aofsoru.com

Ortaçağdan Günümüze Anadolu Uygarlıkları Dersi 8. Ünite Özet

Cumhuriyet Dönemi

Cumhuriyet Dönemi Kültür Ve Sanatını Hazırlayan Tarihsel Ortam

19. yüzyılda ortaya çıkan milliyetçilik akımı ile birlikte çeşitli etnik topluluklardan oluşan Osmanlı toplum yapısı çözülmeye başlamıştır. İmparatorluk yönetimi altındaki farklı dinsel ve etnik grupları tek bir “Osmanlı Milleti” olarak kabul eden Tanzimat Fermanı, cemaat ve milliyet farklılıklarını aşan ve tüm Osmanlı topluluklarına hitap eden ilk ideolojik yaklaşımdır.

II. Abdülhamit Kanun-i Esasi’yi ve Meşrutiyet’i ilan ederek, yetkilerini bir Meclis ile paylaşmıştır. Bir yıl sonra dağıtılan Meclis-i Mebusan ve askıya alınan Kanun-i Esasi 1908 yılında II. Abdülhamit tarafından tekrar ilan edilmiştir.

Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı Devletinin toprakları itilaf devletlerince işgal edilmiştir. Buna karşı başlatılan Kurtuluş Savaşının siyasi manifestosu olan Misak-ı Milli sınırları ile Osmanlı devletinin elinde kalan toprakların korunması amaçlanmıştır.

Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla Anadolu Hükümeti, İstanbul Hükümetinin hukuki varlığına son vererek saltanatı kaldırır. Yeni devletin yönetim biçimi, Türkiye Devletinin hükümet biçiminin Cumhuriyet olarak ilan edilmesiyle son bulmuştur.

Cumhuriyet Dönemi Mimarisi

Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi:

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı ile başlayıp 1930’larda sona eren dönemdir. Bu yıllarda, Türk Ulusçuluğu düşüncesi, her alanda olduğu gibi mimaride de etkili olmuştur. Bu dönem Milli Mimari Üslubu, Neoklasik Üslup, Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarisi olarak da adlandırılmaktadır.

Birinci Ulusal Mimarlık dönemi yapılarının değişmez özelliği, giriş eksenine göre cephelerin ve planların simetrik olarak düzenlenmesidir. Yapılarda Osmanlı ve Selçuklu dönemlerine ait kemerler ve kemerli düzenlemeler uygulanmıştır.

Bu dönemin Ankara’daki ilk yapısı, 1917 yılında Hasip Bey’in tasarladığı, İttihat ve Terakki Cemiyeti için yapılan binadır. Binanın geniş ahşap saçakları, iyi oranlanmış pencereleri ve simetrik planı, bu dönemin biçimsel özelliklerini yansıtmaktadır.

1927 yılında hizmete açılan Ankara Palas, Birinci Ulusal Mimarlık döneminin tüm cephe özelliklerini taşımasının yanı sıra batılı tarzda tuvaletleri, banyo ve küvetleri, elektrik jeneratörü gibi özellikleriyle dikkat çekmiştir.

Sanayi-i Nefise Mektebinde dersler veren İtalyan Mimar Mongeri’nin erken Cumhuriyet dönemi mimarlığına en önemli katkısı, zengin yüzey dekorasyonu ile olmuştur. Karmaşık arabesk oyma desenler, zengin başlıklar ile taçlandırılmış gömme kolon ve sütunlar, sanatçının yapılarında karşımıza çıkan önemli detaylardır.

1929-1939 Arasındaki İşlevsel Mimarlık:

Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi mimarlarının, danışmanlık yapan yabancı uzmanlarca eleştirilmeye başlanması ile, Birinci Ulusal Mimarlık Üslubunun yerini Modern mimarlık almaya başlamıştır.

Bu dönemin en erken tarihli yapısı Theodor Jost tarafından 1926-1927 yıllarında tasarlanan Sağlık Bakanlığı binasıdır. Ankara’da Yönetim Mahallesini planlamak ve bazı yapıları tasarlamakla görevlendirilen Holzmeister dönemin en güçlü mimarı haline gelmiştir. Bir Holzmeister tasarımının en karakteristik özellikleri, avlulu dikdörtgen biçimindeki planlar, U şeklindeki şemalar, simetrik planlar, cephe düzenlemeleri ve ek yeri bulunmaksızın uzanan bloklardır. Holzmeister’in tüm yapılarında çağdaş yapı teknolojisi kullanılmıştır.

Bruno Taut’un Ankara’da tasarladığı Dil Tarih Coğrafya Fakültesi uygulaması orta Avrupa ile Türk etkilerinin sentezi olarak görülebilir.

Modern mimarlığın Türkiye’de tanınmasını ve yaygınlaşmasını, 1931 yılında Mimar adıyla ilk mesleki derginin yayına başlaması sağlamıştır. Türkiye’de Modern mimarlık üzerine yayınlanan ilk eser ise Celal Esat Arseven’in 1931 de yayınlanan Yeni Mimari adlı kitabıdır. Bir Türk mimarın elinden çıktığı bilinen ilk modern bina, İstanbul’da Sırrı Arif Bey tarafından 1929 yılında tasarlanan Bekir Bey Evi’dir.

İkinci Ulusal Mimarlık Dönemi:

Bu dönem, 1940’da Sedad Hakkı Eldem’in “Yeni Mimariye Doğru” adlı yazısının yayınlanmasıyla başlamıştır.

Bu dönemin genel anlayışına göre;

  • Bu ülkede yetişen sanatçılardan yararlanılmalı, yerel yapı gereçleri ve yapım teknikleri kullanılmalıdır.
  • Tarihsel yapı öğeleri çağdaşlaştırılmalı, Türk mimarlığının daha önceki dönemleri, sivil ve kırsal yapı örnekleri incelenmeli ve onlardan yararlanılmalıdır.
  • Devlet tüm kamu yapıları için belirli bir biçim benimsemeli ve uygulanmasını sağlamalıdır.

Anıtkabir, İkinci Ulusal Mimarlık döneminin en önemli yapısı olup çağdaş olduğu kadar, geleneksel mimarlıktan da izler taşıyan bir yapıdır.

Yapıda Türk türbe geleneği ile Anadolu anıt gömüt geleneği yeni ve çağdaş bir yorumla birleştirilmeye çalışılmıştır. Biçimiyle Selçuklu Osmanlı türbe ya da kümbetlerini yinelemekte, bir biçimde kendi mimarlık dilini oluşturmak amacıyla Anadolu kültürlerinin daha erken dönemlerine gönderme yaparak, kendine özgü bir evrensellik oluşturmaya çalışılmıştır.

Uluslararası Üslup:

Bu dönem mimarisinde aynı çerçeve içine sığdırılabilecek genel bir tutum yerine, Rasyonalist Pürist anlayış, Brütalist anlayış, Bağımsız biçim arayışları, geleneksel mimarlık değerlerinin yeniden yorumlanması gibi genelleşmiş çok sayıda tutumdan söz edilebilir.

Uluslararası üslup fikirlerinin yakından izlendiğinin ilk örneği yalın ve rasyonel cephe anlayışı, cephelerde çoğunlukla ızgara sisteminin kullanıldığı İstanbul Hilton Otelidir. Uluslararası üslubun artık tam olarak yerleştiğinin göstergesi Sedad Hakkı Eldem ve Emin Onat’ın İstanbul Adliye Sarayı projesidir.

Cumhuriyet Dönemi Türk Resmi

Osmanlı Sanatında Batı anlayışında resimlerin ilk örnekleri III. Selim döneminde Kapıdağlı Konstantin adlı bir ressama Padişahların resimlerinin yaptırılması ile başlamıştır.

Batılı anlamda resim eğitimi ise Mühendishane-i Berr-i Hümayun ve Harbiye Mektebi’nde eğitici amaçla resim derslerinin konulmasıyla başlamıştır.

Primitifler:

Askeri okul çıkışlı olup sanatçı kimliklerini yurt içinde öğretmenlik yaparak geliştiren bir grup ressam Batı etkisindeki resim sanatında “Primitifler” olarak adlandırılmışlardır. Bu sanatçılar, Türkiye’de henüz doğada, açık havada resim yapma geleneği yerleşmediği için, doğadan çekilmiş fotoğrafları model alarak eserler üretmişlerdir. Özellikle Abdülaziz döneminde sarayda yerli ve yabancı ressamlara büyük önem verilmiştir.

Türk İzlenimcileri:

1914 kuşağı olarak bilinen Türk İzlenimcileri I. Dünya Savaşının başlaması üzerine Avrupa’dan yurda dönmeleriyle ortaya çıkmıştır. Bu sanatçıların anlayışlarının temelinde; izlenimci bir duyarlılıkla gelenekçi doğacılıktan, simgeciliğe kadar farklı eğilimleri ortak bir potada eriten açılımlar ve yönelişler görülmektedir.

Bu sanatçılar resim türleri üzerinde herhangi bir ayırım yapmadan peyzaj, figür ve portrede derinleşme eğilimi göstermişlerdir. Resim sanatını, geniş bir konu repertuarı çerçevesinde doğaya ve insana açılış olarak görmüşlerdir. Çıplak figürlere ağırlık vermişler ve bu türü bir tabu olmaktan çıkarmışlardır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Avrupa’ya gönderilen sanatçılar, burada hakim olan kübizm, fovizm, ekspresyonizm gibi çağdaş akımları yurda taşımış ve uygulamışlardır.

Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği:

Cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları dolayısıyla Türk sanatçıları bu dönemde ulusal egemenlik anlayışıyla bütünleşen eserler üretmişlerdir.

Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği üyelerinin eserlerinde realizm, ekspresyonizm, kübizm, konstrüktivizm gibi pek çok akımın etkisi hissedilir. Ürettikleri yapıtlar portre, peyzaj, natürmort ve poşadlar olarak çeşitlenirken uyguladıkları teknikler ve üsluplar birbirinden farklılıklar gösterir.

1929-1940 yılları arasında 20 den fazla sergi açan Müstakiller, Devlet ve özel kesimlerin sanatçılara fazla ilgi göstermemeleri sebebiyle dağılmışlardır.

“D” Grubu

Cumhuriyet’in 10. Yılında, Türkiye’deki düşünce ve sanat dünyasında en önemli amaç olan çağdaşlaşmayı gerçekleştirmenin yolu olan Batı’daki plastik sanatlar alanında ortaya çıkan yeni görüş, teknik ve eğilimleri takip edebilmek amacıyla “D” Grubu adı verilen yeni bir sanat topluluğu oluşturulmuştur.

“D” grubu sanatçıları, Batıda yayılan çağdaş sanat üsluplarını, Türk sanatına tanıtmış kübizm, konstrüktivizm ya da soyut üsluplarda ürettikleri yapıtlarla sergiler açmışlardır

Grubun 1947 yılındaki son sergisinden sonra modern sanatın çeşitli üsluplarını benimseyen, bir birlik oluşturamamış sanatçılar, bireysel çalışma isteğiyle gruptan ayrılmışlardır.

“Yeniler” ya da “Liman Ressamları Grubu:

İlk sergilerini 1941 yılında açan grup, belli bir sanatsal görüş etrafında toplanan ilk grup olarak nitelendirilebilir. Grup ilk olarak, İstanbul’daki yoksul liman ve deniz işçilerinin yaşam mücadelesini konu alan, toplumsal içerikli bir sergi düzenlemiştir. Yeniler grubunun ikinci sergisinin konusu kadın olarak belirlenmiştir. Yeniler grubu ilk dört yıl geniş bir etkinlik göstermiş olsa da topluluğa katılan ve ayrılanlarla giderek gevşemiş ve 1952 yılında dağılma kararı almıştır. Toplumcu gerçekçi görüşü benimseyen ve savunan bu grubun üyelerinin pek çoğu, 1950’lerden itibaren soyut sanata yönelmiştir.

1950 Sonrası Gelişmeler:

Türk ressamlar 1940’lı yıllarda başlayan soyut kavramsal sanat yönündeki akım ve eğilimleri yerinde izleme ihtiyacı duymuşlar ve bazı sanatçılar yurt dışında yaşamaya başlamışlardır.

“On”lar Grubu, Bedri Rahmi atölyesinde sanat öğrenimlerini pekiştirmiş kişilerden oluşmaktaydı. Grubun kuruluşunu özendiren Bedri Rahmi, Doğunun süsleme sanatlarıyla Batının yağlı boya tekniğiyle oluşturulmuş bir yapıtını, birbirini dengeleyecek yeni bir üslup yaratabilmek için kullanıyordu. 1950’li yıllara kadar etkinliğini sürdüren grup sonradan 1960 kuşağı olarak isim yapan sanatçıların bağımsız çıkışlarıyla işlevini tamamlamıştır.

Türkiye’nin çok partili, demokratik yönetime geçmesiyle daha önceleri toplumsal içerikli resimler yapan sanatçılar giderek soyut sanata yönelmişlerdir.

Soyut sanata yönelişin Türk resmindeki ilk örneklerinden olan Ferruh Başağa’nın “Aşk” adlı resmi, soyutlaştırılmış bir kadın ve erkek figüründen oluşmaktadır.

Türk resminin 1970’lerden sonra gelişmeye ve zenginleşmeye başlayan sanat ortamı yeni süreçte kendi dinamiklerini ve yaratma kapasitesini sorgulayarak, daha geniş bir yelpazede yeni biçimleri denemiş ve geliştirmiştir.

Bu tarihten itibaren Türk Resim Sanatı, farklı görüşlerin birlikte gelişme gösterdiği bir döneme girmiştir.

Cumhuriyet Dönemi Heykel Sanatı

İnsan, hayvan vb. biçimleri yansıtan sanat yapıtı olarak tanımlayabileceğimiz heykel kavramı, Cumhuriyet Döneminde Anıt kavramından ayrı tutulamaz. Kamuya açık alanlara heykel dikilmesi geleneği, Batı’da Yunan Uygarlığından beri var olan bir gelenek olup İstanbul’da Osmanlı Sarayı çevresinde Batılı anlamda heykellerin ilk örnekleri Sadrazam İbrahim Paşa’nın Budapeşte’den bazı heykelleri getirmesi ile başlar. Sipariş üzerine ilk heykel ise Abdülaziz’in yabancı bir sanatçıya yaptırdığı bir büstü ve at üstünde heykelidir.

Sanayi-i Nefise’ye heykel eğitimi için giren ilk Türk sanatçı ise İhsan Özsoy’dur.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde İstanbul’da yapılan Abide-i Hürriyet ve Konya’da yapılan Ziraat Anıtı ile, Anıt kavramı Osmanlı toplumunun günlük yaşantısına katılmıştır. Cumhuriyet döneminin ilk anıtı ise Dumlupınar Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtıdır.

1926 yılında İstanbul’da Sarayburnu’nda Atatürk Heykeli kent meydanlarını süsleyen ilk Anıt heykeldir. Çeşitli Atatürk Anıtı uygulamalarının ardından Kurtuluş Savaşı sırasında şehit olan askerler, bazı kurumların kurucuları gibi konuları olan anıt heykeller giderek yaygınlaşmıştır.

Bu dönemde heykel sanatçıları Avrupa’ya sanat eğitimi için gönderilmeye başlanmıştır. Anıt heykel alanında ilk etkinlik gösteren Türk Heykelci Nijad Sirel’dir.

1940’lı yıllardan itibaren heykel sanatı Cumhuriyet dönemi içinde kendine bir yer edinmiş ve çok sayıda sanatçı yetiştirilmiştir. İstanbul Barbaros Anıtı, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinin önündeki Mimar Sinan Heykeli, bu dönemin en önemli yapıtlarıdır. 1950’den sonraki en önemli hareket Anıtkabir’i süslemek üzere yapılan heykeller ve kabartmalardır. Aynı dönemlerde Milliyet gazetesi öncülüğünde olmayan illere halkın bağışlarıyla Atatürk Heykelleri yaptırılmıştır.

1960 sonrası Türk heykeli eğitim kurumlarının yaygınlaşması ve toplumsal hareketliliğin getirdiği ilgiyle önemli bir aşama kaydetmiştir.


Yukarı Git

Sosyal Medya'da Paylaş

Facebook Twitter Google Pinterest Whatsapp Email