleriyle tanınır. Bakî ve Nevî gibi XVI. yüzyılın usta şairlerinin ve yakın dostu İsmetî’nin şiirlerine nazireler yazmıştır. Devrine göre daha sade bir dil kullanmış, mahallî kelimelere ve deyimlere yer vermiştir. Örnek için sayfa 108’e bakınız.

XVII. yüzyıl mesnevileri içerisinde ilmî ve ansiklopedik eserler de vardır. Cevrî, Yazıcı Salih’in Şemsiyye adlı eserini yeniden nazma çekerek Melhame adını vermiştir. Takvim, günler, yıldızlar, ay ve güneş tutulması gibi konuları işlemiş ve geniş kitlelerce okunmuştur. 3617 beyittir. Bir diğer mesnevisi, Nazm-ı Niyaz, on iki ayın özelliklerinden bahseder. Manzum sözlük geleneği bu yüzyılda da devam ettirilir. Gencî Pîr Mehmet’in 1631 yılında yazdığı Genc-i Leal’i Arapça-Türkçe ve FarsçaTürkçe bir sözlüktür. Hakî Mustafa Üsküdarî’nin Menazimü’l-Cevahir’i Arapça-Farsça-Türkçe olarak yazılmış bir sözlüktür. Hasan Ziyaî’nin Kân-ı Maani’si ise 716 beyit tutarında Farsça-Türkçe bir sözlüktür. Tertip bakımından benzerlerinden farklıdır. 2319 Farsça kelimeyi içine alır. Riyazî’nin Düsturü’l-Amel’i Farsça-Türkçe ansiklopedik bir lügat olup 1050 civarında deyim, tabir ve bazı kelimelerin özel kullanımlarına yer verir. Farsça beyitlerden örneklerle zenginleştirir. Güftî’nin Teşrifatü’şŞuara isimli eseri de ilgi çeker. Türk edebiyatının ilk manzum şairler tezkiresidir.

Yerli ve Realist Mesneviler

XVII. yüzyıl mesnevilerinin genelinde yüzyıldaki siyasi ve düşünsel değişiklikler karşılık bulmuştur. Bu yüzyılda, yeni yönelişler ve konuların işlenişindeki mahallî unsurların ve gerçekçi tasvirlerin çokluğu diğer tür mesneviler için de geçerlidir. Değişen zaman ve şartlara göre eserlerin içeriğinde ve ifade tarzlarında değişiklikler olmuştur. Zamanın ruhuna uygun düşen türlerin veya konuların başında sakinameler gelir. Sakinamelerin bu kadar rağbet görmesinin nedenleri içerisinde değişen zihniyetin daha dünyevî bir hayatı öncelemesi, idealize edişten kaçınma, Sebk-i Hindî ile birlikte belirginleşen yenilik arayışları, devirdeki sıkıntılardan dolayı toplumun bir kesiminin aşırı muhafazakârlaşmasına karşın diğer bir kısmının da işret ve eğlence hayatına meyletmesi gibi hususlar sayılabilir. Sakinameler; işret meclislerinin anlatıldığı, meyhane etrafında oluşan şarap, kadeh, sürahi, saki, çalgı, mutrıb gibi kavramların bütün çağrışımlarıyla işlendiği edebî eserlerdir. Bu eserlerde doğrudan bir meyhane ve müştemilatı ele alınıp anlatılır ya da her bir unsura sembolik anlamlar yüklenerek tasavvufî aşktan ve mertebelerinden bahsedilir. Konusu meyhane olan eserler arasında divan şiirindeki tiplerden rind, başköşeye oturtulur. XV. yüzyılda Ahmed-i Daî’nin ve XVI. yüzyılda Revanî’ni oldukça başarılı örneklerini vermiştir ve XVII. yüzyılda da hayli rağbet görmüştür. Azmizade Haletî, tasavvufî aşkın işlendiği 520 beyit tutarında bir sakiname yazmıştır. Atayî’nin II. Osman’a ithaf ettiği Âlemnüma olarak da bilinen sakinamesi türün önemli örneklerindendir. Eser, 1538 beyitten oluşur. Şehname vezni olarak da bilinen fe‘ûlün fe‘ûlün fe‘ûlün kalıbıyla yazılmıştır. Eserde ilgi çeken kısım, Osmanlı şiirini Fars şiiriyle karşılaştırarak ‘eskilerin bıktırıcı efsaneleri’ne karşılık yeni ve özgün eserler yazılması isteğidir. Rubaileriyle tanınan Azmizade Haletî, “Sakiname”sinde ilahî aşkı anlatır. Şeyhülislam Yahya da 77 beyitlik “Sakiname”sinde mey, saki, şarap, rind, cam, sahba gibi bezm (işret, eğlence) ile ilgili tabirleri tasavvufi karşılıklarıyla kullanarak sembolik bir eser ortaya koymuştur. Tıflî’nin “Sakiname”si ise mensup olduğu Bayramiye tarikatinin silsilesini konu alması açısından ilginç bir örnektir. XVII. yüzyılın üretken şairlerinden ve tezkirecilerinden Riyazî, Sakiname’sinde, bir eğlence meclisini bütün ayrıntılarıyla anlatılır. Yer yer araya rubailerin de serpiştirildiği Sakiname’de canlı tasvirler yapılmıştır. Örnek için sayfa 111’e bakınız.

Yerel motifler ve realist çizgiler taşıyan mesnevilerin bir diğer grubu surnamelerdir. Mensur örnekleri de bulunur. Genel olarak sünnet düğünleri, evlilik düğünleri, şehzade ve sultanların doğumları vesilesiyle yapılan şenlikleri konu alırlar. İçinde devrin gelenek ve görenekleri, merasimleri, mutfak ve eğlence kültürü hakkında geniş malzeme barındırır. Yüzyılın müstakil eser olarak en dikkat çekici surnamesi, Nabî’ye aittir. IV. Mehmet’in şehzadeleri için Edirne’de yapılan sünnet düğünü anlatılır. Mesnevilerin bir diğer grubu olan şehrengizlerin, en güzel örnekleri XVI. yüzyılda verilmiştir ve yerlilik arzusu taşırlar. Az olsa da XVII yüzyılda da yazılmışlardır. Neşatî’nin Edirne Şehrengizi, 144 beyitlik kısa bir mesnevidir. Edirne’nin güzelliklerini anlatır. Edirneli kimi isimlerini fiziksel yönleri ve çeşitli özellikleri ile söz konusu eder. Tab‘î ve Fehîm’in İstanbul Şehrengizleri, Gelibolulu Vecihî’nin Gelibolu Şehrengizi somut ve gerçek çevre tasvirleri içerirler ve mesleklere dair bilgiler verirler. Bu türdeki bir kümeyi de mübtezelliğe (=orta malı, sıradan) kayan Sabit’in Derename ve Berbername mesnevileri gibi eserler oluşturur. Derename 162 beyitten oluşan kısa bir mesnevidir. Diğer adı Hâce Fesâd ve Söz Ebesi olan eser Hâce Fesâd’ın hile ile bir Ermeni karısını baştan çıkarma hikâyesidir. Berbername 93 beyit olup Çorlu’daki bir berber çırağının başından geçenleri anlatır. Eser müstehcen teşbihler ve argo tabirlerle doludur. Sabit’in Amru’l-Leys adlı mesnevisi de kaba söz ve ifadelerin kullanıldığı folklorik bir eserdir. Üç mesnevide de sıradan kişiler ve basit konular anlatılmıştır.

Tarihî ve Destanî Nitelikli Mesneviler

Bu tür eserlerin, uğruna mücadele edilecek değerler ve kahramanlıklarla bir yandan toplumun heyecanını yansıtmak diğer taraftan da onun heyecanını diri tutmak gibi bir işlevi vardır. Padişahların ordularının başında sıkça düzenledikleri seferler XVI. asır toplumunun halihazırda sahip olduğu heyecanı desteklemiştir. XVII. yüzyılda aynı heyecan bulunmasa da geleneğe uyularak fetihname ve gazaname özelliği taşıyan mesneviler daha az sayıda olsa da yazılmıştır. Güftî’nin Zafername’si ve Cevrî’nin Selimname’si de tarihsel bağlamları olan eserlerdir. Cevrî, XVI. yüzyılda İdris-i Bitlisî’nin yazdığı Selimname’yi güncelleştirip yeniden yazmıştır. Bir diğeri; Ganizade Nadirî’nin Şehname’si, I. Ahmet’in son yılları ile II. Osman’ın Lehistan veya Hotin seferlerini konu alır. 1956 beyitten oluşur, hem gazavatname hem de fetihname özelliği taşır.

Ganizade Nadirî (1572-1626): İstanbul’da doğmuştur. Asıl adı Mehmet’tir. Babası bilgin ve aydın bir kişi olan Abdulgani Efendi’dir. Zamanının ilim ve edebiyat meclislerinde bulunmuştur. Hoca Sadettin Efendi’den ders almış, çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. İki kez Selanik olmak üzere, Mısır ve Edirne kadılığı görevlerinde bulunmuştur. 1612’de Anadolu Kazaskerliğine getirilen Nadirî, 1614 yılında bu görevden azledilmiştir. 1619’da Rumeli Kazaskeri olmuştur. 1626 yılında 56 yaşında vefat etmiştir. Âbid Çelebi Mescidinin yanındaki mezarlıkta gömülüdür. Manzum ve mensur eserleri bulunan Nadirî, Miraciyye ve Şehname’siyle tanınır. Divanı ve münşeatı vardır.


Yukarı Git

Sosyal Medya'da Paylaş

Facebook Twitter Google Pinterest Whatsapp Email