aofsoru.com

İletişim ve Alternatif İletişim Sistemleri Dersi 2. Ünite Özet

Dil Edinim Kuramları

Davranışçı Yaklaşım

Davranışçılık, 1920 ve 30’larda özellikle J.B. Watson ve B.F. Skinner’in öncülüğünde ortaya çıkan, yalnızca gözlenebilir, ölçülebilir davranışları ve bunların nasıl öğrenildiğinin incelenmesi gerektiğini öne süren psikoloji okuludur. Davranışçılığın en önemli özelliği, insan zihnindeki gözlenemeyen duygu ve düşünceler gibi özelliklerin incelenmesine karşı çıkmasıdır.

Öğrenme yaşantı ya da tekrarlar yoluyla davranışta veya potansiyel davranışta oldukça kalıcı değişikliklere yol açan süreçtir. Uyaran organizmayı harekete geçiren iç ve dış durum değişiklikleridir. Davranışçı yaklaşımın büyük bir kısmı için bu durum değişikliği daha çok dışsaldır. Öğrenme, uyaran ile tepki arasındaki kurulan bağlar sonucu oluşmaktadır. Davranışçı yaklaşıma göre, bütün canlıların öğrenmesi birbirine benzer.

Davranışçı yaklaşıma göre, öğrenme;

  • Klasik ve
  • Edimsel koşullama (ya da şartlanma) adı verilen iki şekilde gerçekleşir.

İnsanlar, bazı davranışları klasik koşullama yolu ile bazılarını edimsel koşullama yolu ile öğrenirler. Klasik koşullama daha basit, fizyolojik, refleksif davranışlarla ilgiliyken edimsel koşullama dil de içinde olmak üzere pek çok karmaşık davranışımızın, tepkilerimizin nedenini açıklamaktadır.

Klasik koşullama, ilk kez sindirim sistemini inceleyen Rus fizyolog Ivan Pavlov tarafından kazayla sayılabilecek şekilde keşfedilmiştir. Koşulsuz uyaran, varlığı bir organizmanın değişmez olarak belirli bir şekilde tepki vermesine neden olan uyarandır. Koşulsuz uyaranın her ortaya çıkışında organizmanın doğal olarak verdiği tepki koşulsuz tepki dir. Başlangıçta nötr olduğu halde, bir koşulsuz uyaranla eşlenerek sonrasında da tek başına sunulduğu zaman organizmada istenen tepkiyi çıkarma gücünü kazanan koşullu uyaran dır.

Klasik koşullanmanın gerçekleşmesi için:

  • Doğal bir uyaran-tepki bağının olması
  • Koşullu uyaranın koşulsuz uyarandan hemen önce verilmesi, birleştirilmesi
  • Koşullu uyaran ile koşulsuz uyaran bağının tekrarlanması gerekir.

Edimsel koşullama çalışmaları, 1898’de Amerikalı bir psikolog ve eğitimci olan E. L. Thorndike’ın kedilerle yaptığı deneylerle ortaya çıkmıştır. 1930 ve 50’li yıllarda edimsel koşullamanın öncülerinden olan B. F Skinner’in çalışmaları ile devam etmiştir.

Pekiştirme, bir davranış ya da tepkinin hemen sonrasında, o davranış veya tepkinin tekrarlanmasını sağlayan işlemdir. Diğer bir deyişle pekiştirme, bir davranış sonucunda istenen bir uyaranın elde edilmesi ya da istenmeyen bir uyaranın ortadan kalkmasıdır. Bu şekilde bakıldığında pekiştirmenin iki türü olduğu görülmektedir:

  • Pozitif (olumlu) ve
  • Negatif (olumsuz) pekiştirme.

Hem pozitif hem de negatif pekiştirme, davranışın sıklığını, süresini ya da tekrarlanma olasılığını arttırır.

Olumlu pekiştirme, davranış sonrasında istendik bir uyaranın ortama dahil edilerek davranış sıklığının, süresinin, tekrarlanma olasılığının arttırılmasıdır. Dil öğreniminde olumlu pekiştirme doğru, istenen, hedeflenen sözcük, cümle, ifade, davranışların ödüllendirilmesi şeklinde olur.

Olumsuz pekiştirme, davranış sonrasında istenmedik bir uyaranın ortamdan uzaklaştırılması, geri çekilmesi ile davranış sıklığının, süresinin, tekrarlanma olasılığının arttırılmasıdır. Herhangi bir sebeple pekiştirme sonlandığında, pekiştirilmeyen davranış sönme eğilimi gösterir, yani gitgide sıklığı ya da şiddeti azalır ve sonunda yok olur. Pekiştirme dil gelişimi sürecinde bilerek ya da bilmeden mutlaka kullanılmaktadır. Zamanla pekiştirilen ses, sözcük, cümleler artarken pekiştirilmeyenler söner.

Dil gelişiminde cezanın kullanılabileceği durumlar genellikle pragmatik bileşenle ilgilidir. Özellikle dil ile ilgili davranışlarda uzun vadeli değişiklikler amaçlandığı zaman ceza genellikle işe yaramamaktadır.

Skinner’ın Davranışçılık kuramının haklı yanları olmasına karşın söz konusu kurama çok sayıda eleştiri yapılmıştır. Chomsky Davranışçı yaklaşımı eleştiren en önemli isimlerdendir. Chomsky, edimsel koşullanmanın aslında hayvanlarla yapılan deneysel çalışmalardan geldiğini ileri sürmektedir. Böyle bir durumda, çevresel olaylar ile spesifik (belirli) tepkiler arasındaki olasılık ilişkileri kolayca manipüle edilebilmekte ve ölçülebilmektedir. Laboratuvar koşullarında deneysel kontrol elde edildiğinde, spesifik davranışların gerçekten çevresel olaylardan (pekiştireçlerden) kaynaklandığını göstermek mümkündür. Ancak bu türden bir terminolojinin doğal olarak ortaya çıkan bir davranışın açıklanmasında kullanılması doğru değildir.

Doğuştancı Yaklaşım

Davranışçı görüş genetik-çevre tartışmasının çevre tarafındayken doğuştancılık genetik tarafındadır. Doğuştancı yaklaşımın en temel görüşü, çocukların dil edinimine rehberlik eden doğuştan gelen dilsel bilgiyle, yetiyle doğduğudur. Çocuğun bu yetisi anadil edinimini kolaylaştırmaktadır. Doğuştancı kurama göre dil, bilişsel ve zihinsel yetilerden bağımsızdır. Doğuştancı kuramın temsilcileri;

  • Başta N. Chomsky olmak üzere,
  • E. Lenneberg,
  • D. Slobin ve
  • L. Bloomfield’dir.

Bazı kuramcılar insanların tüm diller için ortak olan bazı özelliklere (her dilde “isim” ve “eylem” olması gibi) ilişkin doğuştan bilgisinin olduğunu iddia eder. Tüm dillerde ortak olan bu özellikler dil evrenselleri (linguistic universals) olarak adlandırılır ve kuramsal olarak doğuştan gelen, tüm dillerde görülen bir dizi yapısal özellikler de evrensel dilbilgisi olarak bilinmektedir. Evrensel dilbilgisi, bütün dillerin temelini oluşturan bir dizi ortak ilkeleri içeren doğuştan gelen dilsel bilgidir.

Doğuştancı yaklaşımın en önemli temsilcilerinden biri Noam Chomsky’dir. Chomsky’nin dil kuramına temel olan savı, dil yetisinin doğuştan gelen ve diğer bilişsel becerilerden bağımsız bir yeti olduğudur. Chomsky’e göre evrensel dilbilgisi kurallarına ilişkin bilgi, dilsel edinç tir (competence) ve doğuştandır. Çocuk, çevresinden görece bağımsız olarak dili edinir. Edim (performance) ise, edinç denilen dilsel yeteneğin somut halidir; söz konusu yetinin konuşma veya yazma eyleminde gerçekleştirilmesi anlamına gelmektedir.

Chomsky, çocukların doğru kullandıkları belirli dilsel yapıların zihinlerinde zaten var olduğunu ve her çocukta bir dilin temel kurallarını ve dilbilgisel yapılarını onun zihnine kodlayan bir “dil edinim düzeneği” (Language Acquisition Device-LAD) olduğunu iddia eder.

Doğuştancılık yaklaşımının temel varsayımlarını aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:

  • Çocuklar dile ilişkin bir kapasiteyle doğarlar.
  • Dil özellikleri evrenseldir; yani tüm dillerde ortak olan bazı özellikler bulunmaktadır.
  • Dil öğrenilmez, edinilir.
  • Çocuklar dil edinimini kolaylaştıran bir mekanizmaya sahiptir.
  • Dil ediniminde yetişkinlerin rolü sınırlıdır.
  • Çocuklar daha önce hiç duymadıkları tümceleri üretip anlayabilir.

Chomsky’nin doğuştancı görüşünü takiben dil ediniminin gerçekleşebileceği sınırlı bir dönem olduğunu iddia eden Lenneberg, Kritik Dönem Hipotezini (Critical Period Hypothesis) ortaya atmaktadır. Lenneberg hipotezinde, insanların anadillerini edinmeleri için uzmanlaşmış doğuştan gelen bir düzeneğe sahip olduğunu ve bu türden mekanizmaların erişilebilirliğinin ancak ergenliğe kadar olduğunu belirterek söz konusu erişimin daha öncesinde de sonlanabileceğini vurgulamaktadır.

Chomsky’nin kuramında yer alan temel iki terim;

  • “Derin yapı” ve
  • “Yüzey yapı”dır.

Yüzey yapı, sözcüklerin sentaktik sıraya göre dizilimidir. Derin yapı ise zihnin derinliklerinde bulunduğu düşünülen, dilin sesçil kullanımını önceleyen ve sözdizimin anlamsal yorumlamasını içeren yapıları karşılar. Edinç, derin yapı; edim ise yüzey yapıdır.

Chomsky söz konusu yaklaşımla ilişkili olarak zaman içerisinde pek çok eleştiriye maruz kalmıştır. En büyük eleştirilerden biri de bilişselci kuramının öncüsü Jean Piaget tarafından yapılmıştır. Piaget’ye göre doğuştancılık kuramı somut gerçeklikten uzaktır ve ona göre bilişselci yaklaşım, bilginin nasıl edinildiğini açıklamadaki tek yoldur. Evrensel Dilbilgisinin dil ediniminde rehberlik ettiği görüşüne karşıt olarak Tomasello da dil edinimi sürecinde çocukların söylenildiği kadar üretken ve yaratıcı olmadığını ileri sürmektedir. Bates ise dil yetisinin biyolojik temelleri olduğunu kabul etmekle beraber sadece dile özel bir yetinin varlığına karşı çıkmaktadır. Vygotsky de bireyin doğuştan sahip olduğu dilsel ve bilişsel özellikleri reddetmektedir.

Bilişsel Yaklaşım

Dil gelişimi ile ilgili ilk bilişsel kuram 1920’lerde Piaget tarafından geliştirilmiştir. Bilişsel yaklaşıma göre öğrenme, yeni nesne, durum ya da olayları zihnindeki mevcut bilişsel kavramlarla ilişkilendirmektir.

Bilişsel yaklaşımın en önemli noktası çocuğu dünyayı anlamak için araştıran bir bilim insanı gibi görmesidir. Bilişsel yaklaşımın çocuğu öğrenme ve gelişim süreçlerinde aktif olarak görmesi, davranışçılık ve doğuştancılık yaklaşımlarından farklı olan noktalarındandır.

Bilişsel yaklaşımda en temel zihinsel yapılara şema denmektedir. Şemalar, algı, düşünce ve/veya eylemlerin bir arada olduğu zihinsel temsillerdir. İnsanların kendilerini, etraflarındaki diğer insanları, olayları, durumları ve rolleri; kısaca dünyayı tanımalarını ve anlamalarını sağlayan şemalardır.

Şemalar zihnimizde uyumlu, mantıklı, bağdaşık anlam setleri halinde düzenli, örgütlü bir şekilde bulunurlar. Bu örgütleme, düşünme sürecini daha verimli kılar. Bilgiye erişim, hatırlama ve kullanma daha kolay bir şekilde yapılır.

Piaget, düşünmenin ana işlevlerinden biri olarak kabul ettiği uyum kavramını, insanın çevresi ile arasında geçici denge kurma çabası olarak tanımlamaktadır. Uyum;

  • Özümleme ve
  • Düzenleme olmak üzere iki şekilde sağlanır.

Çocuk, özümleme ve düzenleme yoluyla çevresine uyum sağlayarak denge ye ulaşmaya çalışır.

Piaget’e göre bilişsel gelişim dönemlerinin özellikleri şu şekilde sıralanmaktadır:

  • Dönemler evrenseldir, değişmezler ve belli bir sırayla ortaya çıkarlar.
  • Tüm çocuklar bu gelişim dönemlerinden sırasıyla geçerler, bir gelişim dönemini atlayıp diğerine geçemezler. Çünkü her bir dönem bir öncekinin üzerine yapılanmıştır. Dönemler arasında hiyerarşik bir sıralama vardır. Her bir dönem kendisinden önceki evrelerin kazanımlarını da içermektedir.
  • Çocuk, bir dönemde kazanması gereken tüm şemalara sahip olup gerekli biliş yapılarını oluşturduğunda o dönemdeki gelişimini tamamlamaktadır.
  • Çocukların gelişim dönemlerine girme ve tamamlama yaşları birbirinden farklılık gösterebilir; yani bireysel ayrılıklar görülebilir.
  • Her dönem için tipik olan gelişim özellikleri vardır.

Duyusal motor dönemin (0-2 yaş) başında, bebekler yeni doğdukları için, düşünmeye temel olacak hiçbir bilgileri yoktur. Her yaşantı, her şema onlar için yenidir. Sembol kullanımı henüz gelişmemiş olduğundan sadece refleksif davranışlar (tutma, yakalama, emme, vb.) dünya ile ilgili bilginin gelişmesini sağlar. Bebekler yaklaşık dördüncü aydan sonra nesne devamlılığını kazanmaya başlarlar. Nesne devamlılığı, nesnelerin görme, işitme gibi duyularımızdan bağımsız olarak var olmasıdır. Ertelenmiş taklit, bebeğin görmüş olduğu bir davranışı, olayı ya da duyduğu bir sözel ifadeyi, bunlar ortadan kalktıktan bir süre sonra tekrarlaması, taklit etmesidir.

İşlem öncesi dönemin (2-7 yaş) en önemli özelliği sembol kullanımı gelişimidir. Duyusal motor dönemde kazanılan nesne devamlılığı sayesinde nesneler artık sembollerle temsil edilmeye başlanır. Dil de bir semboller sistemi olduğundan bu kazanım dil gelişiminde büyük bir adımdır. Bu dönemde çocukların dil gelişimi oldukça hızlıdır. Sözcük dağarcıkları sürekli artar. Dil gelişimine bağlı olarak sözcüklerle düşünme ve iletişim kurma becerileri de gelişir.

Sembolik dönemde (2-4 yaş) dil gelişimi hızla devam etse de çocuklar, duygu ve düşüncelerini tam olarak ifade edecek bilişsel ve zihinsel olgunlaşmaya henüz ulaşmamışlardır. Kavramları henüz tam olgunlaşmamıştır, yani şemaların oluşumu devam etmektedir. Çocuk kavramlarla ilgili genel fikir sahibidir fakat sınıfın üyelerini ayırt edici, o sınıfa özgün özellikleri henüz belirleyemez.

Sembolik dönemde çocuklar benmerkezcidirler. Benmerkezcilik, çocuğun kendi bakış açısı ile başkasının bakış açısı arasında ayrım yapamamasıdır. Benmerkezci konuşma üç şekilde kendini gösterir:

  • Ekolali,
  • Monolog,
  • Toplu monolog.

Sezgisel dönemin (4-7 yaş) başlarında, bilişsel gelişimde önemli bir kazanım yaşanır. Gerçek nesnelerin yerini tutan zihinsel semboller biçimlendirilmeye başlarlar ve nesne ya da olayları göstermek için sözcükleri ve dilbilgisi kurallarını kullanırlar. Bu bilişsel kazanımla, sadece şimdi ve burada olan şeyler hakkında değil, geçmişte olanlar hakkında da konuşabilirler. Mantıklı düşünmeden çok, duyular yoluyla sezgisel olarak problem çözme eğilimindelerdir.

Somut işlemler döneminde (7-11 yaş) mantıklı düşünmenin temelleri atılır ancak henüz tam gelişmiş değildir. Adından da anlaşılacağı gibi zihinsel işlemler sadece somutlaştırılarak yapılabilir. Somut olduğu sürece karmaşık problemleri çözebilirler ama soyut problemlerde zorlanırlar.

Sosyal konuşma, benmerkezci konuşmanın aksine iletişim amaçlıdır. Tersine çevirme, aynı soruyu farklı şekilde görebilme, bir işlemi sondan başa doğru düşünebilme becerisidir. Korunum, herhangi bir nesne ya da nesne grubunun fiziksel biçimi ya da mekandaki korunumu değiştiğinde, nesnenin miktar, sayı, alan, hacim vb. özelliklerinin değişmeyeceği ilkesidir. Sıralama, nesne ve olayları belli özelliklerine göre düzenleyebilme ve seri halinde olan durumu anlayabilme becerisidir. Sınıflama, nesneleri belirli özelliklerine göre gruplama, ayrıştırma işlemidir.

Soyut işlemler döneminde (11 +) artık ergenlik dönemine girmiş olan çocukların mantıksal düşünmeleri yetişkine benzer bir şekil alır. Dünya hakkında pek çok bilgiye sahip olduklarından şemalarının çoğu tamamlandığından yüksek düzey dengeye ulaşırlar. Soyut düşünmenin kazanılmasıyla, soyut kavramları anlayarak etkili bir şekilde kullanmaya başlarlar. Kendilerine ait çeşitli idealleri, fikir, inanç ve değerleri geliştirmeye başlarlar. Düşünceler hakkında düşünmeye başlarlar. Çocuklarda hipotetik tümevarımve tümdengelimyoluyla akıl yürütme de bu dönemde ortaya çıkmaktadır.

Vygotsky dil gelişimini bir süreç olarak görür; dönemlere ayırmaz. Dönemlere ayırmaya çalışan araştırmacılar ise söz konusu dönemlerin yaş aralıklarını belirlemede sorun yaşamaktadır. Dasen’e göre, Piaget bilişsel gelişim ve biyolojik olgunlaşmanın evrensel aşamalarına odaklanarak sosyal ortam ve kültürün etkisini göz ardı etmektedir. Vygotsky de Piaget’nin dil edinimine ilişkin kuramında kültürel farklılıkları göz ardı ettiğini ileri sürerek onu eleştirir. Piaget’nin uyguladığı klinik yöntemler de araştırmacılar tarafından hatalı bulunmuştur. Gözlemlediği örneklem büyüklüğü oldukça küçük olması ve sadece yüksek sosyoekonomik düzeydeki Avrupalı çocuklardan oluşması bakımından da araştırmacılar tarafından eleştirilmektedir.

Sosyo-Kültürel Yaklaşım

Sosyo-kültürel yaklaşımın öncüsü olan L. Vygotsky, Piaget ile aynı dönemlerde yaşamıştır. İki kuramcı birbirlerinin yaklaşımlarından hem etkilenmiş hem de birbirlerini eleştirmişlerdir. Sosyo-kültürel yaklaşım da bilişsel yaklaşım gibi etkileşimci bir yaklaşımdır. Başka bir deyişle, gelişimin biyolojik, bilişsel ve çevresel etkilerin etkileşimiyle mümkün olduğunu savunmaktadır. Kalıtım-çevre tartışmasında tek bir tarafı desteklemek yerine her iki taraftan da beslenmektedir. Vygotsky hem bilişsel gelişim hem de dil gelişiminin biyolojik ve sosyal bir yönü olduğu görüşündedir.

Vygotsky’ye göre temel zihinsel işlevler dikkat, algı, bellek ve duyumdur. Sosyokültürel çevre ile etkileşimler sonucunda bu işlevler daha sofistike ve etkili zihinsel süreçlere ya da stratejilere doğru gelişir. Bunlara da yüksek zihinsel işlevler adını vermiştir. Çocuğun temel bilişsel fonksiyonlarını daha etkili kullanmasını sağlayan ve kültür tarafından belirlenen stratejilere zihinsel uyum araçları denir.

Eğitici kişi davranışlarıyla çocuğa model olabilir ve/veya çocuğa sözel yönergeler, ipuçları sağlar. Bu sürece işbirlikçi diyalog (cooperative/collaborative dialogue) adını vermiştir. Çocuk eğiticinin sağladığı model ya da yönergeyi anlamaya çalışır; sonra bilgiyi içselleştirir ve kendi performansına yol gösterecek ya da düzenleyecek şekilde kullanır.

İşbirlikçi diyalog ya da öğrenme sürecinde belirli bir kavram, durum, görev, beceri ile ilgili karşısındakinden daha fazla bilgi, deneyim ve yetenek sahibi kişilere “ daha bilgili kişi-DBK” (more knowledgeable other; MKO) denmektedir. DBK her zaman bir yetişkin ya da öğretmen olmak zorunda değildir. Sosyo-kültürel yaklaşımda çocuk kendisinden daha deneyimsiz, daha az bilgi sahibi çocuklar için eğitici rolünde olabilir.

Daha Bilgili Kişi (DBK) kavramı Vygotsky’nin diğer önemli bir ilkesi olan Yakınsal Gelişim Alanı (YGA) ile yakından ilişkilidir. Vygotsky çocuğun iki gelişim seviyesinden söz etmektedir:

  • Çocuğun kendi başına, bağımsız olarak yapabilecekleri ile ilgili gerçek gelişim seviyesi ve
  • DBK’nın çocuğa sağlayabileceği maksimum yardım, rehberlik, açıklama, gösterme, cesaretlendirme ve güven kazandırma gibi etkileşimlerle ortaya çıkabilecek potansiyel gelişim seviyesi.

Gerçek ve potansiyel gelişim seviyeleri arasındaki açıklığa da yakınsal gelişim alanı adını vermiştir.

Yakınsal gelişim alanına benzer bir durum daha sonraki yıllarda Bruner tarafından iskele modeli olarak tekrar tanımlanmıştır. İskele modeli adını inşaatlarda boya ya da sıva yapmak için kurulan ve her katın işi tamamlandıktan sonra bir üst kata geçmeyi ve iş bittiğinde teker teker geri toplamayı gerektiren iskeleden gelmektedir. Buradan yola çıkan Bruner, çocuğun bilişsel yeterliliğini bir üst seviyeye yükseltmek için yetişkinin iskele görevi görebileceğini ortaya koymuştur.

Vygotsky dilin sosyal etkileşimler sırasında iletişim amacıyla geliştiğine inanmaktadır. Ona göre, dilin bilişsel gelişimde kritik rolü vardır:

  • Birincisi dil yetişkinlerin çocuklara bilgi aktarmadaki ana araç olması,
  • İkincisi ise dilin kendisinin zihinsel uyum için çok güçlü bir araç haline gelmesidir.

Vygotsky dilin üç biçimi olduğunu belirtmektedir:

  • Sosyal konuşma, dışsal iletişimdir, diğer insanlarla konuşmak için kullanılır (Tipik olarak 2 yaştan itibaren).
  • Kendi kendine konuşma, kendimize yaptığımız sesli konuşmadır (tipik olarak 3 yaştan itibaren) ve zihinsel bir işlevi vardır.
  • Kendi kendine konuşma gitgide silikleşir, duyulmaz hale gelir ve sessiz içsel konuşmaya dönüşür (tipik olarak 7 yaştan itibaren).

Konuşmanın sosyallikten içselliğe doğru gidişi çocukların diğer gelişimsel işlevlerinde de görülmektedir. Vygotsky çocuğun gelişiminde her işlevin iki kere ortaya çıktığını belirtmiştir. Önce sosyal olarak, insan arasında başlayan işlevler sonradan bireyselleşir, kendi içine döner.

Piaget ve Vygotsky’nin kuramları dil gelişiminde sosyokültürel faktörlerin dahil edilip edilmemesi yönünden birbirlerinden ayrılmaktadır. Vygotsky sosyokültürel kuramını şu şekilde özetler: Çocuğun kültürel gelişiminde iki kuram karşımıza çıkmaktadır:

  • İlki sosyal düzlemde,
  • İkincisi ise psikolojik düzlemdedir.

Vygotsky’e göre dil, tamamen sosyal etkileşime bağlı olarak gelişmektedir ve çocuk ancak kendisine bu süreçte yardım eden bir çevrenin varlığıyla iyi bir düzeye gelebilir.

Piaget ve Vygotsky’nin görüş ayrılığı yaşadıkları bir diğer konu da gelişim ve öğrenmedir. Piaget, gelişimin öğrenmeden önce gerçekleştiğini ve öğrenmeye zemin hazırladığını savunur. Ancak Vygotsky’e göre öğrenme gelişimden önce gerçekleşmektedir.


Yukarı Git

Sosyal Medya'da Paylaş

Facebook Twitter Google Pinterest Whatsapp Email